Hayatı roman gibi okudu

Yeni Şafak
13:0212/08/2015, Çarşamba
G: 22/09/2015, Salı
Yeni Şafak

Yaşadıklarını gerçeklik anlayışının temeli yapan, duymadığını, yaşamadığını, bir gerçeklik olarak gözlemlemediğini yazmayan Orhan Kemal, çatışmanın sınıflar arasında olduğu bilincine sahip sosyalist gerçekçi bir yazar olarak romanlarını kaleme almıştır.

MEHMET NARLI


Roman ve öykümüzde doğal anlatımı ve büyük muhavere yeteneği ile önemli bir yer edinmiştir Orhan Kemal. Yazarlığının başka isimleri de var: Raşit Kemali, Orhan Raşit gibi. Nüfus kayıt ismi Mehmet Raşit sonra Öğütçü soyadını almış aile. Orhan Kemal, Ceyhan'da dünyaya gelmiş; babası, dedesi Adanalı. Anne tarafı Balkanlardan, Orhaneli/Burhaniye taraflarından. Anadolu'nun ve Balkanların kültürü, karakteri sinmiştir mutlaka Orhan Kemal'in kişiliğine, yazarlığına. Bazılarının söylediği gibi sadece gözlemle, sosyalist edebiyat anlayışıyla ne tarımda endüstrileşmenin, iç göçün, amelelikten işçiliğe geçişin hikayeleri olan Bereketli Topraklar Üzerinde, Eskici Dükkanı ne de Anadolu ağızları içinde kendine özgü bir yer oluşturan bir diyalektin temsilcisi olan saf ve otoriter ve komik karakteri ile Murtaza yazılabilirdi. Çocukları anlatan hikayeleri de öyle değil mi? Kuramla mı yazıldı onlar? Sadece gözlemekle mi edinildi çocuk dili ve muhayyilesi? Kesinlikle değil; kendisi de bir çocuktu Orhan Kemal'in; çocukluğu çok çeşitli badireler içinde geçen bir çocuk; muzipliği, merakı, yaramazlığı ile bir çocuk. Çocuk açlığını da biliyordu, çocuk hayallerini de.



SOSYALİST VE GERÇEKÇİ


Ceyhanlı toprak zengini bir babanın oğlu olarak İstanbul'da hukuk okuyan, Milli Mücadeleye ve Cumhuriyet'e İttihatçı olarak giren bir baba Abdülkadir Kemali Bey. Cephede ve cephe gerisinde çok hizmeti var. Dolayısıyla hemencecik bakan olarak atanmış fakat o kadar kısa sürmüş ki! Damarında muhaliflik var Kemali Bey'in. Parti kurmaya (Ahali Fırkası) Gazete çıkarmaya (Ahali) kadar gidiyor bu muhaliflik. Hatta daha öteye, yurttan kaçışa, Suriye'de Lübnan'da sürgün hayatına kadar gidiyor. Ailenin yoksulluğu da burada başlıyor. Ceyhan'ın hatırı sayılır ağalarının torunu Mehmet Raşit'in, iş arayan, bulduğu işlerde sürekli çalışamayan/çalıştırılmayan Mehmet Raşit'e ve kendini diyalektik materyalizme bağlı bir yazar olarak gören, sosyalist gerçekçi edebiyatın en önemli romancısı olan Orhan Kemal'e dönüşmesi böylece başlıyor. Hakim, avukat, vekil, kısacık sürse de nazır, parti başkanı, sürgün ve sonra bir “affedilmiş” olan Abdülkadir Kemali'den Lübnan'da matbaa ve lokanta çırağı, mahallede futbolcu, katip, kabzımalcı, kamyoncu, senaryocu ve romancı Orhan Kemal'e.


Orhan Kemal üzerine çalıştığımda ilk merak ettiğim durumlardan biri de Orhan Kemal solculuğunun nereden geldiğiydi. Kendisi sınıf bilinciyle ilgili ilk izini Lübnan'da ayakkabısından utandığı bir günde kendisine “bizi bu duruma koyanlar utansın” diyen yoksul ve yetim Rum kızı Eleni'de bulur; doğrudur. Ama bence Abdülkadir Kemali Bey'in inatçı, muhalif karakterinin, İslam'ı ve hayatı sosyal olarak algılamasının da Orhan Kemal solculuğunda izi var. Sonra solculuğun uç vermesi için uygun mekan: Çırçır fabrikası, pamuk tarlası, çeltik tarlası, ağası, amelesi ile Adana. Sonra solculuğun dil vermesi için çevre: İzmir'den sürgün yemiş, Adana'ya gelmiş, işçi diye bir varlığın haklarından söz eden, ellerinde Nazım Hikmet, Istrati, Gorki gibi yazarların kitapları olan, romanlarda adları, İzzet, Dayı Remzi, İsmail Usta olan adamlar; sonra yol gösteren yardım eden Dino'lar. Solculuğun fikren görülmesi için temas: Bursa Cezaevi ve Nazım Hikmet. Nazım Hikmet okuduğu için tutuklanmak ve Nazım Hikmet'le aynı koğuşta kalmak… Nazım ile birlikte tarih, edebiyat, dil dersleri. Şiirden vazgeçme, duymadığını, yaşamadığını, bir gerçeklik olarak gözlemlemediğini yazmama kararı; asıl çatışmanın sınıflar arasında olduğu bilinci; kapitalist sistemin insanları ezdiği görüş ve nihayet “toplumcu bir yazar, materyalist bir felsefeye sahiptir şüphesiz” diyen sosyalist gerçekçi bir yazar ortaya çıkar. Ama ben eminim ki bunları bu haliyle ve bu kadarıyla bilmese ve söylemeseydi de Orhan Kemal hikayesi ve romanı yine aynı yerde ve önemde olacaktı.



YAŞADIKLARINI YAZMIŞ


Yaşadıklarını yazmayı ne kadar önemsiyordu Orhan Kemal. Gerçeklik anlayışının temeli yapıyordu. Birçok yazarı, yaşamadan yazıyorlar, uyduruyorlar diye nasıl paylıyordu. Halbuki öyle miydi gerçekten? Orhan Kemal, Mehmet Raşit'in yaşadıklarını mı yazıyordu bütünüyle? Yazar, bir romanda kendisini başkalarının hayatlarına katmaz mıydı? Yazma dediğimiz deneyimde, başkalarındaki kendisini aramaz mıydı? Orhan Kemal, yazarken aslında daha önce olmayan bir olayı ve hatta daha önce henüz olmayan bir Orhan Kemal'i yazdığını düşünmez miydi? Bunları Orhan Kemal'in kuramsal/düşünsel söylemleri ile roman ve öykülerinin niteliksel zorunlu bir bağ içinde olup olmamasını tartışmak için söylemedim. “Yaşadığını yazmak” ilkesinin, zaman zaman dönem yazarlarını baskıladığını düşünüyorum.



Sadece Orhan Kemal mi yaşadığını yazmaya bu kadar düşkün; her okuduğunu, olmuş olaylar gibi kabul eden, söylenileni, yazarın düşüncesi olarak kabul ya da red eden bir okurumuz yok mu? Bir yığın akademik çalışma, yazar-hayat-eser düzeninde tarihsel tespitlere dayanmıyor mu? Ben de peşine düşmüştüm tabi Orhan Kemal'in hayatının. 1997'de internet ne durumdaydı acaba? Yani Orhan Kemal'in torunu Alev Hanım'a onun aracılığıyla da Orhan Kemal'in eşi Nuriye Hanım'a ve oğlu Işık Bey'e nasıl ulaşmıştım hatırlamıyorum. Basınköy'deki evde (Ebuzzziya Tevfik bloku veya apartmanı) Huriye Hanım, kızı Yıldız Hanım ve onun kızı Alev hanım oturduk birkaç saat. Nasıl pırpır ediyor; ışıldıyor Huriye hanımın elleri, gözleri, çenesi… Nasıl anlatıyor, Cemile'nin kendisi olduğunu, fabrikada nasıl tanıştıklarını, evliliklerini, işsiz kalışlarını Yıldız'ı, Nazım'ı, Işık'ı nasıl büyüttüğünü. Raşit'in aslında filan romanda filan şeyi ona kendisinin anlattığını… kayıtları duruyor hâlâ. O zaman nasıl da sarılmıştım bu bilgilere, nasıl da sevinmiştim. Hatta bu bilgilerden yola çıkarak Orhan Kemal'in romanı ve hayatındaki isimleri birbirine karıştıran bir eleştirmenin yanlışını bile tespit etmiştim. Gerçekten demiştim bu yazar yaşadıklarını ya da çok yakınlarında duyduklarını yazıyor. Adana'da Akbank'ta bekçilik yapan Murtaza demiş ya “Bu adam beni nerden bilir bre”. Bu yazı vesilesiyle Nuriye Teyze'nin sesini kaydettiğim kasetleri dinlemek istedim yeniden; bir bozuk diğeri eh işte anlaşılıyor sesler. Bugün de bu tarihsel, tanıksal malzeme çok önemli. Ama bugün fikrim şu: Yaşadıklarını yazmıyor romancılar, yaşamadıklarını da… “otobiyografi(k) roman” adlı yazım da değinmiştim: Bütün romanlar otobiyografiktir ve dahi otobiyografik olan roman yoktur.


#Orhan Kemal
#edebiyat
#roman