Karmaşanın yalın hikâyesi

04:0015/10/2025, Çarşamba
G: 14/10/2025, Salı
Yeni Şafak
Arşiv.
Arşiv.

“Elimde Abdullah Harmancı’nın öyküleri varsa ne arkadaş aramaya ne çarşıya pazara çıkmaya, ne başka bir şehre, kasabaya ne köye gitmeye ne de trene, otobüse, uçağa, gemiye binmeye hiç mi hiç ihtiyaç duymam. Bunların hepsi elimin altında, gözümün önünde.”

Arif Ay

Hayat bir karmaşadan ibaret. Önemli olan bu karmaşa içinde kaybolmamaktır. Abdullah Harmancı’nın “Burada Değilse Nerede?” (İz Yayıncılık, İstanbul, 2025) adlı kitabında yer alan öyküler, insana kendini bulduran, karmaşanın yalın bir dille anlatıldığı öykülerdir.

Elimde Abdullah Harmancı’nın öyküleri varsa ne arkadaş aramaya ne çarşıya pazara çıkmaya, ne başka bir şehre, kasabaya ne köye gitmeye ne de trene, otobüse, uçağa, gemiye binmeye hiç mi hiç ihtiyaç duymam. Bunların hepsi elimin altında, gözümün önünde. Onun öykülerindeki arkadaşlar benim de arkadaşlarım artık. Anneler, babalar, dayılar, teyzeler, nineler, dedeler, çocuklar, öğretmenler, çarşı pazar esnafı benim de tanıdıklarımdır. Onların arasındayım artık! Bu, asla sanal bir dünya değil; kalp atışlarını duyduğum, sıcaklıklarını hissettiğim insanlardan oluşan gerçek bir dünya. Dolayısıyla, iyisiyle, kötüsüyle, çirkiniyle, güzeliyle akan bir hayatın içindeyim.

Doğrusunu söylemek gerekirse hiçbirini tanımam bu insanların. Abdullah Harmancı öyle ustalıkla, öyle güzel anlatır ki onları, tanıdıklarımdan daha tanıdık oluverirler. Tıpkı Mevlit gibi, Rüstem gibi, Kırmızı Kadın gibi, Ramazan gibi, Enes gibi, öğretmen Kadri gibi, Sarı Emmi gibi, Okan ve Narin gibi vs.

ÇOK TANIDIK YÜZLER

Abdullah Harmancı’nın bazı öyküleri, bunu ben de yaşadım, buna ben de tanık oldum derecesine bizi anılara götürürken, bazı öyküleri de “böyle de olmaz ki canım!” dedirtecek cinsten durumlarla, olaylarla karşı karşıya bırakır.

Gündelik hayatımızda sıradan deyip geçiştirdiğimiz kimi durumların, olayların, davranışların hiç de sıradan olmadıklarını Abdullah Harmancı’nın öykülerini okurken fark ederiz. “Telefonum Acıyla Çaldı” adlı öyküsü bunun en güzel misali.

Olağanüstülükleri olağanmış gibi anlatması Abdullah Harmancı’nın diğer bir ustalığıdır. Olayın akışına uygun, durumun muhtevasına uygun bir söylem kullanması dili, salt bir anlatım aracı olmanın ötesinde, onu hareketin de bir unsuru hâline getirir.

“Ateşte Yanmam!” başlıklı öykü, insanın zihin işleyişinin ne kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyar. İnsan zamanla ve mekânla sabitlenemeyen bir varlık diyesimiz gelir dilimizin ucuna.

Bazı şeylerden kopamamanın, kurtulamamanın en güzel örneği, hatta en trajik örneği, Enes’in hikâyesi “Geçe”dir. Enes gibi ne imtihanlardan geçtik. Ne imtihanlardan geçemeyip sınıfta kaldık. Bir hendeği atlamadan, bir başka hendeğe varamamanın acısıyla kıvrandık, tıpkı Enes gibi.

Ya “Yerçekimsiz Karanfil”, kalbi temiz Kadri öğretmenin başına gelenler gibi onun düştüğü hataya düşen kaç öğretmen vardır? Öğrencilerine duyduğu sevginin yanlış anlaşılması kaç öğretmenin canının yanmasına sebep olmuştur kim bilir. Sevgimizi ortaya koyarken yanlış anlaşılacak davranışlardan sakınmalıyız. Kalbi temiz Kadri öğretmenin hatasına düşmemeliyiz.

Rüstem Efendi’nin yaşadığı korkuyu bürokraside yaşamayan var mı? Bir âmir sizi sekreteri aracılığıyla aratıyorsa, içinize korkulu bir merak çöreklenmez mi? Rüstem Efendi’nin, Dekan Bey’in pazartesi sabah 11’de kendisini beklediği haberi üzerine acaba bir suç mu işledim endişesiyle iki günü zehir olur. Neyse ki korktuğu olmaz. Meslekte otuz yılını dolduranlara plaket verilecekmiş. Meslekte otuz yılını dolduranlar arasında Rüstem Efendi de varmış.

“Sarı Kokulu” öyküde “Çocukluğumun üstünden geçtiniz!” diyen Fatma, içinde zehirli bir şişe saklar. Bu zehirli şişe hangimizde yok ki? Fakat o şişeyi bir şekilde kırıp zehri akıtamayız. Tıpkı Fatma gibi.

Her istediği annesi- babası tarafından ânında yerine getirilen ve oyuncaklara boğulan çocuk, sonunda güzel bir istekte bulunur: “Bana özlemek alın”. “Ah, özlemek ne güzel bir duygu! Ey anneler, babalar, dayılar, teyzeler çocuklarınıza “özleme” duygusunu tattırın lütfen! Tattırın ki sahip olduklarının değerini bilsinler.

“Her Şey İçin Çok Geç” bir kitap adı olsa da yabana atılır bir söz değil. Hele de konu aşksa ve yaşlı adamla genç kızsa sözün öznesi. Bu söz üzerine genç kızın meseleyi çabuk fark etmesiyle son bulur bu aşk. O anda günün tadı kaçsa da bütün bir hayatın tadının kaçmasını kurtaran bir uyarıcı olmuştur: “Her Şey İçin Çok Geç”sözü.

RAMAZAN’IN YASI

Osmanlı’da babadan oğula padişahlık geçerdi. Günümüzde de meslekler gibi kimi davranış kalıpları da geçiyor babadan oğula. “Yalvaran Gözler” bu bakımdan ibretlik, harika bir öykü.

Hepimiz aslında “bakarak” yaşıyoruz; âmâ oluşumuzu, gerçeği göremeyişimizi gizleyerek. “Kayalı Park’ta”ki iki âmâ adamdan birinin ötekine tezgâhını emanet ederken “Bakarak ol” demesi bize de bir uyarı değil mi? Âmâ değiliz ama bakamıyoruz, göremiyoruz çoğu şeyi.

“Her Adımı Daha Da Kırmızı Kadın”ı okuduğumda içimden “Aşk bu işte” diye bir ses yükseldi. Ve “Aşk hep taze kalan bir şey” dedim. Sevdiği ve kendisini terk eden Ramazan’a rastlamak için yirmi yıl kırmızı giysilerle dolaşan kadının “Ramazan sekiz, dokuz sene önce öldü” haberine inanmayışı ve haberin yanlış olduğuna kendini inandırması; evet, aşk bu işte!

Bu öykü bana bir anıyı hatırlattı. Geçmiş yılların birinde davetli olarak gittiğimiz Muş Alpaslan Üniversitesi’nin yerleşkesinde kahvaltı öncesi gezinirken yanımdaki büyüğüm, telefonla platonik aşkına kahvaltıda ne yediğini soruyordu. Haşlanmış yumurta yemeyi ihmal etmemesini tembihlerken, on sekiz yaşında bir genç heyecanı ve mahcubiyeti içindeydi. Üzerinden altmış yıl geçmiş olan bu aşk hâlâ taptazeydi.

“Eksilen” öyküsü tam da yaşadığımız süreci ortaya koyuyor birkaç satırla. Evet, sadece yazıp çizdiklerimizle değil, her şeyimizle eksiliyoruz. Çünkü, ışığı eksilen bir zamanda yaşıyoruz.

“Hattat” bana şunu öğretti: Abdullah Harmancı’nın öykülerinde cennete girip çıkmak bir odadan bir odaya, bir resim sergisinden bir başka resim sergisine geçmek gibi tabiî bir durum.

“Başka Bir Dünya”da, bazı insanların hayatları boyunca kötüledikleri dine, bir tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında nasıl sarıldıklarını görürüz. Orhan Veli, bu durumu “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirinde ironik biçimde ne güzel dile getirir: “Kundurası vurmadığı zamanlarda / Anmazdı ama Allah’ın adını” diyerek.

Kimi şehirlerin, kasabaların simgesi olmuş tipler vardır. Bunlara meczup der geçeriz. Benim kasabam Bor’da da entariye benzeyen uzun bir gömlek giyen ve elinde uzun sırığıyla sabahın erken saatinde dükkânların kapısından içeri bakarak kasabayı bir uçtan bir uca adımlayan biri vardı. Kimileri onu deli, kimileri evliyadan biri, kimileri de meczup olarak görüyordu. Bazı esnaf kapısına gelen bu adama, o günkü alışverişin bereketli olması için para verir, bazı esnaf da onu kızdıracak şakalar yapardı. Adam kimseyle asla konuşmazdı. Tepkisini vücut hareketiyle gösterirdi. “Annem bırakmaz” adlı öykü bana bu anıyı hatırlattı. Öyküde de olduğu gibi meczup deyip geçemeyeceğimiz “Kalbi Kırık” insanlar bunlar. Kalbi kırıkların kalbini bir de biz kırmayalım üzerlerine yapıştırdıkları cam kırıkları gibi.

Kitabın büyüsünü bozmamak için bu kadar örnekle yetinelim. Gerisi okura kalmış.

Abdullah Harmancı’nın öyküleri: Yaşayarak öğrenmek dediğimiz şeyi bire bir gerçekleştiren bir okul adeta. Öyküleri okuduktan sonra zenginleştiğimizi, hayat tecrübemize yeni halkalar eklediğimizi hissediyoruz.

Kalemin hep yazarak olsun sevgili Harmancı.

#aktüel
#hayat
#edebiyat