Murat Ülker kaleme aldı: MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın 'yazar kimliği'

12:1812/04/2026, Pazar
Yeni Şafak
Murat Ülker
Murat Ülker

Murat Ülker, yeni yazısında MİT Başkanı İbrahim Kalın’ı bu kez daha az bilinen yönüyle, 'yazar kimliğiyle' ele aldı. Ülker, Kalın’ın akademi ve bürokrasi kariyerinin ötesindeki entelektüel üretimini öne çıkararak, kaleme aldığı eserler üzerinden düşünce dünyasına dikkat çekti.

Murat Ülker’in
“İbrahim Kalın: Akademisyen, Bürokrat ve MİT Başkanı”
başlıklı yeni yazısı, Kalın’ın entelektüel birikiminden MİT Başkanlığı'na uzanan kariyerine değiniyor.
Murat Ülker'in yazısı şu şekilde;

1971 İstanbul doğumlu, Erzurumludur. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu, yüksek lisansı Malezya’dan, doktorası George Washington Üniversitesi’nde İslam felsefesi üzerine; doktora hocası muhterem H. Nasr çok ünlüdür.

Evli, üç çocuk babası, halk müziğine ilgi duyar, bağlama çalar, YouTube’da çok popülerdir.

İbrahim Kalın, College of the Holy Cross, Georgetown ve Bilkent’te İslam felsefesi ve İslam ve Batı ilişkileri üzerine ders vermiş, karşılaştırmalı felsefe uzmanıdır. 2020’de İbn Haldun Üniversitesi’nde profesörlük unvanı aldı. İngilizce, Arapça, Farsça ve Fransızca biliyor.

Bürokratik kariyeri:
2009’dan itibaren sırasıyla Başbakan Başdanışmanlığı, Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, Cumhurbaşkanlığı Sözcülüğü gibi görevleri üstlendi. Haziran 2023’te Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından MİT Başkanlığı’na atandı.

"BİZ ONUN YAZAR YÖNÜNE EĞİLECEĞİZ"

En çok okunan kitabı,
İslam ve Batı:
İslam medeniyeti ile Batı düşüncesi arasındaki tarihsel ilişkileri, önyargıları ve diyalog olanaklarını ele alıyor.
Ben, Öteki ve Ötesi (2016):
İslam ve Batı ilişkilerine tarihsel giriş niteliğinde, medeniyetler arası algı sorunlarını irdeliyor.
Akıl ve Erdem (2013):
Türkiye’nin toplumsal muhayyilesini felsefî bir perspektiften sorguluyor. Batılılaşma hareketinin hatalarını sıralıyor.
Barbar, Modern, Medeni (2018):
Medeniyet kavramı üzerine denemeler.
Perde ve Mana (2020):
Akıl üzerine felsefi ve tasavvufi bir çalışma. Bilginin sınırları, görünen ile gerçek arasındaki perde metaforu üzerine.
Açık Ufuk (2021) ve Öze Yolculuk (2023):
Daha çok düşünce ve iç yolculuk temalı, kısmen deneme formatında.
Kubbenin Altında (2022):
Fotoğraf ve şiir ağırlıklı, sanatsal kimliğini yansıtan farklı bir kitap.

Ben Heidegger’in Kulübesine Yolculuk (2025) kitabını anlatmayı deneyeceğim. Kitap İbrahim Kalın’ın 2019’da Almanya’nın Todtnauberg köyündeki Heidegger’in kulübesini ziyaret etmesiyle başlıyor. Kalın bu kulübede Heidegger’le hayali bir sohbete giriyor; onu kimi zaman Nesimî’nin, Yunus Emre’nin, Âşık Veysel’in meclisine davet ediyor, kimi zaman da Molla Sadrâ ile yüzleştiriyor.

Böylece Batı ve Doğu düşünceleri arasında felsefi bir temas alanı açılıyor.

Temel olarak Sokratés sonrası “varlık” sorusunu unutan, varlığı onun tezahürü olan varlıklara kurban eden Batı düşüncesinin serüvenini ve bu ontolojik sapmanın aşılması için varlığa yeniden dönmenin felsefi ve ahlaki gerekliliğini tartışıyor. Bence bu Teslis yani üçlemenin anlaşılmazlığından kaynaklanıyor. Zaten Teslis, tarihte Pagan Roma’nın topraklarında yaşayan halkların çoğunluğu üzerinde Hristiyan dininin egemen olmasına karşılık bir kabullenmek ama aynı zamanda İznik Konsülü’nde tahrifidir.

İbrahim Kalın Heidegger’e İslami düşünceyle, tevhit anlayışıyla yaklaşıyor. Her iki geleneğin de varlığın unutulmasına dair söylediği şeylerin aslında birbirini tamamladığını göstermeye çalışıyor. Umumen iki eksen üzerinde yazıyor; İslam felsefesi ve Batı düşüncesi karşılaştırması ve medeniyet, kimlik ve modernlik eleştirisi. Bunu akademik derinlikte ama geniş bir okuyucu kitlesine hitap ederek yazıyor.​​​​​​​​​​​​​​​​

Kitaba en fazla tepki solcu kesimden,
özellikle kitabın içindeki fotoğrafında Heidegger’in Kara Orman’daki kulübesi önünde tespihle poz vermesi, Heidegger’in benzer fotoğrafındaki doğayı temsil eden tırmığı İslami felsefeyi temsil edecek şekilde tespihle değiştirmesine gıcık olmuşlar, bence. Muhafazakarlar kendi varoluş krizlerine Heidegger’i kullanarak çözüm arıyorlar, diyorlar, halbuki İbrahim Kalın’ın mesajı çok zekice; kitap boyunca İslam felsefecilerine atıflar yapıyor.
Bir diğer eleştiri,
Heidegger’in Nazi bağlantısı, kısa süre sonra aktif siyasetten çekilmiş, savaş sonrası yargılanmış ve üniversiteden uzaklaştırılmış. İbrahim Kalın, Heidegger siyasi olarak yanlış yaptı, ama varlık felsefesi çok derin, modernlik eleştirisi çok önemli, onu sadece Nazi diye okumak yüzeyseldir, diyor.
Heidegger, modernliğe karşıydı, teknik dünyayı eleştiriyordu, köklü bir dönüşüm arıyordu, Kalın, Heidegger’in asıl meselesinin siyaset değil metafizik olduğunu söylüyor. Heidegger’e göre
Batı Tanrı’yı en ulu varlık kabul etmişti. Ama sonra “varlık nedir” sorusunu unuttu, teknoloji dünyasında yitti gitti.
Kalın burada İslam düşüncesini örnek veriyor. İbn Arabi, Gazali, Molla Sadrâ ile İslam Felsefi Geleneği Varlığı unutmadı. Kalın Heidegger’i reddetmiyor, onun felsefesini yorumlayarak oradan asıl varlık tasavvuruna, her şeyi görünür yapan Allah’a ulaşıyor.

Kitabı eleştirenlerin çoğu okumadan veya bazı bölümlere odaklanıp yazmış. Ben kitabı beğendim, ilginç buldum; kıymetli bir çaba, beni meraklandırdı, bazı tartışmalarını yaratıcı buldum ve konuya ilgimi arttırdı. Özellikle Türkçe’ye geçen Arapça, Farsça, Osmanlıca sözcüklerle felsefe yapması kelime dağarcığımı geliştirmesi hoşuma gitti.

Heidegger’in kulübesine yolculuk

“Bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir” sözü ne anlama gelir?
Martin Heidegger, yirminci yüzyılın en etkili ama en zor filozoflarından biridir. Okuması, anlaması zordur, çünkü “İnsan nedir?”, “Bilgi nedir?”, “Ahlak nedir?” gibi klasik soruların da gerisine gidip daha temel bir şey sorar:
“Varlık nedir?”
Daha açık söyleyelim: “Bir şeyin var olması ne demektir?” Biz çoğu zaman masa, ağaç, insan, devlet, teknoloji, para, tanrı gibi tek tek şeyleri düşünürüz; ama “var olmak” dediğimiz şeyin kendisini düşünmeyiz. Heidegger’e göre Batı düşüncesinin büyük kırılması tam burada başlar: var olan şeylerle çok meşgul olmuşuzdur, ama
Varlık’ın
kendisini unutmuşuz, yani düşünce dünyası, varım öyleyse düşünüyorum derken
düşünüyorum öyleyse varım
demeye başlamıştır. Kalın’ın Heidegger’in Kulübesine Yolculuk kitabı (*) tam bu noktadan hareket ediyor ve modern çağın ontolojik krizini
Heidegger
üzerinden tartışıyor. Ona göre
modern insan bilgi üretmiştir, teknik üretmiştir, sistem üretmiştir; ama hikmeti, yani varlıkla derin temas kurma yetisini kaybetmiştir. Kitap, sıradan bir Heidegger özeti gelmedi bana, modernliğin ruhunu sorgulayan bir düşünce yolculuğu gibi…
Bu yüzden kitapta Heidegger’in kulübesi yalnızca biyografik bir ayrıntı değil.
Todtnauberg’deki kulübe, sembolik olarak modern dünyanın gürültüsünden çekilip düşünmenin asli zeminine dönmeyi temsil eder.
Şehir, hız, üretim, dolaşım ve teknik ağların dışında bir kulübe; düşünmenin, yavaşlamanın ve varlığa kulak vermenin imkânı olarak görünür.
Kalın, modern insanın sürekli hareket hâlinde olduğunu, fakat bu hareketin derinleşme (tefekkür) üretmediğini;
Heidegger’in kulübesinin ise tam tersine, sessizlikle düşüncenin yoğunlaştığı bir alan sunduğunu söyler. Burada kulübe, romantik bir inziva değil,
insanın dünyayla daha sahih ilişki kurabileceği bir metafor
haline gelir.

Martin Heidegger Todtnauberg’deki kulübesinin önünde elinde tırmıkla. Bu fotoğraf Heidegger’in düşüncesinde toprağa, mekana ve yaşanan dünyaya bağlı olmanın önemini simgeler. Heidegger için düşünmek soyut bir faaliyet değil varlıkla aynı yerde durabilme çabasıdır.

Kitapta Heidegger’i anlamanın en iyi kapılarından birinin “hakikat” meselesi olduğunu anlıyoruz. Gündelik hayatta hakikati çoğu zaman şöyle anlarız: Bir cümle dış dünyaya uygunsa doğrudur; uygun değilse yanlıştır. Mesela “Masanın üstünde iki elma var.” derim; gerçekten de iki elma varsa, bu önerme doğrudur. Buna klasik anlamda uyum teorisi denir. Bir başka yaklaşım, cümlenin başka inançlarla çelişmemesine bakar; buna da tutarlılık yaklaşımı denir. Bir de pragmatist yaklaşım vardır; işe yarıyorsa, pratikte sonuç veriyorsa, hakikat değeri vardır. Kalın’ın özetlediği şekliyle Heidegger, bu üç yaklaşımın da hakikati daralttığını düşünür. Çünkü bunların hepsi, hakikati bir cümlenin doğruluğu düzeyinde ele alır. Oysa Heidegger’e göre bir şey hakkında doğru veya yanlış konuşabilmem için, o şeyin önce bir şekilde ortaya çıkmış, görünür olmuş, mevcut hâle gelmiş olması gerekir. Demek ki doğruluk, daha temel bir olayın üstüne gelir; o temel olay da varlığın açığa çıkmasıdır.

Bunu en basit örnekle düşünelim. Elinizde iki elma olsun. Bu elmalar hakkında “iki elma var” cümlesini kurmadan önce, o elmaların bir biçimde görünür, hazır, mevcut olması gerekir. Heidegger tam burada şunu söyler: Hakikat, önermeden önce, o şeyin görünür hâle gelmesidir. Elmanın hakikati, yalnızca “elma vardır” cümlesinin doğruluğunda değil, elmanın varlığa çıkışında, “buradayım” diye görünmesindedir. Bu yüzden hakikat, sırf mantıksal bir eşleşme değil; daha derin bir ontolojik olaydır. Kalın’ın paylaştığı metinlerde ısrarla vurguladığı nokta budur: Hakikat, insan zihninin kurduğu bir şeyden önce, Varlık’ın kendini göstermesidir.

Burada Heidegger’in en temel ayrımlarından biri devreye girer: ontik ve ontolojik. Ontik olan, tek tek var olanlarla, fiziksel olanla ilgilidir, şu masa, bu ağaç, telefon. Ontolojik olan ise “var olmak” ın kendisiyle ilgilidir. Modern düşünce çoğu zaman ontik düzeyde kalır; nesneleri sınıflandırır, ölçer, kullanır, işler, üretir. Ama varlığın ne olduğu sorusunu geri plana iter. Heidegger’in büyük hamlesi, ontik olandan ontolojik olana dönmektir. Kalın da bunu modernliğin eleştirisinin merkezine yerleştirir. Çünkü modern insan, var olan şeyleri çok iyi yönetmekte, ama var olmanın anlamını unutmaktadır. Bütün teknik güç burada ontik düzeyde büyür; ama ontolojik yoksullaşma yaşanır.

Bu ayrımı anlamak için bir doktor örneği verelim. Doktor bedeninizin tansiyonunu, kan değerlerinizi, organ işleyişinizi ölçebilir. Bu ontik düzeyde çok değerlidir. Fakat “İnsan hayatı ne demektir?”, “İnsan acısı sadece biyolojik bir olay mıdır?”, “Ölümle yüzleşmek ne anlama gelir?” soruları başka bir düzeye, ontolojik düzeye geçer. Heidegger, modern çağın ontik başarılarının ontolojik sorunları örttüğünü söyler. Kalın da aynı şekilde modernlik, ölçülebilir olana öncelik verdikçe hakikati teknik veriye indirger, böylece varlığın asıl anlamını gölgeler, diyor.

Heidegger’in hakikat anlayışını taşıyan anahtar kelime Yunanca aletheia’dır. Bu kelime, Kalın’ın metinlerinde de vurgulandığı gibi, “gizlinin açığa çıkması”, “saklı olanın görünür hâle gelmesi” anlamına gelir. Yani hakikat, hazır bir önermenin sonradan doğrulanması değildir; daha baştan görünmeyenin görünür olmasıdır. Bir sisin dağılıp dağın belirmesi, karanlık bir odada ışığın yanması, sabahın gelişiyle evlerin, yolların, ağaçların görünür olması, aletheia’ya iyi örneklerdir. Gece boyunca orada olan şeyler, sabah ışığıyla görünür hâle gelir. Heidegger’e göre hakikat budur: var olanın açığa çıkması.

Burada kritik nokta şu: Heidegger hakikati yalnızca entelektüel bir bilme meselesi olmaktan çıkarıyor. Denizde gün doğumunu düşünün. Güneş doğunca yalnızca “ışık miktarı arttı” demezsiniz; dünya başka türlü görünür olur. Sahil, dalga, gökyüzü, kuş sesi, rüzgâr, hatta kendi içiniz bile başka türlü açılır. Heidegger için hakikat böyle yaşanır. Kalın’ın yorumu da bunu tasavvuftaki keşf, zuhur, tecelli gibi kavramlarla ilişkilendirir. Elbette Heidegger bizzat tasavvuf konuşmaz; ama Kalın, onun “açığa çıkma” düşüncesiyle İslam metafiziğindeki bazı kavramlar arasında bir akrabalığı sezerek vurgulama yapar.

Heidegger’in bir başka merkezi kavramı Lichtung’dur; Türkçeye çoğu zaman “açıklık” ya da “açık alan” diye çevrilir. Ormanda ağaçların arasındaki açıklığı düşünün. Ormanın tamamı karanlık, sık ve kapalı olabilir; ama bir yerde açıklık vardır, ışık oraya düşer ve şeyler orada görünür. Heidegger bu mekânsal imgeyi ontolojik bir kavrama dönüştürür. Varlıkların görünür hâle geldiği, açığa çıktığı, göründüğü, kendilerini sunduğu açıklığa “açık alan” der. Bir şey, bu açık alana girmeden hakikat sahibi olamaz; çünkü görünmez, belirsiz, örtülü kalır. Kalın’ın metinlerinde bu kavram, insanın kurmadığı ama insanın katıldığı bir aydınlık zemini anlatır. İnsanın görevi bu alanı üretmek değil, ona uygun bir tavır almaktır.

Bunu yine basit bir örnekle anlatıyor: Güneş doğunca dünya aydınlanır. Biz güneşe “izin vermeyiz”; güneşi biz üretmeyiz. Ama perdeleri kapatırsak, gözümüzü sıkarsak, doğrudan güneşe bakıp körleşirsek, bu açıklıkla uygun ilişki kuramayız. Kalın’ın rüzgâr ve güneş örnekleri tam da bunu anlatıyor: insan hakikati kurmaz; ona kendini uygun hâle getirir. Hakikat, insanın tahakkümü değil, ona eşlik etmesidir. Bu yüzden Heidegger’de özgürlük, “istediğimi yaparım” anlamına gelmez; daha çok, var olanın kendini olduğu gibi göstermesine müdahale etmeme, onu kendi tarzında görünmeye bırakma anlamı taşır.

Hakikatin özü özgürlüktür, demek ilk bakışta modern özgürlük anlayışını çağrıştırabilir; seçim özgürlüğü, irade özgürlüğü, siyasal özgürlük, hukuk önünde serbestlik. Ama Heidegger’in kastı bunlar değildir. Kalın’ın yorumuna göre Heidegger’de özgürlük, varlığın kendi hakikati içinde açılabilmesi, kendini gösterebilmesi, gizliden açığa gelebilmesidir. Yani özgürlük öznenin keyfî tercihi değil, Varlık’ın açılma tarzıdır. İnsan da, bu açılmaya izin verdiği, onu bastırmadığı ve ona uygun davrandığı ölçüde özgürleşir.

Mesela bir çocuğun yeteneğini düşünelim. Eğer siz onu sadece not, performans ve verimlilik ölçülerine indirgerseniz, onun kendi hakikatini açmasına fırsat vermemiş olursunuz. Ama çocuğun hangi yönde parladığını, hangi alanda kendisi gibi olduğunu, ne zaman gerçekten “açıldığını” görmeye çalışırsanız, Heideggerci anlamda ona daha özgür bir alan tanımış olursunuz. Burada özgürlük, sınırsız seçenek vermek değil; var olanın kendi özüne göre görünmesine izin vermektir. Kalın’ın sıkça vurguladığı “hakikat özgürleştirir” sözü de tam bu ontolojik anlamı taşır.

Kalın’ın ilginç tartışmalarından biri de şu: Modern insana “physis” denilince fizik, doğa gibi kavramlar düşünür. Heidegger ise bu kelimeyi çok daha köklü bir anlama çeker. Kalın’ın metinlerinde açıkça anlatıldığı gibi physis, yalnızca dış doğa değil, bir şeyin kendi içinden büyüyerek, belirerek, görünerek ortaya çıkmasıdır. Tohumun çatlayıp filizlenmesi, bebeğin doğması, sabahın ağarması, çiçeğin açması, sesin sessizlikten doğması, düşüncenin içten dışa belirivermesi… Burada önemli olan sabit nesne değil, ortaya çıkış sürecidir.

Kalın, Heidegger’in physis kavramını İslam metafiziğine yakın görür; varlık doğar, görünür, açılır ve yaratılışla mühürlenmiş bir anlam taşır. Bu yorum, Kalın’a özgündür, çünkü Heidegger yaratılış metafiziği diliyle konuşmaz; fakat Kalın, onun “açığa çıkma” düşüncesinin bu yöne genişletilebileceğini ileri sürer.

Heidegger’in en meşhur kelimesi, Dasein (dazayn), Türkçe tercümesi olarak “orada olmak”, “orada bulunuş” gibi karşılıklar denenmiştir, bence kısaca “varoluş” denebilir. Bunu varlık sorusunu sorabilen insanın varoluşu olarak düşünmek gerekir. İnsan taş gibi, ağaç gibi, sandalye gibi sadece “mevcut” değildir. İnsan, kendi varlığını mesele eden, ölümü düşünen, anlam arayan, kendini yorumlayan, dünyada olduğunu fark eden varlıktır. Dasein bu yüzden sıradan insan kelimesinden daha teknik bir kavramdır. Kalın kitapta insanın hakikate yaklaşmasının, varlığın açık alanına katılmasıyla mümkün olduğunu; insanın varlıkla ilişki kuran özel bir varlık olduğunu vurguluyor. Bence bu zaten rahmetli babamın her telefonu açtığında “bendeniz sabri” diyerek kendini tanıtmasında aşikardı benim için! Gerçi önceleri bir anlam verememiştim, ta ki öğreninceye kadar bendenizin manasının köle, hizmetçi demek olduğunu…

Mesela bir kedi güneşin altında uyur; güneşin sıcaklığından yararlanır. İnsan da güneşten yararlanır. Ama insan ayrıca şunu sorabilir: “Bu aydınlık neyi açıyor?”, “Ben bu dünyada nasıl yaşıyorum?”, “Ölümüm ne demek?”, “Güzel olan nedir?”, “Neden burada şey var da hiçlik yok?” Bu tür sorular Dasein’ın işaretidir. Heidegger’e göre insanı özel yapan, akıl sahibi olması kadar, Varlık’ı soru konusu yapabilmesidir. Kalın da bunu, insanın yalnızca bilen değil, hakikate tanıklık eden bir varlık olmasıyla açıklar. Yani insan yaratıcısını aramaktadır!

Heidegger’in meşhur sözü “Dil varlığın evidir.” dir. Bu, dilin yalnızca iletişim aracı olmadığı anlamına gelir. Dil, varlığın bize açıldığı, dünyanın bize belli bir şekilde göründüğü yerdir. Bir şeyi nasıl adlandırdığımız, onu nasıl gördüğümüzle bağlantılıdır. Kaynak, hammadde, çalışan, veri gibi kelimelerle düşündüğünüz dünya bir türlü; rahmet, emanet, komşu, sırdaş, huzur gibi kelimelerle düşündüğünüz dünya bir başka türlü görünür. Kalın’ın metinlerinde vurgulandığı gibi Heidegger, Batı metafiziğinin nesne merkezli dilini kırmak için yeni ve zor bir dil kurar. Çünkü eski dil, varlığı nesneye indirgemiştir.

Burada Kalın önemli bir ek yapıyor; dil varlığın evidir, fakat tek evi değildir. Müzik, şiir, resim, sessizlik, sezgi gibi kelimeler varlığın açıldığı alanlar olabilir. Bir annenin bakışı, bir ezgi, bir sonbahar akşamı, bir mezarlık sessizliği, bir çocuk kahkahası bazen uzun teorik cümlelerden daha fazla “açıklık” taşır. Bu yüzden Heidegger’i anlamak sadece kavram ezberlemek değildir; onun dili zorlamasının arkasındaki ihtiyacı görmek gerekir. Kalın, bu noktada Türkçenin de Varlık’ı ifade etme kapasitesini düşünmeye çağırır; hatta Türkçemizin yalnızca bilim dili olarak değil, ontolojik ve felsefi bir dil olarak yeniden keşfedilmesi gerektiğini savunur.

Heidegger’in modernlik eleştirisi, Kalın’ın kitabının ana ekseni olmuş. Descartes’tan itibaren özne merkezli düşüncenin yükselmesi, sonra Kant’la birlikte devamı, modern bilimle ölçülebilir olana öncelik verilmesi, teknolojinin dünyayı kaynak olarak görmesi… tüm bunlar, Kalın’ın vurguladığı gibi, insanın dünyayla ontolojik bağını zayıflatır. Doğa “kaynak” insan “üretim unsuru” olur, bilgi “veri” olur, dil “işlevsel araç” olur. Varlığın kendisi görünmezleşir. Yani insan yaratıcısını idraktan uzaklaşır.

Bunu çok basit bir örnekle anlatabiliriz. Bir ormana giren iki kişiden ilki odun, maden, üretim, turizm geliri, arsa değeri, karbon kredisi vb. görsün. Diğer kişi ise gölge, huzur, sığınak, kader, zamanın ritmini görsün. İlkinin bakışı bütünüyle yanlış değildir; ama eksiktir. Heidegger’in derdi, modern insanın neredeyse yalnızca ilkinin bakışıyla yaşamasıdır. Teknik dünyada her şey kullanılabilirlik açısından görünür olur. Böylece dünya artık “orada duran gizemli bir varlık alanı” değil, kullanılacak bir malzeme deposu hâline gelir. Kalın’ın teknolojiye eleştirisi, modern insanın teknolojiyi sadece araç değil, “dünyayı idrak biçimi” yaşam biçimi olarak almasıdır. Yani modern insan Dasein, varoluşunun amacını unutmuş, Allah’ın onu niye yarattığını bilmez bir hale gelmiştir. O vakit yaşamın anlamı da kalmamıştır, haşince israf ederek her şeyi yaşamaktan başka…

Heidegger’in Nietzsche yaklaşımı ve Kalın’ın bunu yorumlayışı şöyle olmuş: Nihilizm, çoğu kişinin sandığı gibi hayattan bıkmak değildir; derin anlamıyla, değerlerin, anlamın, hakikatin ve amacın temelsizleşmesidir, hiçbir şeyin gerçekten bağlayıcı anlamı yoksa, iyi ile kötü son tahlilde aynı derecede keyfîyse, hayatın özünde bir amaç yoksa… sorunudur. Kalın Nihilizm’i yalnızca psikolojik boşluk olarak değil, varlık sorusunun unutulmasının sonucu olarak anlatıyor. Modern insan çok şey üretir ama ne için yaşadığını bilemez; çok haz alır ama neden var olduğunu bilemez; çok seçenek önüne gelir ama hangi seçeneğin gerçekten değerli olduğunu tayin edemez.

Nietzsche, tanrı öldü, derken kaba anlamda artık din yok demiyor; değerlerin dayandığı zemin çöktü diyor. O vakit geriye, dizginlenemez arzular kalıyor, zulüm egemen oluyor. Kalın’ın yorumunda modernite, bu yüzden sadece sekülerleşme değil, aynı zamanda büyük bir değer çözülmesidir. Eğlence kültürü, tüketim döngüsü, sürekli haz arayışı, bitmeyen üretim tüketim sarmalı, anlam sorusunu susturmak için geçici oyalamalar sunar; ama her haz seansının sonunda aynı boşluk geri gelir. Yani her defa yeni bir cambaza bak nidası…

Heidegger insanın kendi teknik düzeniyle, kendi hesap aklıyla, kendi sistemleriyle yarattığı krizi yine kendi araçlarıyla çözemeyeceğini söylüyor. Yani mevcut gidişatı ne siyaset ne teknik ne sırf felsefe tek başına durdurabilir; daha köklü bir “açılış” gerekir.

Kalın’a göre varlığın, hakikatin, ışığın, anlamın ve özgürlüğün tek kaynağı vardır; insan onu üretmez, ona yönelir. Burada Heidegger ile İslam metafiziği arasındaki mesafe hem korunuyor hem de aşılmak isteniyor. Kalın kitabının sonunda kitapta kişisel bir yolculuk yaptığını, akademik bir çalışma olmadığını özellikle vurguluyor. Ama ben kendi açımdan, eğer bir şeye akademik çalışma denecekse bundan daha iyisi nasıl olur, diye düşündüm.

İbrahim Kalın’ın Heidegger yorumunu özgün kılan kendisi ile çalıştığı doktora tezi hocası Molla Sadrâ’nın görüşlerinden istifadesi olmuştur, şöyle ki: İbni Sina ve Sadra’nın teşkik el vücud anlayışına göre varlık tek bir kaynaktan gelir ama farklı dereceler, yoğunluklar ve mertebeler hâlinde ortaya çıkar. Yani taş, bitki, hayvan, insan, melek gibi ontolojik katmanlar arasında yalnızca nicelik farkı değil, varoluş yoğunluğu farkı vardır. Kalın, bu düşünceyi Heidegger’in “varlığın açığa çıkması” çizgisiyle ilişkilendirir. Böylece “hakikat ne kadar derinse, varlık da o kadar yoğundur” düşüncesine varır.

Bunu çok basit bir örnekle düşünelim. Aynı gün içinde iki insan yaşayabilir: Biri tamamen haz, alışkanlık, bağımlılık ve mekanik tekrar içinde yaşar; diğeri ise dikkatli, anlamlı, uyanık, derin, vicdanlı ve hakikate açık yaşar. Kalın’ın yorumuna göre ikinci insan ontolojik bakımdan daha yoğun bir varoluş sürmektedir. Bu, elitist bir kibir değil; “hakikate açıklık dereceleri” fikridir. Burada Sadra ile Heidegger’in birebir aynı şeyi söylediği iddia edilmez, ama Kalın onların farklı dillerle benzer bir ontolojik sezgiyi paylaştığını düşünür. Yine de kendisi de uyarır: Sadra’nın vücud kavramını Heidegger’in Sein kavramıyla otomatik biçimde özdeşleştirmek yüzeysel olur.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Kalın’ın kitabı Heidegger’i mi anlatıyor, yoksa … siz ne anladınız? Kendiniz hakkında yargılamanız ve kararınız ne oldu? VAR mısınız, hayatta amacınız nedir?

İbrahim Kalın, bir yandan Heidegger’in temel kavramlarını Türkçe düşünce dünyasına taşıyor: Varlığın unutuluşu, hakikatin açığa çıkmak oluşu, aletheia, physis, açık alan, dil, teknoloji eleştirisi, nihilizm, onto teoloji eleştirisi gibi. Bunları açıklamakla yetinmiyor; İslam metafiziği, tasavvuf, yaratılış düşüncesi, tevhid ve teşkik el vücud üzerinden yorumluyor. Kitap sadece akademik Heidegger incelemesi değil, ontolojik bir yolculuk, hatta bir tür metafizik sohbet kitabı. Ben hoşlandım bu sohbetten. İbrahim Kalın da bunu zaten açıkça kabul ediyor: Heidegger’i “kendim olarak” okudum, onu sistematikleştirmeye çalışmadım, bu kitap standart bir “Heidegger’e giriş” değildir, diyor. AKE. ARO.

Kalın’ın Heidegger’in kulübesi önünde çekilmiş nazire fotoğrafı. Heidegger’in elindeki tırmığa karşılık burada tespihin bulunması ontolojik düşünmeden metafizik tefekküre doğru yapılan yorumlayıcı yolculuğu simgeliyor.

  • Hiç bilmeyen bir okur için bu kitabın büyük faydası şu olabilir: Heidegger’i soyut Alman terminolojisi içinde boğmadan, onu modern hayatımızın krizleriyle ilişkilendiriyor. Neden bu kadar yorgunuz? Neden bu kadar hızlıyız? Neden bu kadar çok seçenek içinde yönsüzüz? Neden bilgi arttıkça hikmet azalmış gibi geliyor? Neden doğayı kaynak, insanı performans, dili araç, zamanı verimlilik çizelgesi olarak görmeye başladık? Heidegger’in sorusu bu deneyimlerin derinine iner: çünkü biz Varlık’ı unuttuk. Kalın’ın eklediği şey ise şudur: bu unutuluşu aşmak için yalnız Heidegger yetmeyebilir; yaratılış, tecelli, idrak, kalp ve hakikatin aşkın kaynağına dair daha zengin bir metafizik ufka ihtiyacımız olabilir.
  • Heidegger bize, dünyanın yalnızca nesnelerden oluşmadığını; hakikatin yalnızca doğru cümle demek olmadığını insanın da yalnızca tüketen, seçen, hesap yapan bir varlık olmadığını hatırlatıyor. Kalın ise buna bir cümle daha ekliyor: İnsan, hakikate açıldıkça gerçekten var olur.
  • Bu arada şunu da belirteyim aşağıda linklerini verdiğim kitapla ilgili eleştirilerin tamamını okudum. Birçoğunun kitabı okumadan ya da bazı bölümlerin okunarak yapıldığını düşündüm. Yanlış da olabilirim ama bana öyle geldi. Çünkü kitaba gerçek hakkını vermemişler


#Murat Ülker
#İbrahim Kalın
#MİT