
Hande İkbal’in Hece Yayınları arasında okura sunulan Her Zaman Hep Geç Olacak kitabı yazarın ilk kitabı. 14 öyküden oluşan kitap "Karıncalar takım elbise giymez, biliyorum" gibi neşeli bir cümleyle başlıyor.
Hande İkbal’in ilk öykü kitabı: Her Zaman Hep Geç Olacak. Önce adına takılıyorum, onaylamıyorum bu cümleyi, cümledeki kesinlik ve keskinliği. Kimi zaman geç olur bazı şeyler, kimi zaman erken olur. İş işten geçti deriz bazen, “Ba’de harabi’l-Basra!” diye hayıflanırız. “Vakti saati gelmemiş!” dememiz gerekir bazen, sabra sığınırız. “Tam zamanında yetişti, Hızır gibi!” dediğimiz anlar olur, içimiz minnetle ve şükürle dolar. İhmaller ve gecikmeler de çoktur hayatımızda, acelecilikler ve tezcanlılıklar da; bunlardan dolayı uğradığımız hüsranlar ve pişmanlıklar, tecrübe dağarcığımızı doldurur da taşırır bile. Gerektiği anda, gerektiği yerde, gerektiği kadar yapılan işler ve işlemler; yapanı da, etkileneni de, izleyeni de sevindirir, gönendirir, mutlu eder.
ÖYKÜ HAYATLA KUCAKLAŞIYOR
Hande İkbal’in Hece Yayınları’nın 780. yayını olarak okura sunulan kitabı, 14 öykü içeriyor, 88 sayfa. “Karıncalar, Cüceler Derken Hoş Geldin Ali” ile başlıyor kitap. “Karıncalar takım elbise giymez, biliyorum.” gibi neşeli bir cümleyle başlıyor öykü. Sevimli, sıcak, dramatik bir öykü: “On bir yaşında”yken beyninde tespit edilen tümöre zamanında müdahale edilemediği için göremez olan kahramanın zeki ve esprili konuşmasının sonlarına doğru, “kırk iki yaşında hukuk alanında iyi bir akademisyen” olduğunu görünce Tokat’ta askerlik yaparken kendisine hukuk fakültesi ders kitaplarını okuduğumuz o görme engelli adamı hatırladım. Öykü, hayatla kucaklaştı sanki.
“Vasat Rollerin Adamı”, yazarına başkaldıran bir kahramanın konuşmasından ibaret. Homeros’tan günümüze çok sayıda yazarın çeşitli karakterlerine özenen, kimilerini kıskanan kahramanımızın, sonunda rıza gösterdiği rol, üzüntü ve acı verebilir ama maalesef gerçektir: “Birazdan paraya ihtiyacı olduğu için onursuzca kalemini satan gazete yazarı rolüme devam edecek ve olmamış şeyleri olmuş gibi yazacağım. Üstelik bu yaptığımı onursuzluk olarak görmeyecek, ihtiyaç durumunda atılan bir adım olarak savunacağım.”
NESRİN TEYZE İLE RIZA AMCANIN HİKAYESİ
Üçüncü öykü “Vişne Ağacının Kirazı”, dokunaklı bir aşk öyküsü. Rıza Amca ile evlenerek Nesrin Teyze olan Rum kızı Naria’nın yanında yetişen Nihal’den dinleriz bu öyküyü: Kıskanıldığı kadar imrenilen bir kadındır Nesrin Teyze. “Bu kadın, sanki hayatı boyunca kimselere zarar vermemek için havada salınan buhar. Tutunmak için toprağa değil de başka bir ağacın gövdesine aşılanmış budak.” Müslüman kuyumcu Rıza mı kirazdır, Rum kızı Nesrin mi seçemezsiniz. 1979 Ağustos’unda bir cumartesi günü, yeşil üniformalı polisler, kaçmaya çalışan bir genci yakalamaya çalışırken “seken bir kurşun” Rıza Amca’yı da yere serer. “On altı yıldır Rıza Amca’nın hayaletini hayalimizde tutup kaldırıyoruz yerden. Üstünü silkeliyoruz. Sonra oturup kiraz yiyoruz, beş sene önce kanserden kaybettiğim annem Mefharet de bizimle.” Yıllar ve anılar, ölüp gitmiş olanlar, bazen işte böyle bir ânın içinde canlanıverirler.
“Kırık elif”te anlatıcı “sen” diye seslenmektedir. İlk iki cümle: “Suskundun. Sessizliğin, isli mürekkebi aharlı kâğıda her değdirişinde onun eliyle, onun gözüyle, onun titizliğiyle seslendi harflere.” “O”, Rabbi Yessir’i dört ay boyunca meşk ettiren Ömer Hoca’dır; “Hat bilmek, had bilmektir” diyen bilge adam. Fakat, dışarıda başka arkadaşlar ve onların dünyası vardır: “Doksanların sonuydu. Fırsat buldukça onlarla sinemaya, maça, internet kafe denen o yeni salonlara oyuna gidiyordun. Kamış ve kitap tutmaya alışkın ellerin yeni tanıştığın bu internet ve bilgisayar dünyasını kavramakta gecikmedi. (…) Girit göçmeni Münevver Teyze’nin genlerinden gelen güneş sarısı göçmen güzelliği Esma’nın çilli burnu ve mavi gözleriyle birleşince on yedi yaşının en toy, en yaman hislerine karşı koyamaz oldun.” Hocası, talebesinin bu yeni meylini öğrenince ona “bir daha gelme” demiştir. Kararından dönmemiştir. Esma’ya özenerek Fransız dili ve edebiyatı okuyan kahramanımız, hocasının kabri başında dua ederken, Esma’nın kızları da dedelerinin toprağına karanfil dikmektedirler. Hocası gibi bir sahaf dükkânı açmış olan kahramanımızın adını öğrenmek için şu son cümleleri okumamız gerekecektir: “İnsan içindekilerle yaşıyor değil mi Agâh? Sonrası hattan hadde geçiş. Hadi başlayalım: Elif…”
“Nisa’nın Makasları”nda Rahime, adı gibi merhametli bir kadındır. Çocuk doğuramadığı için kocası Şevki, on dört yaşında bir kızı kuma getirmiştir. Son nefesini veren “Rahime ablası”, kumasını ana gibi sevmiştir, “Allah ona mahlukatı ana şefkatiyle sevmeyi vermiş ama evlat vermemişti.” “Rahime artık essah dünyadaydı, o yalan.” Görüldüğü gibi, öykünün diline kasaba ağzına özgü kelimeler ustalıkla yerleştirilmiştir. Rahime’nin Nisa diye seslendiği ve yetiştirdiği kızcağızın makas ilgisi, âdeta bir tutkuya dönüşür ama bir gün zeytin ağacının gölgesinde ilk bebeğini, Aysel’i doğururken göbek bağını kesecek bir makas yoktur yanında. Sivrilmiş bir taş parçasıyla keser göbek bağını. Ve o Aysel, şimdi annesini bir bakımevine bırakmıştır. “Taş mı ağır gelmişti Aysel’e yoksa Rahime’nin yokluğu mu? Belki Nisa olmasa Rahime’nin rahminde vücut bulacaktı Allahualem. Ahını mı almıştı acep Rahime’nin? İlenmiş miydi sen de benim gibi tek başına kal diye?” İnsanın, kaderini kucaklama yöntemleri, acılarını avutma yoları tükenir mi?
“Palo Santo” bir kent öyküsü. Kahramanımız Leyla spor/yoga salonunda. Kendini sorguluyor, çekişiyor kendiyle. İş ortamını ve oradan bazı portreleri de tanıyoruz hemen. Kısa, özlü, çarpıcı resimler. Ailesini tanıyoruz: Sevecen anne, üstten bakan baba. Bir balon gibi uçup giden sevgili eş. Rahminde tutamadığı için düşüp giden bebek. Palo santo da neymiş dersiniz. Yucatan yarımadasına özgü yabani bir ağaç. Peru ve Venezuela’da da bulunurmuş. Bizim öykümüzde de bulunuyor işte. Tütsüsüyle hayatımıza ve kitaplarımıza giriveriyor.
“Sonrasız Metanet ve Yüzleşme Sesleri”, Uzunca bir iç döküş; içli, kırgın, olabildiğince anlayışlı ve yansız bir hesaplaşma: “Hangisi daha acı? İnanmak mı avunmak mı?” “Aşkın kavgadan kutsal olduğuna inanıyorduk. E tabii bilmiyorduk kimyasal bir savaş olduğunu özünde.” Evi boşaltmış, eşyaları spotçuya satmış. Annesinin evine dönmeyi düşünüyor.
“Çaydanlığın Çilesi”. “Hayat gerçekten çekilmez oluyor bazen.” Böyle başlıyor öykü ve okudukça hak veriyorsunuz bu yargıya. Baba, anne, eş, kaynana, görümce, elti. Kitabın adına kaynaklık eden cümleler bu öykünün sonunda: “Ama her şeyin bir zamanı vardı. Ya da her zaman hep geç olacaktı.” Edebiyat öğretmeni Hande İkbal, bir cümlenin “Ya da” bağlacıyla başlamayacağını bilmez mi? Elbette bilir, fakat hayatın nice kuralı nasıl geçersiz kıldığını daha çok bilir.
“Rus Güzeli” klasik mizahi öykü tadında. “Süha Kere Süha”, genç kız aşkının sadakat destanı. “10 Saniye”, Aceminin sahne deneyimi. “Bir Lokma Bir Hırka Meselesi”, ölümün ve ölünün ardından kadınların tutumları. (Bu öyküde “fücceten / füc’eten” yerine nasılsa “hücceten” denmiş.) “Yoğurt” kasaba ve insanları sergisi. “Retorikler ve Parantez İçinde Kendime Not”, Poetik ve otobiyografik bir metin. “Abartma Nalan!” cümlesini okurken “Aşk olsun Hande!” demekten kendimi alamadım.






