
Sultan Üçüncü Mustafa’nın sadrıazamı Koca Ragıp Paşa, en değerli bir Osmanlı devlet adamı olduğu kadar, güçlü bir şair olarak da bilinmektedir. Paşanın diğer bir özelliği de kitaplara olan düşkünlüğüdür. Laleli’deki Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi İstanbul’un en önemli kültür hazinelerinden birini teşkil etmektedir. Süleyman Nazif, bu kütüphane hakkında Servet-i Fünun’da yayımladığı makalenin girişinde şöyle demektedir:
“Ey okuyucu, İstanbullu veya başka yerli, nereli olursan ol. Eğer Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi’ni ziyaret etmemiş, eğer burada birkaç saat temaşa, murakabe ve tahassüsle vakit geçirmemiş isen muhakkak bil ki, bu belde-i tayyibenin büsbütün yabancısı ve en büyük cahilisin!”
İşte bu kütüphanenin hafız-ı kütübü yani müdürü Haşmet de Koca Ragıp Paşa gibi ünlü bir şairdi. Paşa ile Haşmet, tencere kapak misali birbirlerine çok benziyorlardı. Aralarında geçen nükteli konuşmalar, latifeler, fıkralar bugün bile erbabınca kulaktan kulağa, dilden dile dolaşmaktadır. Şimdi müsaade ederseniz, bunlara ait Ramazan ve oruçla ilgili iki nükteyi nakledeyim:
Merhum Mehmed Zeki Pakalın’ın “Tarihe Malolmuş Fıkralar” isimli kitabında anlattığına göre, Koca Ragıp Paşa, bir bayram arifesi akşam üzeri yürüyüşe çıkıyor. Vezneciler’deki Kuyucu Murat Paşa türbesinin önünden geçerken yanında bulunan Haşmet: “Bu türbenin son derece öfkeli ve tuhaf bir türbedarı vardır. İçeri girip kendisini biraz kızdıralım, eğlenmiş olursunuz” diyor. Birlikte türbeye giriyorlar. Türbedar ikisini de saygıyla karşılıyor.
Koca Ragıp Paşa: “Türbedar efendi! Burada yatan zat, gazi ve mücahid bir vezirdir. Büyük bir devlet adamıdır. Dolayısıyla sandukasına, kavuğuna, sarığına gözün gibi bakman gerekir” diyor. Türbedar: “İktiza eden hassasiyeti gösteriyoruz. Yüce emriniz üzerine bir kat daha dikkat ederiz” cevabını veriyor. Paşa bir kere daha: “Anladın ya türbedar efendi! Kendisi büyük bir devlet adamıdır. Ona göre hizmetini yapmalısın” diye ihtarını tekrarlıyor. Türbedar oruç keyfiyle iyice öfkeleniyorsa da kendini tutmayı başarıyor, hizmette kusur etmeyeceğine dair bir kere daha teminatta bulunuyor. Paşa, yine: “Türbedar efendi! Bak yine tekrar ediyorum. Kavuğunda, sarığında tozdan, topraktan eser bulunmamalıdır” deyince cinleri tepesine çıkan türbedar artık dayanamayıp “Efendim! P…. Yerinden kalkıp yarın bayram alayına gidecek değil ya! Bu kadarı çok bile!” cevabını veriyor. Kahkahayla gülmeye başlayan Koca Ragıp Paşa kendisine gerekli ihsanda ve ikramda bulunuyor.
Asıl üzerinde duracağımız oruç fıkrası ise şöyle:
Bir Ramazan ayında, Koca Ragıp Paşa’nın huzurunda oruç tutmaktan ve tutamayıp da, daha sonra gününe gün tutmaktan söz açıldığı sırada Paşa, Haşmet’e: “Haşmet! Senin de borcun var mı?” diye soruyor. Haşmet: “Var, efendim” diyor. “Ne kadar?” sorusunu “Mahalle bakkalına bin kuruş borcum var” diye cevaplandırıyor. Koca Ragıp Paşa: “Ben onu sormuyorum, oruç borcunu soruyorum” deyince Haşmet, şu haşmetli cevabı veriyor:
Efendim! Oruç borcunu, namaz borcunu Allah sorar. Sizin sormanız gereken borç kul borcudur, bakkal, manav borcudur.
Yukarıda da belirttiğim gibi, Koca Ragıp Paşa Üçüncü Mustafa’nın sadrıazamı olup ilmiyle, irfanıyla, şiirleriyle, nükteleriyle tanınmaktadır. Ayrıca mizaha, latifeye düşkün olduğu, devrin meşhur kadın şairlerinden Fıtnat Hanım’la şakalaştığı, aralarında bir takım fıkralar geçtiği biliniyor. Bu arada “Menakıb-ı Kethüdazade” isimli eserde onun hakkında bazı ilgi çekici tesbitler ve anekdotlar bulunduğunu da söylemiş olalım. Mesela Kethüdazade Mehmed Arif Efendi’ye göre, Üçüncü Mustafa, Ruslara karşı savaş açmayı çok istiyor. Fakat Ragıp Paşa, padişahın böyle bir savaşta yenileceğini bildiği için onu niyetinden vazgeçirmek için büyük çaba harcıyor. Ama Sultan Mustafa savaşta ısrar etmektedir. Hatta, “Mutlaka savaşacağım. Askerim çok, param çok. Altını gülle (mermi) yapıp atsam yine bitmez!” diye büyük konuşurmuş.
Burası doğru ama uzun zamandan beri muharebe olmamış. Devrin şartlarına uyularak orduda gerekli düzenlemeler yapılmamış. Halbuki Ruslar askeri teşkilatlarını düzenleyeli yetmiş, seksen yıl olmuş. Süngülü tüfekleri ve eğitimli askerleri var. İşte bütün bunları çok iyi bilen Ragıp Paşa, Ruslarla böyle bir savaşa girilmemesi için elinden gelen gayreti gösteriyor, padişahı ikna etmek için dil döküp duruyor. Fakat takdir-i ilahi, Koca Ragıp Paşa 1761’de vefat ediyor. Yerine gelen sadrıazamlarda o liyakatte, o kabiliyette olmadığından, olmadıklarından büyük musibet denilen 1768 seferi açılıyor. Ruslara karşı açılan bu savaşta bizimkiler büyük kayıp veriyorlar. Hem çokluğuyla övünülen paralar suyunu çekiyor hem acemi askerler fena halde kırılıyor.
Kethüdazade Mehmed Arif Efendi – bakınız – korkunç manzarayı nasıl anlatıyor:
Tuna Nehri’nin öte yanından bir süvari beygiri köstekten boşanıyor. Aşağı yukarı koşarken ordunun içinde büyük bir gürültü kopuyor. “Ümmeti Muhammed’i gâvur bastı!” diye kaçan kaçana. Durum böyle olunca asker kendini büsbütün Tuna nehrine atıyor. Binlerce askerimiz Tuna’da boğuluyor. Bu büyük nehrin üzerinde uzun süre topçu poşuları ve asker elbiseleri akıyor. Kısaca söylemek gerekirse, Moskof ordusunun kazandığı bu savaştan hemen sonra Mslüman halktan çok sayıda esir alındığı gibi, büyük toprak kaybı da söz konusu oluyor. Rusların on sekiz bin kişilik eğitimli, donanımlı askeri, bizim 150 bin kişilik başıbozuk ordumuzu büyük bir bozguna uğratıyor. Bu savaşta elli bin şehit veriyoruz.
Böylece Koca Ragıp Paşa’nın ne kadar ileri görüşlü bir devlet adamı olduğu bir kez daha anlaşılmış oluyor ama – tabii ki- iş işten geçmiş oluyor. Paşa’nın türbesi, kendi kütüphanesinin içinde bulunmaktadır.
Sözü yine oruç borcuna getirecek olursak, Haşmet, Koca Ragıp Paşa’ya, efendim oruç borcunu Cenab-ı Hak sorar, sizin sormanız gereken borç, bakkal borcudur diye verdiği cevapla taşı tam da gediğine koymaktadır. Buradan iki sonuç çıkıyor: Haşmet, muhatabı koskoaca bir paşa bile olsa doğruyu söylemekten çekinmiyor. Diğeri de şu ki, büyük mevkilerde bulunan kimselerin, maiyetlerinde bulunanları maddi açıdan gözetip kollamaları, alacaklarıyla, verecekleriyle yakından ilgilenmeleri gerekir. Bilindiği gibi borçlunun borcunu ödemek, yani ona şu veya bu şekilde yardımcı olmak büyük bir sevaptır. Eskiden bakkallarda “zimem defterleri” adıyla bilinen borç yahut veresiye defterleri varmış. Mesela hem hamiyet, hem servet sahibi bir kimse mahallesindeki bakkala gidip bu defteri istermiş. Listedeki borçların ya bir kısmını veya tamamını sildirirmiş. Borcu ödeyen de, borcundan kurtulan da birbirlerini tanımazlarmış. Böylece hamiyet sahibi o zat nefsine paye verme tehlikesinden uzak kaldığı gibi, borçlu kimse de rencide edilmemiş oluyor. Böylece sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmamış oluyor.
İslam güzellikler dinidir. Osmanlı bu güzellikleri ve özellikleri büyük oranda sahiplendiği için büyük devlet oldu ve büyüklük neymiş bütün dünyaya gösterdi.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.