Osmanlı hastaneleri

04:009/06/2018, Cumartesi
G: 9/06/2018, Cumartesi
Faruk Aksoy

Tarihe iz bırakmış, ortak medeniyetin oluşumuna katkı sunmuş büyük milletlerden geriye kalan değerlerin, kıymetlerin sergilendiği bir “devletler müzesi” kurulsa, o müzeye Osmanlı’nın sunacağı en önemli eser ne olurdu?Bina…Bence bina olurdu. Osmanlı ülkesinden binayı çıkardığınızda, fotoğraftan çok şeyi çıkarmış olursunuz. Müziği, edebiyatı, hattı, gravürü, ahşabı, çiniyi ve daha sayamadığım bir sürü sanat üretimini hafife almıyorum elbette, ama bina başka. Bina Osmanlı’nın temelini, gövdesini, hatta

Tarihe iz bırakmış, ortak medeniyetin oluşumuna katkı sunmuş büyük milletlerden geriye kalan değerlerin, kıymetlerin sergilendiği bir “devletler müzesi” kurulsa, o müzeye Osmanlı’nın sunacağı en önemli eser ne olurdu?

Bina…



Bence bina olurdu. Osmanlı ülkesinden binayı çıkardığınızda, fotoğraftan çok şeyi çıkarmış olursunuz. Müziği, edebiyatı, hattı, gravürü, ahşabı, çiniyi ve daha sayamadığım bir sürü sanat üretimini hafife almıyorum elbette, ama bina başka. Bina Osmanlı’nın temelini, gövdesini, hatta kafasını oluşturur. Ruhunu cisimleştiren, derdini taşlaştıran, kerametini sergileyen Osmanlı mimarlarının şaheserleri, bugün bile Osmanlı ülkesinin incileri gibi dünyaya doğru ışıldar bu topraklardan.

Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin, Fransa seyahati ve o seyahatte kaleme aldığı Fransa Sefaretnamesi, son dönem Osmanlı binalarına ilham veren mimari anlayışın nasıl oluştuğunu da gösteren son derece kıymetli bir çalışmadır.

Elçimiz, Fransa seyahatinde, çocuk kral XV. Louis’in kendileriyle tanıştırıldığı bölümden bahsederken yaşadığı hayal kırıklığını da açık bir şekilde anlatıyor. Diyor ki: “Kral, biz konuşurken(Fransız heyetiyle) üstümüzdeki elbiseleri ve belimizdeki hançeri ayrı ayrı ve dikkatle gözden geçirdi. Heyettekiler bize, çocuk yaştaki kralın “Güzelliğine ne dersiniz?” diye sorunca, biz de ‘Maşallah, Allah kötü nazarlardan korusun’ dedik” diyor.

Çelebi Mehmet, Fransa’nın tahtına oturan bir çocukla ilgili düşüncesini de, “Beli adeta kıl kadar ince, lakin hissiz, soğuk görünüyordu” şeklinde anlatıyor.

Osmanlı elçisi olarak gittiği bir büyük devletin kralını, kraliyet geleneklerini beğenmiyor ama gördüğü binalardan, bahçelerden, heykellerden çok etkileniyor. Versailles bahçesindeki şato, şadırvan, havuz ve o havuzda bulunan fıskiye, havuzun etrafındaki hayvan heykelleri, Yirmizekiz Çelebi Mehmet’i büyülüyor.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki, eğer bir ülke, büyük bir ülkeyse, sadece bir devrin iyi ya da kötü idarecileriyle batmaz ya da yükselmez. Kalıcı olan şeyler vardır, müzik vardır, bina vardır, defter vardır, ahşap vardır, edebiyat vardır, daha nice gösterişli şeyler vardır devlet için. Bunların hepsi devletin ve ülkenin devamını sağlayan senetlerdir.

Biz, Osmanlı’nın son döneminde, Sinan dedemizin kubbelerine halel getirmeyecek şekilde Batı senteziyle birlikte esas mimarimizi kurabildik, çok güzel eserler meydana getirdik, buna rağmen devleti koruyamadık. Bu kadar fazla delil bırakıp da tarih sahnesinden çekilen bir devletin öksüz çocukları olarak üzüntümüz bunadır. Ve bundandır her gördüğümüz Osmanlı binasının burnumuzu sızlatması, gözümü yaşartması.

Tarih bilen, sanattan anlayan, şiir okuyan, taşı okşayan bir kişi görmedim ki, yavan tartışmaların rüzgarına kapılsın, Osmanlı’ya düşman, Türkiye’ye sevdalı olsun, ya da Osmanlı’ya hayran, Türkiye’ye düşman olsun.

Hisar Hastanesi, “Son Devir Osmanlı Hastahaneleri” adıyla, fotoğraflardan ve kısa bilgilerden oluşan bir kitap/albüm hazırlamış. Bu hastane kimindir, idarecileri kimlerdir, bilmem, tanımam. Getirmişler, bu kıymetli eseri, eşimin muayenehanesine bırakmışlar.

İki gündür inceliyorum, fotoğraflara bakıyorum, notları okuyorum, dönüp tekrar bakıyorum, hüzünleniyorum, dertleniyorum, gururlanıyorum, karmakarışık hislerle, o şanlı maziye dalıp gidiyorum.

Devlet parçalanıyor, devlet çekiştiriliyor, devletin temelleri sarsılıyor, rahmetin, bereketin hilali paramparça ediliyor ama bir taraftan aynı devlet taş taş üstüne koymaya devam ediyor, çırpınıyor, koşturuyor, yara sarıyor.

Haseki Nida Hastanesi’nin tüberküloz koğuşunda itinayla hizmet veren hemşireler hastalarıyla birlikte poz veriyor, hastanenin eczanesinde fesli abiler bir ilaç üzerine çalışıyor, babacan doktorlar hastane avlusunda tarihe not düşen bir karede donup kalıyor.

Kulesinde bayrak dalgalanan Kasımpaşa Bahriye Hastanesi, Sirkeci İstasyonu’nda bulunan portatif Hilal-i Ahmer Hastanesi, Nişantaşı Mecruhin Hastanesi… Hele bu Mecruhin Hastanesi’ndeki bir ameliyatta çekilen o siyah beyaz fotoğraf… Gülhane Sargı İmalathanesinde çalışan Güzel Sanatlar Mektebi talebeleri, Vefa Lisesi talebeleri, Topkapı-Ahırkapı arasında bulunan Gülhane Askeri Hastanesi, Gülhane Göz Kliniği…

Sayfaları çevirdikçe gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Sınırları aşan, dünyalara şifa dağıtan, o mübarek, o şefkatli Osmanlı doktorlarının beyaz önlüklerine dokundum, fotoğraflarda.

Anadolu evladı Doktor Burhanettin Bey, tahlilat (tahlil değil, tahlilat) yapıyor, Mısır’da, Allah’ın Mısır’ında. Laboratuvarda esmer tenli, fesli bir Mısırlı. Hoca, tüpü havaya kaldırmış, bakıyor. Bakıyor ki, bu kan kendisinin orada verdiği hizmeti anlayan Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın kanı mı, yoksa fırsatını buldu mu damarda durmayacak Kavalalı Mehmet Ali Paşa kanı mı? Bakıyor işte gariban adam, Allah rızası için bakıyor.

Bir sonraki sayfada Hilal-i Ahmer’in gözlüklü beyefendileri çıkıyor karşıma, mütebessim halleriyle bakıyorlar bana.

Sonra Bursa’da, sonra Kırklareli’nde sonra Sinop’ta, sonra Erzincan’da yapılan o muhteşem hastane binaları. Hele Erzincan Kurutelek’teki o hastane binası. Ne kadar güzel, ne kadar zarif, ne kadar beyaz. Bulutlar gibi görünüyor, sarp dağların arasında. Erzincan Hastanesi’nin Kremlin Sarayı’nı andıran binası, o binanın ameliyathanesinde hastanın başına dizilen doktorların verdiği poz. Konya’da Doktor Emin Bey’in hususi, yani özel hastanesi… Nasıl anlatsam bilemedim ki…

Sonra Rumeli hastaneleri… Üsküp, Selanik, Dedeağaç, Manastır, Drama, Kavala, Taşlıca. Her bina şaheser, her bina elmas parçası, insanlığın yüz akı, o kadar güzeller ki.

Sonra Ortadoğu hastaneleri… Cidde, Hicaz, Bağdat… Bağdat Hastanesi’nin muazzam binası, açılış töreni, dalgalanan al bayraklar, duaya açılmış avuçlar. Akdeniz’i, Körfez’i turlayan Reşit Paşa Hastane Gemisi, geminin sıhhiye ekibi, Beyrut Hastanesi’nde tedavi gören Anadolu kartalları, çölde deve üstünde “kakule” diye tabir olunan sedyelerle taşınan Müslüman ahali, Halep Ramazaniye Hastanesi, Kudüs’e elçiliğini taşımadan önce, Kudüs’e hastane açan vicdan, Şam’a bomba atmadan Gureba Hastanesi açan o şefkatli adam… Garyan’da, Trablusgarp’da, oralarda da insanlar yaşıyor, deyip Allah’ın şifasını oralara da götürecek kadar taşkın bir imanla koşan o insan…

Ne kadar güzelmiş ağaçlarımız, ağaçlarımızın koynuna yaslanmış muhteşem binalarımız, binalarımızın şapkası al bayrağımız.

Ne kadar, ne kadar güzelmiş…

Saygı sana, hürmet sana, aşk sana, büyük Osmanlı…

#Osmanlı Devleti
#Hastane