Yazarlar Benzemez kimse sana

Benzemez kimse sana

Gökhan Özcan
Gökhan Özcan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

“Her yıl yeniden görününce ucu, güzün soluk kentinin, otururlar, iyice kurutulmuş çam tahtalarından günlerce rendeleyerek sağlam, geçmeleri sıkı bir tabut yaparlardı. Geçen mevsimlerin ölüsünü koymak için” diye yazmış Onat Kutlar, ‘Bahar İsyancıdır’da.

Duvarlardan her gün bir sayfasını kopardığımız takvimler eksildiği için, günlerin nasıl sessizce geçip gittiğini fark edemiyoruz pek eskisi gibi. o bir tür illüzyondu, şimdi de başka bir illüzyonun içindeyiz. Bir şeyin geçip gittiği yok aslında, akan ne kadar ırmak varsa zihnimizin içinde. Orada akıp duran biziz. Ve bizimle birlikte diğer insanlar, bizimkiyle birlikte onların hayatları, mevsimler, sevdalar, nefretler, sevinçler ve kederler... Bütün bunlar filmin konusuna bizi inandırıyor. Kendi filmimizi izleyip duruyoruz sürekli zihnimizde. Herkes bizim gibi ve herkesin filmi farklı. Dolayısıyla hayat dediğimizde her birimiz birbirinden farklı şeyleri kastediyor, söylediklerimizin içini kendi içimizdeki hikayeyle dolduruyoruz. O bizim bildiğimiz, inandığımız, öyle olduğuna kandığımız hikaye. Herkesin hikayesi başka... İçine kollektiflik kattığımız bütün cümleler yanıltıcı, biz derken muhal bir şeyden bahsediyoruz aslında. Herkesin ‘biz’i de birbirinden farklı... Bugün hâlâ, dünyadan gelip geçen milyonlarca insanın hayat diye anlattıkları şeyden farklı şeyler anlatabiliyor oluşumuzun altında bu ‘başka’lık yatıyor. Her ne kadar tersine inandırmaya çalışıyor olsak da kendimizi; her ne kadar üstümüze örtebilmek için hepimizin ayrı bir ucundan çekiştirdiğimiz devasa bir yorgan gibi görmek istesek de onu, hayat bizim için sadece bizim gördüğümüz gibi. Yaşıyor ve sonsuz sayıdaki hikayeye kendi başkalığımızı katıyoruz. Asıl hayat, bu sonsuz sayıdaki hikayenin bir kilimin düğümleri gibi birbirini tamamlaması ile oluşuyor.

“Benim gördüğümü sen de görüyor musun?” dedi oturan merakla ayaktakine. “Hayır” diye cevapladı onu ayaktaki, “ben sadece kendi gördüğümü görüyorum.”

Karşıdan bakınca bütün noktalar birbirine benzer; ancak ne onlarla biten cümleler aynıdır ne onlardan sonra başlayan cümleler... Burada önemli olan nokta ise şu; çekilip daha da uzaktan baktığımızda ya da çok uzaklık kalmayacak kadar yakından baktığımızda bütün bu cümlelerin hepsi aslında tek bir nokta! Bir anın içinde, başlaması ve bitmesi hiç durmayan tek bir nokta!

Başkasını anlayabilmek için pek gayret göstermiyor artık kimse. Oysa unutuyoruz, bunların hepsi kendini bilmektir.

Jack Kerouac’ın efsaneleşen kitabı ‘Yolda’dan küçük ve büyük sorular: “Ben düşünmekten yoruldum, benim yerime de düşünür müsün? Benim yerime ilgilenir misin insanlarla, yalanla, ihanetle, yalnızlıkla? Geceleri birdenbire bastıran sağanak yağışlı korkuları alır mısın yamacımdan? Gündüz gözüyle sevemiyorum kimseyi. Yüreğimdeki bu düğümü çözebilir misin?”

Anlamak dediğimiz şeyi, ortada durmakta olan bütüncül anlamla irtibata geçebildiğimizde gerçekleştiririz. O da kendi miktarımızca... Olmayan bir şeyi bulup çıkarmak gibi bir kabiliyetimiz yok ve hiç de olmadı.

“Başkası diye bir şey yok, onu kendine bir ‘ben’ icat edebilmek için türetiyorsun!” dedi yaşlı bilge. “Ama...” diyecek oldum... Gözlerini yüzüme çevirdi, “İşte o ‘ama’ dünyadır” dedi gülümseyerek.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.