Burhan Doğançay, ressam ve subay Adil Doğançay'ın oğlu. Dört yaşında resme başlayan ve babasının isteği üzerine önce hukuk okuyan, ardından, Paris'te iktisat doktorası yapan Doğançay, Amerikan Rüyası için bir dönem diplomatlık yapmış. Tüm bunları yapma sebebi ise bir gün New York'ta ressam olmak. Aç kalmış, susuz kalmış ama resmi bırakmamış. Burhan Doğançay bize 87 yıllık ömrüne sığdırdığı mücadele dolu yaşamını, 50 yıldır resmettiği duvarları ve kendi otoportresini anlatıyor.
Abdülaziz döneminde askerler resim eğitimi almaları için yurt dışına gönderiliyormuş. Babamın resme karşı yeteneğini keşfediyorlar. Çok iyi resim yapardı. Topografya haritası yapmak için araziye çıkardı. Araziye çıktığı zamanlarda da boş bulunduğu anlarda peyzaj resimleri yapardı.
O dönem de kişisel değil ama 'Askeri ressamlar' adı altında sergileri olmuş.
Dört yaşımda. Babam işi nedeniyle araziye çıkardı. Annem, ben ve babamla birlikte kağnı arabasıyla kasaba kasaba dolaşırdık. Gittiğimiz köylerde en az on beş gün kalırdık. Köylerde yetiştirilen mahsuller ile beslenirdik. Sabahın erken saatlerinde araziye çıkardık. Yaramazlık yaparım diye babam beni yanına alırdı. Babam at, ben eşek sırtında dağa çıkardık. Babam haritasını yapmak için tezgâhını kurardı. Bana da oyalanayım diye elime bir kağıt verirdi. "Al şu ağacı çiz" derdi. Bir saat kadar sonra mola verdiğinde yaptığım resme bakardı. Babam bana resmin alfabesini öğretti.
Lise yıllarımda. İyi bir futbolcuydum. Ankara'da Gençlerbirliği'nde oynadım. Üniversite vakti gelince bütün arkadaşlarım hukuk fakültesine girdi. Ben de onlarla girdim.
Aslında mimar olmak istiyordum. Ancak o yıllarda hayatınızı resim ile kazanmanıza imkân yoktu. Çünkü kimse evine resim asmıyordu. İki kız kardeşim vardı. İstanbul'da bir üniversitede okumak gibi bir imkânım da yoktu.
Maalesef. Bir bölümünü sevmiştim okurken. Roma hukuku çok ilgimi çekiyordu.
Yapmadım. Zaten arkadaşlarımın aklına uyup o bölüme gitmiştim. Hatta okuldayken kitap bile almadım. Hocalar bile hukuku nasıl bitirdiğime şaşırdılar.
Sürekli resim yapıyordum. Resmi hiçbırakmadım.
Evet. 1962 yılına kadar diplomattım. Hayatta herkesin yapmak istediği bir şey vardır. Ancak her zaman o kişi olmak elinizde değildir. Çok inandığım bir şey var o da; insan kaderinde var olanı yaşar. Ben kaderimin Allah tarafından böyle yazıldığına inanıyorum. Bütün hayatım boyunca buna inandım.
Memur olabiliyordunuz. Ben ise hiç istemiyordum. Babam beni Paris'e göndermeye karar verdi. İki kız kardeşimiz olduğu için bana para veremezdi. Orada gidip kendi paramı kazanmam gerekiyordu. Bana iki şart koydu. Futbol oynamayacak ve resim yapmayacaktım. O dönemlerde Paris'e her giden ressam oluyordu.
Babama söz vermiştim ve sözümü tuttum. Fransa'da hukuk fakültesinde iktisat doktorası yaptım. Ancak akşamları resim kurslarına da katılmayı ihmal etmedim. O zaman dünyanın farkına vardım. Seyahat ettim. O dönemin Türkiye'siyle Avrupa kıyaslanamıyordu bile. Türkiye'nin ismini duyurabilmek için New York'a gitmem gerektiğini düşündüm ve kafama koydum.
Hayır, çünkü param yoktu. Okuduktan sonra Türkiye'ye geri döndüm. Fakat benim aklımda hep Amerika'ya gitmek vardı. Oraya iki yolla gidilebiliyordu. Ya vize alıp kendi imkânlarımla gidecektim veya devlet memuru olacaktım. Param olmadığı için ikincisini tercih ettim. Babama söyledim. O da bana "Ben seni memur olman için mi Paris'e gönderdim" dedi. Benim Amerika'ya gitmemi istemiyordu.
Onun istediği şey bir bankada müdür olmamdı. Babamla 1956 yılında ilk sergimi açtım. Babamın bütün arkadaşları benim için "kendisini tam anlamıyla resme verirse dünya çapında bir sanatçı olur" diyorlardı.
Ben de Turkish Information ofisinin başına geçtim. O dönemlerde Türkiye'de fazla okumuş insan yoktu. Doktora yapmıştım, iki lisan biliyordum, bir çok ülke gezmiştim. Bu nedenle memurlar arasından hemen sivrildim. Çok genç yaşta kabine toplantılarına girmeye başladım. 1958'de Brüksel'de dünya sergisi vardı. Beni turizm müdürü yaptılar. Türkiye'deki ilk renkli afişi ben tasarladım. Bu arada İzmir Fuarı'nın komiserliğini yaptım. Anlayacağınız çok çeşitli işlerde çalıştım. Sonra kırmızı pasaport aldım ve diplomat oldum. Bu sayede Amerika'ya gittim. Bu arada hiç durmadan resim yapıyor, kendi kendime "bir gün ressam olacağım" diyordum.
New York şehrinde doksan bin ressam vardı. Dünyanın en iyi ressamları oradaydı. Onların içine Müslüman bir Türk geliyor. Düşünün Amerikalı Türkiye'nin daha haritada nerede olduğunu bilmiyor. Hatta Amerikan televizyonunda ressam olmak istediğim için benimle alay ettiler. Deli olduğumu düşündüler. İsim yapmanın yolunun New York'tan geçtiğini düşünüyordum. Diplomatlıktan istifa ettim. Fakat hükümet kabul etmedi. Altı ay bana tam maaş verdi. Dönmeyeceğimi New York'ta kalıp ressam olacağımı söyledim. Süleyman Demirel çağırdı yine de gitmedim.
Dünyanın kaç bucak olduğunu anladım. Diplomatken telefonlarım durmuyordu, herkes etrafımda dönüyordu. Benim resim yapmak istediğimi çevremdeki herkes biliyordu ve beni destekliyorlardı. "Hiç merak etme destek oluruz" diyorlardı. İstifa ettikten sonra çevremde kimse kalmadı. Yolda gördüğüm yakın arkadaşlarım beni görünce kafalarını çeviriyorlardı. O zaman anladım ki düşenin dostu olmaz. Özellikle Türkler birbirlerini hiç sevmiyor. Çünkü kıskançlar. Biz birbirimizi sevmediğimiz, başarımızın en iyi arkadaşımızı üzdüğü, amasız konuşmayı öğrenmediğimiz müddetçe hiçbir şey olamayız.
Aç kaldım, kiramı altı ay ödeyemedim. Fakat bunların hiç birini aileme yansıtmadım.
Pişman değildim. Fakat kendime "bir daha aynı şeyi yapar mıyım?" dediğim oldu. Ardından ufak resimler yapıp sattım. Amerika'da isim yapmak çok ulaşılmaz görünüyordu. Çünkü yardım edecek bir çevrem yoktu.
Uzun bir zaman sonra bir resmimi Guggenheim müzesi müdürü Thomas Messer koleksiyonuna aldı. Bu gelişmeden sonra daha çok ümitlendim. Fakat o kadar ekonomik kriz içindeydim ki artık dayanamıyordum. Resim malzemesi alamaz hale geldim. Müzeye gittim "ben artık resmi bırakıyorum ve Türkiye'ye dönüyorum" dedim. Müze müdürü bana şöyle bir baktı ve "git" dedi. Ben de gitme diyecek sandım. Tam çıkarken arkamdan seslendi. "Gidersen dünyadaki en aptal insan olursun. Çünkü bir gün New York ressamı olacaksın"dedi. Benim çok kabiliyetli olduğumu söyledi.
Hayır.
"O benim işim değil" dedi.
Eve döndüm. Düşündüm "bu adam bir şey biliyor" dedim. Dışarı çıktım ve bütün gece dolaştım. Sonra kalmaya karar verdim. Kaldıktan sonra işlerim daha iyi gitti. Bir kaç yerden burs aldım.
Babam ziyaretime geldi. Müze müdürüyle tanıştırdım. Müdür beni övünce babam 'Yanılmışım, haklıymışsın' dedi.
49 yıl.
Evet. Hayatımda yaptığım en akıllıca şeydi. O da Turgut Özal'ın sayesinde oldu. "Bulunduğunuz ülkenin vatandaşlığına girin" demesi büyük bir şeydi. Yaşadığınız ülkenin vatandaşı olmadığınızda insanlar sizden alışveriş yapmıyorlar. Yarın kalkıp gideceğinizi düşünüp hiç resim almıyorlar. Resim almak yatırım çünkü.
Her yıl geliyordum. O yüzden Türkiye'deki politikayı çok iyi bilirim. Bütün politikacıları tanırım. Bütün oylarımı Türkiye'de kullandım.
Ben de en az on otoportre yapmışımdır. Beğenmediğim için hepsini yırttım. Çünkü ben portre ressamı değilim. Hayatımdaki edindiğim prensiplerden biri iki sandalyeye birden oturamayacağımı bilmemdir. Ben de o yüzden bıraktım.
Benim en mesut anımdır. Bambaşka bir dünyanın içine giriyorum.
Çok iyi.
Hayır. Bunlar insanların kafasındaki ressama uygun görülen imaj kalıpları. Ressam dediğin adam içmeli, fakir ve bohem olmalı gibi insanların kafasında belli kalıplar var. Tarihimizde Van Gogh ve Modigliani gibi ressamlar böyle olmuşlardır. Fakat bunlar otuz yaşında öldüler. Eğer seksen yaşına kadar yaşamış olsalardı çok zengin olmuşlardı.
Çok çalışarak. Başka bir formülü yok.
Muazzam bir hayat yaşadım. Allah'a her dakika şükür ettim. Hayat çok güzel.
Evet, 40 yıldır evliyim.
Kendisi Alman. Bir dönem banka genel müdürlüğü yaptı. Şimdi benim menejerliğimi yapıyor. Resime aşık. Bütün kitaplarımı o çıkarıyor.
Yok.
Çocuğum olsaydı ben Doğançay olamazdım. Çünkü iki gün ekmek almadığım zamanlar oldu. Üç gün yayan yürüdüm. Ama çocuğun olduğunda onun ihtiyaçlarını karşılamak mecburiyetindesin. Fedakarlık edip memur olmam gerekecekti. Hayatta fedakarlık yapmadığınız müddetçe hiç bir şey olamazsınız.
Bir ülkenin duvarına bakarak size o toplumun, politik, ekonomik, sosyal, durumunu söylerim. Nişantaşı ya da Bağdat Caddesi'ndeki duvarlara bakın tertemizdir. Ama Dolapdere'ye geldiğinizde hayatın duvarlara nasıl yansıdığını görürsünüz. Türkiye rengarenk duvarlarıyla zengin bir ülkeydi. 70'li yıllarda Beyazıt'tan köprüye kadar duvarlarda bir nokta boş yer bulamazdınız. Bir çok partinin afişleri ve yazıları vardı.
Hiç değişmiyor. Meksika, Amerika, Fransa gibi ülkelerde de ekonomisi alt seviyelerde olan mahalle ve sokaklarda duvarlar çok zengindir. Mesela; Ali, Ayşe'yi seviyor. Bunu Ayşe'ye söyleyemediği için bir mahalle duvarına yazıyor.
Hayır. İşin ilginç yani kırk yıldan beri binlerce duvar fotoğrafı çektim.
Sadece birini yazı yazarken yakaladım. Fakat onlar da bana arkadan poz verdiler. Çünkü bazı ülkelerde duvara yazı yazmak yasak. Diktatörlükle yönetilen yerlerin duvarları bomboştur. Askeri diktatörlük olduğu zamanlarda Brazilya'ya gitiğimde beni boş duvarlar karşılamıştı.
Brüksel'de çok güzel duvarlar vardı. Dört yıl önce Brüksel'e gittiğimde o ihtişamı göremedim. Bütün duvarlar beyazdı. Anlam veremedim. Sonra profesör bir arkadaşıma sordum. Arkadaşım beni üniversite binasının en tepesine çıkardı. Aşağıda binlerce araba duruyordu. Bana "bak her öğrencinin bir arabası var. Kimse yürümüyor artık. Herkes arabasına binip evine gidiyor. İletişim kurmak istiyorsa bunu internet ile sağlıyor" demişti. Benim zamanımda gidilecek bir tek yer vardı o da kahveydi. Öğrenci de oraya giderdi çalışanı da. Bütün memleket meseleleri o masalarda konuşulurdu. Kahveden çıkıp duvara yazı yazardık.






