Mustafa Kutlu bundan yedi yıl önce “Kanaat Ekonomisi”ni yazarken meseleyi bankacılık sistemiyle, faiz oranıyla ya da yeni bir finans kanunuyla sınırlamıyordu.
Daha derine iniyordu. İnsanın daha fazlasına sahip olma arzusuna. Daha çok yatırım, daha çok üretim, daha çok tüketim, daha çok kâr ve daha çok büyüme üzerine kurulan bir hayatın sonunda insanı nereye götüreceğini soruyordu.
Buna karşı önerdiği “kanaat ekonomisi” ise daha büyük bir fikrin, kendi ifadesiyle “Ahlâk Nizamı”nın parçasıydı. Bugünkü fon tartışmasına buradan bakınca mesele daha anlaşılır hale geliyor.
MESELE KATILIM FİNANS MESELESİ Mİ?
Bi kere mesele tam olarak ahlak meselesi. Çünkü finans kurumunun başına “katılım” yazınca insan değişmiyor.
Faizi sistemden çıkarabilirsiniz; hırsı çıkaramazsınız.
Yeni kanun yazabilirsiniz; tamahı kanun maddesiyle silemezsiniz.
Yeni denetim kurumu kurabilirsiniz; denetleyenin vicdanını yönetmeliğe bağlayamazsınız.
Bugünün finans elitlerinin yerine yarın katılım finans elitlerinin oluşmayacağını kim garanti edebilir?
Bir şey söyleyeyim mi, kimse garanti edemez. Ne diyordu Sezen
“Hiçbirimiz masum değiliz.”
Bugün yaşanan fon krizini birkaç şirketin likidite sorununa indirgersek, arkasındaki derin toplumsal meseleyi yine kaçırırız. Soruyorum;
Paranın değerinin hızla değiştiği, çalışanın yarını hesaplayamadığı, insanların çalışarak birikim yapmanın ve servet edinmenin giderek zorlaştığını düşündüğü bir ekonomide “bir yerden vurup çıkma” arzusu güçlenmesin de ne yapsın.
MESELE SİYASETTİR DE
Çünkü aynı daha fazlasına sahip olma arzusu ekonomide nasıl bir elit üretiyorsa, uzun iktidar dönemleri de siyasette kendi elitlerini üretme riski taşıyor. AK Parti açısından bugün tartışılması gereken meselelerden biri de budur.
Bir zamanlar kendi mahallesinin çocuklarına kapalı olan kapıları açmak için yola çıkan bir siyasi hareket, zaman içinde kendi kapalı mahallesini oluşturursa ne olur?
Davaya gönül veren, gecesini gündüzüne katan AK Partili bir tarafta; iktidara yakınlığı bir nüfuz ve zenginleşme aracına dönüştüren parasına para katan AKP’liler bi tarafta.
Kendi mahallende kanaati anlatıp başka mahallelerde ihtişam arıyorsan bunun ahlaki sonucu da vardır siyasi sonucu da.
Sabit gelirliye sabır tavsiye ederken toplumun belirli kesimleri varlık fiyatlarından servet büyütüyorsa bunun iktisadi sonucu da vardır. Milli takım maçında bile sıradan vatandaş tribüne ulaşamazken en görünür koltuklarda sürekli ayrıcalıklı çevrelerin bulunduğu düşüncesi oluşuyorsa bunun da görünmeyen bir sonucu vardır. Bunların her biri ayrı ayrı küçük meseleler gibi görülse de sayıları arttıkça, hepsi aynı kapıya çıkıyor.
BU ÜLKENİN İMKÂNLARINA KİM ULAŞABİLİYOR?
Kutlu’nun kanaat ekonomisini bugün yeniden okumayı değerli kılan tam da budur. Çünkü kanaat fakirlerin zenginlere anlatabileceği bir sabır öğretisi değildir. Kanaat, öncelikle gücü olanın kendisine sınır koyabilmesidir. İmkânı olduğu halde her şeyi istememektir. Makamı olduğu halde her kapıyı kendisine açtırmamaktır. Parası olduğu halde bütün sofrayı kendisine ayırmamaktır. Siyasi gücü olduğu halde devleti kendi çevresinin imkân alanına dönüştürmemektir.
Asıl kanaat budur.
Bu nedenle fon krizinden sonra meseleyi yalnızca yeni bir Katılım Finans Kanunu’na bağlamak bana eksik geliyor. Kanun, denetim, SPK, BDDK, bağımsız denetim bunların hepsi gereklidir. Ama bunların hepsinden önce ve bunların hepsinin üzerinde ahlak ve hesap verebilirlik gereklidir.
Çünkü ahlakı olmayan kapitalizmin ürettiği elitle, ahlakı olmayan katılım finans sisteminin üreteceği elit arasında sıradan vatandaş açısından ne fark olacaktır?
Tabela, kabine, parti yönetimi, kurullar değişse de zihniyet değişmezse aynı noktaya dönmeyeceğimizin bir garantisi var mı?
Gerçek yenilenme, iktidarın kendi çevresine de sınır koyabilmesidir. Kendi insanına hesap sorabilmesidir. Kendi mahallesindeki yanlışla başka mahalledeki yanlışa aynı mesafeden bakabilmesidir. Kendisine yakın olanın hatasını örtmek yerine önce onun hesabını sorabilmesidir.
Ve en önemlisi,
siyasetin zenginleşme kapısı olmadığına toplumu yeniden inandırabilmesidir.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan tartışma biraz da budur.
KANAAT NOTUMUZ DÜŞÜK
Kutlu’nun kanaat fikrini bugüne taşıyacaksak belki de önce buradan başlamalıyız.
Kanaati yoksula değil, zengine anlatmalıyız. Fedakârlığı çalışana değil, ayrıcalık sahibine hatırlatmalıyız.
Sabır isteyen önce kendi imkânından vazgeçebilmeli. Tasarruf isteyen önce kamudaki ve kendi çevresindeki israfla hesaplaşmalı. Ahlak isteyen önce kendi mahallesindeki ahlaksızlığa ses çıkarabilmeli.
Parçalı muhalefetin kendi hırsları, iç çekişmeleri ve kavgaları içinde debelendiği bir dönemde AK Parti’nin ihtiyacı kendi içinde ciddi bir arınma ve yenilenmedir. Davasına baş koymuş AK Partili ile iktidarın sağladığı imkânları bir statü ve nüfuz alanı olarak gören AKP’li arasındaki çizgi yeniden çekilmelidir.
Bu arınma yalnızca birkaç ismin değiştirilmesiyle de sınırlı kalmamalı. Kibrine ve hırsına yenilmiş; vatandaşa yukarıdan bakan, bürokrasiyi makam, milletvekilliğini ayrıcalık, belediye başkanlığını güç alanı olarak gören anlayışlarla yollar ayrılmalıdır. AK Parti’nin Erdoğan’a güç veren bir siyasi hareket olmak yerine Erdoğan’ın sırtında taşıdığı bir yapıya dönüştüğü yönündeki eleştiriler de tam bu nedenle ciddiye alınmalıdır.
O yüzden mesele insanın kendisine sınır koyabilmesi meselesi.
Belki de Mustafa Kutlu’nun “kanaat” dediği şey tam olarak budur.
Bizde her gün bir şey, bir gün her şey değişir.

