Turgut Özal, hayata gözlerini yumduğu andan itibaren hakkında pek çok iddia ortaya atıldı. Bunlardan en önemlisi meyve suyuna katılan arsenikten dolayı zehirlendiği yönündeki iddiaydı. Fakat 19 yıldır ölümünün ardındaki sır perdesi bir türlü aralanamadı. Türkiye onu sadece yaşarken değil, öldükten sonra da özel yaşamını, siyasetini konuştu. Hakkında pek çok kitap yazıldı. Kimi eleştiri, kimi hakkını teslim niteliğindeydi. İçlerinden sadece biri hiç konuşmadı; Özal'ın ilk Özel Kalem Müdürü Hüseyin Aksoy. Özal'ın isteği üzerine yıllardır suskunluğunu koruyan Aksoy, onun hayatını ailesi, siyaseti ve kendisi olarak üç başlık altında değerlendirdi.
O kadar çok kişi konuştu ki... Yıllar önce gazeteci Yavuz Donat bana gelip 'Gel seninle bir kitap hazırlayalım' dedi. Fakat ben istemedim. Hakkında bir sürü kitap çıktı, uzaktan izledim ve güldüm. Yazılan dünya kadar asılsız şey var.
1974 yılında ben Koç Grubu'nda çalışıyordum. O da Dünya Bankası'ndan gelip Sabancı'ya koordinatör oldu. O zamana kadar sık sık görüşüyorduk. Parti kurulmadan önce iş referansı için yanına gitmiştim. Bana 'Senden her daim yanımda olmanı ve ketum davranmanı istiyorum' dedi. Ben de 'Emrin olur' dedim. Yıllar boyu hiç bu sözünden ayrılmadım.
1983- 1991 yılına kadar birlikte çalıştık. 1991'de ben Eskişehir'den tercihle milletvekili olarak seçildim.
Bizim hanım Semra Özal'ın kucağında doğurdu. Eşimi istemeye giden Turgut Bey'di. Nişanımızı o kıydı. Yakındık fakat akrabalığımız yoktu.
Her şey benim kontrolümden geçiyordu. Kullandığı ilaçlar, giyimi kuşamı... Her şeyden benim haberim olurdu. Semra Hanım olmadığı zamanlar ona en yakın kişi bendim. Hem yardımcı, hem koruma, hem de gözetmendim. Benim ağzımdan çıkan her söz, Özal'ın ağzından çıkmış kabul ediliyordu.
Yanımda her daim faks cihazı, mobil telefon, çanta ile dolaşırdım. Oltan Sungurlu bir gün bana geldi dedi ki; 'Köşkte Turgut Bey'le oturuyorduk, seni çağırdı, geldin, 'Hüseyin şu şeyi getirir misin?' dedi sen de 'Baş üstüne' dedin ve gittin. Sonra elinde bir evrakla geldin, önüne koydun. O şeyin o şey olduğunu nereden biliyordun?'. Ben bürokrasiden gelmiyorum. 'O şey' olduğunu öğrenmek için iki sene sırtımdan ter kurumadı.
Okumadım. Çünkü çoğu doğru söylemiyor. Mesela bir gün bir arkadaşın yazıhanesine gittim. Bana 'Bu arkadaş Özal'ın danışmanı' dedi. Ben hayatımda görmediğim adam Özal'ın danışmanı çıkıyor. Böyleleri çoktu.
Paylaşırdı. Bazen de 'Sen bu işe karışma' derdi.
'Halka hizmet hakka hizmet' diyerek başladı. Bugünün siyaseti Özal'dan izler taşır. Ben Başbakanlıktayken çok yoğun çalışıyordum. Medya sürekli üzerine gidiyordu. Artık iyice bunalmıştık. 'Şuradan bir kurtulsak da gitsek' diyordu. Turgut Bey öldüğü zaman ekonomik varlığı, Başbakanlıktan öncesine göre, daha kötü durumdaydı. Parayla pulla hiçbir zaman işi olmadı. Namazında niyazında biriydi. Turgut Bey, 'Bildiklerimi ve birikimlerimi bu ülke için harcamazsam öbür dünyada hesap veremem' diyordu.
Sadece şunu söyleyeyim; bazen Aydın Doğan, Erol Simavi Başbakanlık konutuna gelirlerdi. Onlar konuttan gülerek çıkardı, fakat Özal'ın yüzü asık olurdu.
Aslında hakkında bilinmeyen bir şey yok. Fakat bildikleri halde kasten görmemezlikten geliyorlardı. Mesela; 'Ben zengini severim' cümlesini çarpıttılar. Özal herkesin zengin olmasını istiyordu. İktidara gelinceye kadar Toplu Konut İdaresi'nde SSK kanalından vatandaşa verilen konut kredisi 35 bin idi. Ölmeden önce ise 600 bine yükseldi. 'Benim memurum işini bilir' sözü de çarpıtıldı. Kendisi zaten bürokrasiden geliyordu. Babası ve annesi devlet memuruydu. Memur psikolojisini ve durumunu iyi biliyordu.
Seksenlerden sonra milletvekili arkadaşlarımızın çoğu palazlandı. Öyle olunca kayırmalar başladı. O dönemde grupta söylenen bir sözdü. 'Arkadaşlar siz devletin memuru ile uğraşmayın, devlet memuru işini bilir'. Bu söz çarpıtıldı; 'Memur hırsızdır' dediler. Elbette rüşvet alanlar olmuştur. Ancak bu her dönemde vardı.
Çocuklarımın 15 yıl boyunca babaları vardı ama yoktu. Oğlum, babasını o kadar görmüyordu ki bir gün kapıyı açar açmaz, 'Aa... Hüseyin babam gelmiş' dedi. Bir gün, Turgut Bey'den akşam erken çıkmak için üç defa izin istedim. Eşimin doğum günüydü, birlikte yemeğe çıkacaktık. Geciktiğimiz için rezervasyonumuz iptal oldu. Hanım sinirlenince eve geldik. Arkadaşlarımız bize oturmaya gelirlerdi. Gece geç saatlerde eve geldiğim için misafirlerimiz gönül koyarlardı.
Sanıyorum evet. Grup toplantısında milletvekillerine karşı 'Hüseyin benim sırdaşımdır' dedi. Mahcup oldum. Bu laf benim üzerimde çok kötü bir etki yaptı. Şöyle ki ben bu partinin kuruluşundan itibaren varım. Hiçbir menfaat gözetmeksizin özverili bir biçimde çalıştım. Bana bir şey olsa kim koruyacak?
Zaten Turgut Bey ile birlikte olduğum için korumaların arasındaydım. İki tane tabancam vardı. Ne kadar korunsanız da yeterli olmuyor.
'Çek listem' vardı. Namazlığı, pijaması, terliği, ilaçları vb. Bunları seyahat çantasında mutlaka olurdu. Genelde bavullar ya karışırdı, ya da kaybolurdu.
Ben buna katılmıyorum. Özal'ı sevmeyenler menfaati bozulanlardır. Başka herkes onu severdi. Cenazesini gördünüz. Kabri hala ana baba günüdür.
Özellikle son zamanlarda o yoğun temposundan bunalmıştım artık. Kendim için bir şeyler yapmak istiyordum. Milletvekili olmak için kendisinden izin istedim. Kabul etti. 1991'de Eskişehir'den aday oldum. Tabi burada onun kalem müdürü olmamın çok etkilerini gördüm.
Elbette, ancak o kadar etkili olmadılar. Çünkü aile olarak en özel anlarında bile yanındaydım. Bazen spor yapardı. Kapısını usulca açar gözetlerdim. Eğer ses çıkarırsam korkardı. Gözlediğimden çoğu zaman haberi olmazdı.
Galiba memnundu. Çünkü beni kıskanan çoktu. Ayağımı kaydırmaya çalışıyorlardı. Ama o hiçbir zaman bunlara inanmadı. Bana kötülük etmek isteyen kimse kötülük gördü.
Ölmeden önce rüyamda öldüğünü gördüm. Kan ter içinde uyandım. Köşke telefon açtım, rüyamı anlattım. 'Uzun yaşayacaklardır' gibi yorum yapıldı. Sonra yine bir rüyamda öldükten sonra da dirildiğini gördüm. Mezardan takım elbiseyle çıkıp üstünü temizliyordu. Geçen gün bir rüya daha gördüm. Seyahatteyiz. 'İyi ki geldiniz' diyor. Uyandıktan sonra 'Yine beni mi çağırıyor' dedim kendi kendime.
Milletvekiliydim. Turgut Bey, Türkiye Cumhuriyetleri gezisinden yeni dönmüştü. Ben havaalanına gidip karşıladım. Köşke gittik. 'Ya Hüseyin seni çok özledim' dedi ve bana sarıldı.
Teşkilatlanmak için Eskişehir'e gitmiştim. Cumartesi günü beni aradılar. 'Turgut Bey rahatsız, gelsen iyi olur' dediler. Hemen Ankara'ya gittim. Milletvekili lojmanlarında kalıyoruz: Baktım ki bayrak yarıya inmiş. O zaman ben polislere kızdım: 'Bayrağı bile doğru düzgün asamamışlar' dedim. Aklıma ölme ihtimali gelmiyor. Hacettepe'ye gittik, öldüğünü anladık. Sonra cenazesini gördüm.
Odasında, üzerini beyaz bir örtü örtmüşlerdi. Yalnızdı. Yüzünü açtım, öptüm, tıraşını olmuş, kokusunu sürmüş, mis gibiydi. GATA'da yıkanırken ben de vardım. Kalp krizinden ölenlerde sırtında siyahlık olurmuş. Turgut Bey'inkinde kesinlikle böyle bir leke yoktu.
Tarif edemem. Sabah kalkar kalmaz yanında olurdum ta ki uyuyana kadar. Ondan bir şey öğrenmeyi bırakın, ben aklından geçeni okuyordum. Onun ne söylemek istediğini ne yapmak istediğini hissederdim.
Olabilir, varsa bile ben bilmiyorum. Benimle bu tarz konuları konuşmazdı.
Semra Hanım, Turgut Bey'in en büyük destekçisiydi ve birbirlerini de seviyorlardı. Bir Rusya seyahatimizde Semra Hanım yoktu. Otele adımımızı attık, daha bavulları bırakmadan, 'Ara Semra Hanımı' dedi. O dönemde de telefon açmak öyle kolay değil. Özel hat çektirmek gerekiyordu. Aradım, haber verdim, içi rahat etti. Semra Hanım, Papatyalar adında Türk Kadınını Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı kurdu. Orada zengin iş hanımları ile beraber para toplayarak sağlık karavanı yaptırdı. Diyarbakır'da dispanser yapıldı. Ancak bunlar hiçbir zaman medya önünde olmadı. Hasbahçe'deki yaptıkları konuşulurdu.
Özal'ın şahsına bir şey söyleyemeyenler bu defa yumuşak karın olarak Semra Hanım ve çocuklarını buldu. Onların da kabahatleri vardı elbette. Daha dikkatli davranmaları gerekirdi. Bana da çoğu zaman, 'Hüseyin gel bizde misafir ol, seninle gazinoya gidelim' diyenler oluyordu. Benim zaten yanından ayrılmam mümkün değildi. Fakat yine de gitmezdim. Benden dolayı Özal'a laf gelmemesi için çok uğraştım. Yine de onları suçlayamıyorum.
Denge unsuruydum. Turgut Bey, Semra Hanım, çocukları ve bakanların arasında kaldım. Tampon vazifesi görüyordum. Arada ezildim. O zamana kadar alışılmış bir şey değildi. Başbakanların hanımları genelde arka plandaydılar. Fakat Semra Hanım öyle değildi. Her zaman aktif biri oldu.
Etrafındaki yağcılar; 'Semra Hanım, Başbakanlıkta otursun' diyorlardı. Ben buna tamamen karşıydım. Bundan Semra Hanım'ın haberi vardı. Hatta bundan dolayı Semra Hanım bana sitem ediyordu. Bana, 'Sen hep Turgut Bey'in tarafını tutuyorsun' diyordu. Ben de, 'Semra Hanım ve Turgut Bey bütündür bunları ayıramazsınız' diyordum.
Semra Hanım iltifattan hoşlanan birisiydi. Kendisine hâlâ gidip gelirim. Hatta milletvekili olduğum dönemde bana kızdı ve Milliyet Gazetesi'ne, 'Hüseyin kapımızdan geçemez' diye demeç verdi. Ben de Semra Hanım'a mektup yazdım: 'Siz bana basın yoluyla böyle bir şey söyleyemezsiniz. Beni yanınıza çağırın istediğinizi söyleyin ama böyle yapmayın. Elinizi öpeceğim' dedim.
Çevresinde bazı insanlar oluyordu, 'Ben bunu sevmiyorum' diyordum. Benim hiçbir zaman yağcılığım olmadı.
'İnsan dostunu seçebilir, fakat ailesini seçme hakkı yoktur' derdi. Turgut Bey'in, birinin elini tuttuğunda ikna edemeyeceği insan yoktu. Ben onların bir gün küs olduğunu görmedim.
Hayır. Ankara'ya gelirlerdi, beş on dakika Turgut Bey'in yanında dururlardı. Turgut Bey çocuklarını çok severdi. Onların ilgisini isterdi. Fakat onlar o kadar yakın değildiler. Başbakanın çocuğu olmaları dolayısıyla çevrelerindekiler onları pohpohlardı.
Kardeşi Yusuf Özal ile oğlu Ahmet Özal 1987'de Amerika'dan geldi. Korkut Bey ile Semra Hanım'ın arası iyi değildi. Ahmet, benden Babası ile amcasını görüştürmemi isterdi. Ankara'da nadir de olsa görüşürlerdi.
Hayır. Fakat ben bütün aile meselelerini bilirdim. Konuttayken ben üst katta, o alt katta olurdu. Sandalyesinden kalktığını hisseder, koşa koşa merdivenlerden iner, kapıyı birlikte açardık. Bütünleşmiştik adeta. Nabi Şensoy, Dış İşleri Danışmanı'ydı. Bir gün konuşma metni getirdi. 'Ver bakayım' dedim. Baktım, 'Şuradan şuraya kadar çıkart' dedim. 'Yok, ben Turgut Bey'e vereceğim' dedi. Yanına girdi, birkaç dakika sonra çıktı. Şaşkın bir ifadeyle, 'Senin çıkart dediğin yeri işaret etti, nereden bildin' dedi.
Hangimiz kendi hayatımızı yaşayabildik ki... Benim durumumda veya onun durumunda kim olsa hayatını yaşayamazdı.
Hizmetten kimse memnun olmuyordu. Ne yaparsa yapsın iyi tarafı görmezlikten geliyordu. Bu onu çok üzüyordu.
Çok muzip bir insandı. Beni kızdırmak onun çok hoşuna giderdi. Gazetecileri de atlatmayı çok severdi. Başbakanlığından önceki yıllarda Red Kit okurdu. Hızlı araba kullanmayı severdi. Hiçbir araç ona yetişemezdi. Çocukları, gençleri ve yaşlıları severdi.
Bazı zamanlar Harbiye Ordu Evi'nden kaçar, Kalamış ve limanda oturur, şarkılar türküler söyledik. Geceleri polislerden evvel kaçardık. Bir gün Tunalı Hilmi'de bir kafeye girdik ve orada gençlerle saatlerce sohbet ettik, birlikte yüzmeye giderdik. Yabancısı, yerlisi herkesle çay kahve içerdik.
1993'te rahatsızlığım nedeniyle Amerika'ya gittim, bir yıl sonra döndüm. Havaalanında Uğur Mumcu'nun öldürüldüğünü duydum. Sonra Eşref Bitlis Paşa'nın uçağı düştü. O dönem buzlanmadan dolayı dediler, inanmadım. Adnan Kahveci ters bir yola girdi trafik kazasından öldü. Bingöl'de 33 silahsız asker öldürüldü. Erzincan Başbağlar Katliamı oldu, Madımak Oteli yakıldı. Binlerce faili meçhul cinayet oldu. Bunların hiçbiri tesadüf olamaz.
Bildiğim kadarıyla hayır.
Beni Ergenekon hikâyesine sokmayın. Ancak şunu söyleyebilirim: Menfaatlerin bozulması, işin başı oldu. Bir kararname götüreceğimiz zaman Turgut Bey daha önce Kenan Evren'e telefon açardı. 'Sayın Cumhurbaşkanı, biz kararname hazırlıyoruz. Sizin bu konuda bir düşünceniz varsa dikkate alalım' derdi. Evren, genelde itiraz etmezdi. Daha güvenoyu almadan 17 tane kanun hükmündeki kararname çıktı. Bunlar Türkiye'nin kaderini değiştirecek kararnamelerdi. Bu, Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanlığı döneminde Yıldırım Akbulut ve Mesut Yılmaz tarafından uygulanmadı.
Bu durumu kimseyle paylaşmadı. TRT'den aldığı 9 kaseti ayrı ayrı inceledi. Günlerce kimseye haber vermeden kendi başına üzerinde çalıştı.
Hayır. Salonda gösterdiği o güçlü tavrı her zaman korudu. Ben Kartal Demirağ'ı o olaydan sonra görmedim.
Süleyman Bey'in en başarılı evresi 1965-1969 dönemleridir. O dönemde Turgut Bey'le çalıştıkları dönemdir. Ondan sonraki dönemleri kötüdür. Süleyman Bey cesur biri değildi. Bunu Turgut Bey defalarca söyledi. Beş tane muhalefet lideri için, 'Beşi bir araya gelseler bir Anavatan etmez' diyordu.
Turgut Bey asla böyle bir söz söylemez. O zaman Yıldırım Akbulut, medya tarafından çok karikatürize ediliyordu. Bir gün bana, 'Sence hangisi?' diye sordu. 'Bence Mesut Bey' dedim. O zaman bana kızdı, 'Sen de mi Hüseyin' dedi. Evet, Turgut Özal, Mesut Bey'e karşı kızgın ve kırgındı. Mesut Bey iki yerde Turgut Bey'i dinlemedi. Biri, Amerikan Kongresinde Ermeni tasarısı geçecekti ona gitmesini söyledi. Mesut Bey gitmedi. İkincisi, Bulgaristan'dan göçmenler Türkiye'de bir araya gelirken Mesut Bey kapıları kapattı.
Bir defa değişmeyen tek şey çalışkanlığı idi. Hem Başbakanlığı hem de Cumhurbaşkanlığı çok yoğun geçti. Özal'ın dönemi hiç kolay bir dönem değildi. Gazetecilerin ve muhalefet liderlerinin baskısı altında siyaset yapmaya çalıştı. Çok az uyurdu, haftasonları, bayramlarda sürekli çalışıyordu. Hatta gecenin bir saatinde ben, Semra Hanım ve Turgut Bey oturuyoruz. Turgut Bey bir taraftan televizyon izliyor diğer taraftan da telefonlara bakıyor. Bir taraftan da beni dinliyor. Semra Hanım dayanamadı, 'Turgut Bey'den bir dakika bana randevu alır mısınız' dedi. O kadar yakın olmasına rağmen o bile bunu söylüyordu. Cumhurbaşkanlığı'na geçtikten sonra da, çalışmalarına devam etmek için elinden geleni yaptı. 'Türkiye'nin kaybedecek zamanı yok' diyordu. Bu anlamda ikisi de zordu.
Ağzı olan konuşuyor! Özal'la Öcalan asla görüşmedi.
Ölümünden bu yana Turgut Bey'in ölümü şaibelidir. Bu, şaibeyi ortadan kaldıracak bir gelişme. Karanlıkta kalmış pek çok şeyi aydınlatacağını düşünüyorum.
Bu saatten sonra benim ne dediğimin bir önemi yok.
Çünkü artık otopside ortaya çıkacak. Sadece şunu söyleyeyim; kalp krizinden ölmediğini biliyorum.
Yok.






