Tarihten günümüze mahyacılık

00:0014/08/2010, Cumartesi
G: 13/08/2010, Cuma
Yeni Şafak
Tarihten günümüze mahyacılık
Tarihten günümüze mahyacılık

Kimi zaman tezgahlardaki hurmalar, kimi zaman fırınlar önündeki pide kuyrukları, kimi zamansa bir pastane vitrinindeki güllaç tepsisi... Şüphesiz bunlardan bir tanesi de Ramazan aylarında selatin camileri süsleyen mahyalar

Mahyacılık sanatı ilk İstanbul'da ortaya çıktı ve ilk mahyalar minareler arasına gerilen iplere kandillerin dizilmesiyle kuruluyordu. İslam dünyasının genelinde mübarek kabul edilen gecelerde kandil yakma geleneği yaygınken mahyacılık sanatının İstanbul'da ortaya çıkmış olmasının sebebi ise padişahların yaptırdığı 2, 4 ve 6 minareli selatin camilerin bu şehirde bulunmsı. İlk mahyanın kuruluşuna dair kaynaklarda yer alan en yaygın rivayet ise şu şekildedir; Sultan I. Ahmed döneminin meşhur hattatlarından Fatih Camii müezzini Hafız Kefevi son derece zarif işlediği bir levhayı padişaha sunar. Levhayı çok beğenen Sultan I. Ahmed Kefevi'den levhayı ışıklandırarak kendi yaptırdığı Sultanahmet Camii'nin minareleri arasına asmasını ister. Kandillerle ışıklandırılan levhanın Sultanahmet Camii'nin minareleri arasına asılmasıyla da ilk mahya kurulmuş olur.


ZORLU BİR SANAT

Kaynaklarda bu olayın geçtiği tarihe dair bilgi yok. Ancak kaynaklarda 1616 ve 1617 tarihlerine ulaşılıyor. Sultanahmet Camii'nin inşası 1616 tarihinde bitirildi. Sultan I. Ahmed'in vefat tarihi ise 22 Kasım 1617. Caminin açılış tarihi olarak kabul edilen 2 Haziran 1616 Cuma günü de o yılın Ramazan ayının hemen öncesine denk geliyor. 1. Ahmed'in vefat tarihi de 1617 yılının Ramazan ayı sonrasına tekabül ediyor. Dolayısıyla rivayet dikkate alınırsa ilk mahya ya 1616 ya da 1617 yılının Ramazan ayında kuruldu. İlk mahyanın kuruluşuna dair başka bir rivayet de devrin padişahı III. Ahmed'in sadrazamı Damat İbrahim Paşa'nın yayınladığı bir emirnameye dayanır. Lale devrine ait olan bu emirname mahyalarla ilgili en eski belge niteliği taşır ancak onun bizi ilk mahyanın kuruluşuna götürdüğü söylenemez.


KELİMEMENİN KÖKENİ

Mahya kelimesinin etimolojik kökenine dair net bir bilgi olmasa da Ahmed Rasim ve Şemseddin Sami'nin bu konudaki görüşleri var. Ahmed Rasim 'mahya' sözcüğünün Farsça 'mahiye' kelimesinden türemiş olabileceğini söyler. Mahiye ise Farsçada 'aya özgü', 'ay gibi' anlamlarına gelir. Yine mah kelimesinin Farsçada ay anlamına geldiği ve Osmanlı edebiyatında aydınlığı, güzelliği, yüz aydınlığı ve güzelliğini temsil eden bir mazmun olarak çokça kullanıldığı biliniyor. Şemseddin Sami ise Kamus-ı Türki adıyla bilinen sözlüğünde kelimenin mah ismine Arapçaya nispet ekinin getirilmesiyle oluşturulmuş galat bir tabir olduğunu söylüyor. Gramatik açıklamalar içerisinde boğulmadan kısaca söyleyecek olursak 1 Şemseddin Sami'nin tarifi de bizi Ahmed Rasim'in varsayımına götürüyor. Yani Şemseddin Sami'nin verdiği tarif de kelimenin kuruluşunda 'aya özgü' anlamının yer aldığını söylüyor. İamanla İstanbul'daki selatin camilere yayılan mahya kurma geleneği halk tarafından da büyük ilgiyle karşılandı. Öyle ki artık her semtin halkı kendi camilerinde de mahya kurulması için padişaha arz-ı halde bulunmaya başladı. Tüm selatin camilere mahya kurulması için ferman çıkarıldığında Eyüp Camii'nin minareleri henüz mahya kurulacak kadar yüksek değildi. Mahya kurulması için camiye daha sonra iki şerefeli yüksek minareler inşa edildi. Üsküdar'daki Mihrimah Camii de ilk zamanlar tek minareli olduğu için buraya mahya kurulamıyordu. Üsküdar halkının semtlerinde mahya olmamasından şikayet etmeleri üzerine Mihrimah Camii'ne bir minare daha eklendi.


TEKNİKLER DEĞİŞTİ

Mahyacılık sanatı günümüzde teknikleri ve uygulamaları farklılaşsa da devam ediyor. Teknikleri farklılaşmıştır çünkü artık yağlarla yakılan kandiller yerine elektrik lambaları kullanılıyor. Uygulamalar farklılaştı. Eskiden mahyalarda sadece sözlü ibareler yazıya dökülmez aynı zamanda hünkar kayığı, savaş topu, Kızkulesi ve köprü gibi şekiller de ipler arasında yakılan kandillerle resmedilirdi. O dönemlerde halkın sabırsızlıkla beklediği bir mahya şöleni de minarelere kaftan giydirilmesiydi. Minarelere kaftan giydirme uygulamasında ise ipler arasına gerilen kandiller iki minare arasına asılmaz, minarelerin alemlerinden aşağıya dikey olarak sarkıtılırdı. Şerefelerden yanlara doğru açılan iplerdeki kandillerden minarelerin renkli kaftanları gökyüzünü ve şehri aydınlatır, büyük küçük herkesi başka alemlere taşıyan mahya seyirleri saatler sürerdi. Dünden bugüne mahyacılık sanatında bir estetik aşınmanın olduğu söylenebilir. Ancak görülen o ki mahyalar selatin camilerin kalem misali minareleri arasına dizilen inciler olarak daha uzun zaman dünün şehirlerinde olduğu gibi bugünün kentlerine tebessümü öğretecek.