31 yaşına giren Yeni Türkü, 11 yıl aradan sonra yeniden dönmeye hazırlanıyor. Bunca yıl albüm yapmamalarına rağmen hiç unutulmayan grup, 30 yıldır kuşakları ıskalamadan yakalamayı başardı. Zamanla yeni şarkılar ve türkü kadar kalıcı işler yaparak isimleri gibi bir grup oldular. Yeni Türkü yeniden “Play” tuşuna basıyor.
Selim Atakan ben ve Zerrin Atakan ile dostluğum var. Ama Selim ile benim Yeni Türkü'nün kuruluşundan on yıl öncesine giden müzikal bir geçmişimiz vardır. Lisede birlikteydik. Milliyet'in düzenlediği liselerarası yarışmalara katılmıştık. Hep bir arayış vardı. O yıllar bütün dünya gençliğinin hayata karşı muhalif tavrı, savaşa karşı bir hareket vardı. Bu sert rüzgarlar içerisinde müzikte o gençliği, muhalif hareketin, aşkın dile geldiği bir yaşam tarzını hatırlatıyordu. Bu o zamanlar bizim için çok önemliydi.
Bizim çıktığımız zamanlarda sadece TRT Televizyonu vardı. O televizyonun ve radyonun çaldığı müzik denetimden geçiyordu. Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği, Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği gibi kompartımanlara ayrılmış vaziyetteydi. Biz Yeni Türkü olarak bu bariyerleri geçemedik. Şimdilerde ud, kanun ve gitar bir araya geliyor. Ama o zaman bunlar tuhaf şeyler sayılıyordu. Yanıldıklarının en büyük ispatı da arabeskin ortaya çıkmasıdır. Çünkü yukarıdan aşağıya bir kültürü dayatamazsınız. Siz ne kadar yapsanız da o insanlar kendi hayatlarında ifadesini bulan kültürlerini devam ettirmeye çalışacaklardır. Arabeskte böyle bir ihtiyacın ürünüdür. Osmanlı'dan kopuşu çok fazla abartmışız. Türkiye Cumhuriyeti batılılaşma ilkesini abartmıştı.
Osmanlı'dan öncesinden gelen kültürün mirasçısı olarak addettik kendimizi. Ama onun bugünlere uyarlanmasına "Yeni Türkü" demiş oldu. İsmimiz öyle olmasına rağmen ama biz "Yeni" şarkılar yaptık. İlk başlarda bunu yadırgayanlar oldu. İlk on yıl bizi kimse tanımadı.
Doğru. Biz her şeyden önce müzik yapan insanlardık. Ajitasyon, propaganda, parti adına bir hareket gibi bir yönümüz olmadı. Kendi fikirlerimiz doğrultusunda o zamanlar Nazım Hikmet şiirlerini bestelemek gibi, sol yanı belli olan bir albümle çıktık. Bu tarz bir duruma Grup Yorum örneği var. Kendileri mücadele halindeler. Bizim o tarz bir kimliğimiz yok.
Biz beş albüm yaptıktan sonra insanlar bizi dinlemeye başladı. Popülarite kendiliğinden geldi. Bu albümleri yaparken ticari bir kaygı gütmedik. Çünkü hepimiz çalışıyorduk ve meslekleri olan insanlardık. Gündüz çalışıp gece müzik yapıyorduk. O zaman öyle gelmiyordu ama büyük fedakarlıktı aslında… Bundan da büyük zevk alıyorduk. Ticari kaygısı olmaması çok önemliydi. Popülerleşmenin tuzaklarına yakalanmak gibi bir sorunumuz hiç olmadı.
TRT sansürleri gevşetti, özel televizyonlar ortaya çıkmaya başladı. Dolayısıyla insanlar bizi geçmiş beş albümümüzle birlikte tanıdı.
Tabii. İlk denetimden geçen parçamız 1988 yılında oldu. Sonra insanlar bizi tanıdı. Tanınmak kötü bir şey değil. Çünkü biz zaten o döneme kadar yaptığımızı yapmıştık.
Bu kadar zaman olunca klasikleşme gibi bir durum var. Demek ki türküleşmiş bir durumdayız. Bazı şarkılarımız gerçekten türkü gibi. Mamak Türküsü, Sonbahardan Çizgiler öyle şarkılardır. Yeni albümümüzde de türkü tadında şarkılar var. Mesela, Olmasa Mektubun bir türkü gibi herkesin dilindedir.
Samimiyetten olduğunu düşünüyorum. Ticari kaygımız yok. Ayrıca çok güçlü sözlerimiz var. Şairlerin şiirleri ve Murathan Mungan ve Meral Özbek gibi yazarların bizim için yazdıkları sözler var. Bunlar hayata dair gerçek olan şeyleri iletmek için yapılmış şarkılar.
Bu söz aslında her gencin tekrar tekrar söylemek isteyeceği bir söz. Bu basit bir aşk şarkısı değil. Dünyaya bir şeyler söylemek istediğimiz çok belli.
On bir yıl içinde en çok sayıda konseri bu dönemde verdik. Ekip gençleşti, onun içindir belki... (gülüşmeler)
Stresli şeyler oldu tabi. Bir grup olarak hayatı devam ettirmek çok zor bir şey.
Yeni Türkü ailesi 17 kişi olarak görünüyor.
Arkadaşlıklardan ortaya çıkmış bir gurubuz. Şimdi bile bir araya gelip bir şeyler yapmak isteyen insanlarız. O zamanda ODTÜ'den, Hacettepe'den arkadaşlarla birlikte yapıyorduk. Tabi Ankara'nın da bunda etkisi çok büyük. Ankara'da arkadaşlıklar daha derindir. Burada dikkati dağıtacak çok şey var. Orada birbirlerimizin evlerine gideriz, sabahlara kadar sohbet ederiz. Hayat hakkında düşüncelerimizi paylaşırız. Böyle bir yakınlığın ürünüdür. Çünkü gençliğin kendine ilk soracağı şey "Ben hayatta ne yapacağım"dır.
Evet. Bu soruları, arkadaşlıklarımızla ve müzik yaparak aşmaya çalıştık. Belki şimdilerde de öyledir. Ama ticari kaygılar dostlukların önüne geçiyor. Yeni Türkü çatısının altında asla para sorunu olmamıştır. Kimsenin kimseden para beklentisi yoktur. Şimdi de öyle… Biz haysiyetimizle müzik yapalım, doğru yerlerde "Şarkılarımızı söyleyelim" diyoruz. Her yere de çıkmıyoruz. Kimliğimizi koruyarak yürüyoruz.
Beş. Grubu üç kişiyle kurmuştuk. Doksanlara kadar bir ara altı kişi olduk. Sırf Yeni Türkü için Ankara'dan İstanbul'a taşındık. Bir arkadaş çalıştığı bankadan istifa etti bu sebepten dolayı. Güzel fedakarlıklar yapıldı. Bazı arkadaşlar gelemedi orada kaldı.
Evet. Onu ben belirliyorum.
Kesinlikle. Gruptaki genç arkadaşlardan Furkan 1997 yılında 17 yaşındaymış; gizliyordu bizden. (gülüşmeler) Fatih keza o da 19 yaşındaymış. İlk udla çaldığı parça Destina'dır. Onların çok sevdiği bir grubuz ve ekibe dahil oluyorlar. Oradan gelen bir saygı ilişkisi var.
Değil bence. Zaten o internette de gözüküyor. Yeni Türkü deyince bir sürü sayfa açılırken benim adımı yazdığınızda çok daha az sayfam var. Dolayısıyla Yeni Türkü benden daha öndedir. O kıvırcık saçlara bakıp da ismimi bilmeyen "Aa Yeni Türkü" diyor. (gülüşmeler)
Ama bana ismimle hitap etmiyorlar. Ben onların için Yeni Türkü'yüm.
Ben bundan hiç de yüksünmüyorum. Gayet de memnunum. Ben öndeki adamdım ama bütün arkadaşlarımın katkılarını da saygıyla üstünde taşırım. Dolayısıyla çizginin değişmemesi ve istikrar koruma da benim görevlerimin arasındadır.
Fatih Ahızkalı: Yeni Türkü yenileniyor tabiî ki ama genelde yenilenen dinleyici oluyor. (gülüşmeler) Çok zenginiz, karşımızda hep genç kitle var. Aslında bu bizi klasik yapıyor. Üç dört yıl sonra Mozart muamelesi görürüz. (gülüşmeler)
Derya Köroğlu: Yeni Türkü yeni soundlarla gelecek ama kaldığı yerden de devam etmiyor. Daha bugüne ait şekilde…
Serdar Barçın: Yeni neslin de dinleme potansiyeli yükseldi.
Furkan Bilgi: En büyük örneği Mayıs ayında Ankara Bornova Anadolu Lisesi'nde verdiğimiz konserdİ. 14-15 yaşlarındaki erkekler ve kızlar bütün parçaları hep bir ağızdan söylüyorlardı. Bazı parçalar onlardan yaşlıydı ama hepsi biliyorlardı.
Ekranda pek görünmüyoruz. Demek arada çıkmak da gerekiyor. (gülüşmeler)
Serdar Barçın: Onlarca klibi olan sanatçıların çoğu hiç konsere çıkmıyor. Belki bir de buradan bakmak lazım.
Fatih Ahızkalı: Katagorize etmeye gerek yok aslında. Böyle olması da daha iyi değil mi zaten? Biz şarkımızı söylüyoruz alan alıyor ve dinliyor. Mesela, benim oğlum on yaşında ama Yeni Türkü dinliyor. Bizden önceki nesiller de aldı. Herkes her parçada kendine ait bir şey buluyor.
Derya Köroğlu: Evet, bir dönem slogan gibi bir şey de çıkmıştı ortaya. "Herkesin hayatında bir Yeni Türkü şarkısı vardır" diye.
Öyle bir öngörümüz yoktu. Bugün bir şey yapacağız ve bu otuz yıl yaşayacak diye düşünmedik. Başladık Yaşar Miraç şiirler yazdı. Sonra Murathan Mungan'a rastladık o bambaşka bir nefes getirdi. Keza Meral Özbek de öyle… Müzikal olarak bir on yıllık geçmişimiz zaten vardı. Yapmak istediğimizi belirledik biz onu geliştirmeye çalışıyoruz. Planın adı Yeni Türkü zaten. Ama o nereye çekilebilir? Onu da yıllar içinde gördük. "Delilikler" diye bir parça bile var. "Mamak Türküsü" de var. Yaptıklarımızda bir plandan ziyade samimiyet var.
Kesinlikle…Batı sazlarıyla Türk sazlarının bir araya getirilmesi çok gözlemlenen bir şey değildi. Klasik kemence bir tek "Dağlar dağlar" parçasında kullanılmıştı o dönem. Ud hiçbir yerde kullanılmamıştı, kanunu ilk biz kullanmıştık. Makamsal müziği güncel müziğe taşıyan Yeni Türkü'dür. Bizim getirdiğimiz yenilik budur. Bunu yalnız Yunanistan bizden daha önce yapmıştı. Şili, Güney Amerika ve Peru müzikleri de geleneksel olanın üzerine inşaa ediliyor.
İşte o kategoriye Özgün Müzik deniyor. Hiçbir kategoriye girmeyen müziğe "özgün müzik" denir. (gülüşmeler)
Fatih Ahızkalı: Aslında bu yenilikçiliği de sınırlandıran bir şey. Müziğin değerlerini içinde bulunduran adam aslında hiçbir şeye ait değildir. Sadece müziğe aittir. Ben bir eser ortaya çıkarıyorum fakat bunu insanlarla paylaşmak istediğinizde bir yapımcı "Biz bunu hangi rafa koyacağız, sanat müziği mi ya da ne?" diyor. Bu aidiyet telaşı üretim yolunu tıkıyor aslında.
Aşağı yukarı iki. Ama biz tek kuşak gibiyiz. Hepimiz Deryayız! (gülüşmeler)
Gayet iyi hissediyorum. Yeni bir harekata geçmek biraz zor oluyor ama çıktığında gerisi de geliyor.
Tabii. Geçen 11 yılın kaygısı var. Bu kadar geciktirmenin aslında bir nedeni de budur. Çünkü geçmişte o kadar güzel bir miras var ki yeni yaptığınız şey sıradan bir şey olmamalı. Birşey yapmaktan ziyade yükselmek önemli. Yeri korumak lazım.
Aslında bu tür şeyler biraz da kendiliğinden oluyor. O arada çok dizi müziği besteledik. Bir taraftan da konser verdik. Hiç boş durmadık. Biz eskiden beri hep çağımızın tanığı olmaya çalıştık. Şarkı sözlerinde de vardı. "Sakın çıkma patika yollara" gibi… Döneminin tanığı olan sözler söylüyoruz. Duruşumuz bu. Son dönemlerde Murathan Mungan daha kendi kitaplarına yoğunlaştı. Geçen sene yakınlaştık bir dönem. Cengiz Onural besteme şarkı sözü yazdı. O desteğe ve dayanışmaya ihtiyaç duyuyorsunuz. Son on yıl Türkiye'nin çok değişik bir dönemiydi.
İzlemek gibi değildi. Çünkü biz gerçekten çok sayıda konser verdik. Gençlerin içinde olunca insan çok da izliyormuş gibi gelmiyor. Mesela, ODTÜ'de 35-40 bin kişilik konser verdik. Belki de eski parçaların klasik olanları dinlenilmek isteniyor. Yeni bir parçayı konserlerde söylemek seyircinin pek hoşuna gitmiyor. Zamanla onlarla iç içe olarak Yeni Türkü'yü pekiştirdik.
Güzel tecrübe değil mi? (gülüşmeler) O bizim zenginliğimiz oluyor. Grubumuzdaki kişilerle de aynı sosyal dönemi yaşıyoruz. Ama ayrı jenerasyonun insanlarıyız. Gençlerle birlikte olduk, sesler, yüzler, sokaklar, çok kimse geçti hayatımızdan.
Türkiye çok değişik bir döneme girdi. Mesela, en basitinden ben Nazım Hikmet şiirlerinin yasak olduğu veya hiç adının geçmediği dönemin genciydim. Bugün başbakan çıkıp Nazım Hikmet'in şiirini okuyor. Ne kadar fark var! Doğrusu beklenen bir gelişme de değildi. Şok bir dönem bence. Giderek daha demokratik daha özgür bir ülkede yaşamanın özlemi herkesi sardı. Bence bunun önü kesilemeyecek.






