Ekstra bulanık bir öykü: Ulak

Beyza Akyüz
00:0016/02/2008, Cumartesi
G: 18/02/2008, Pazartesi
Yeni Şafak
Ekstra bulanık bir öykü: Ulak
Ekstra bulanık bir öykü: Ulak

Kafasının bir hayli karışık olduğu apaçık meydandaki Çağan Irmak'ın izleyicilere gönderdiği gözleri sürmeli “Ulak”, tam olarak ne yönden geldiğini bilmediği gibi, bizlere getirdiği mesaj da alabildiğine muğlak...

“Baharat Kızlar”dan sonra yeni bir ekol oluştu: “Baharat yönetmenler”…

Bu ekolün tam tarifi şudur ki, biraz egzotizm, biraz mistizm, biraz romantizm, biraz da sosyalizm ile her türlü sinemasal anlatıyı başarıyla kotaracağını düşünen genç, “cin fikirler”…

Yaklaşık iki saat boyunca “Onda, bunda, şundadır” diyen; fakat filminin sonunda gönlünün kimde olduğunu itiraf etmeyen sinemacılar…

Bir de bu cinliği felsefî bir sebebe bağlama eğilimi yok mu… Maksatlarının “düşündürtmek” olduğunu, yorumu ve sonucu izleyiciye bıraktıklarını söylemezler mi…

Fakat, lütfen bunu yapmayın artık, çünkü bu replik bizlerin cephesinde çok tanıdık… Her kesimden nemalanmak için, suya sabuna dokunmadan köşeyi dönmek için atılan bu tür taklalar size yalnızca para kazandırır, hepsi o kadar…

Üzülüyorum… Çevrenizde hiç dostunuz yok mudur ki sizi uyarsın, “Abi bu film olmamış” desin. Ama ne yazık ki “kulüp” olmanın böyle de bir dezavantajı var. Filmden çıkan herkesin ne kadar sıkıldığı yüzünden belli olsa da, uzatılan mikrofona “Çağan yine harikaydı” demek zorunda kalışı gerçekten içler acısı…

Bir “proje film”, bir “festival filmi” olabilir belki “Ulak; fakat iyi bir sinema eseri olma şansı yok. Çünkü sanat, sanıldığı gibi salt soyut ve göreceli bir ifade türü değil. Aristo'nun da dediği gibi, “dışavurumda ölçülülük, ortak kuraldır”. Ölçüde hata, sanat eserini estetik olmaktan çıkarır ve sadece kişisel beğeniye dayalı sıradan bir ürün haline dönüştürür.

Bir “çeşni”den ibaret olan “Ulak”ın neden kötü olduğu ise malzemesindeki ölçüsüzlükte saklı. Çünkü;

- Öykünün hangi zamanda geçtiği belirsiz bırakılırken, zamana ait mekân, nesneler, kostüm ve dilde bulunması gereken özgünlük ise gözardı edilmiş. Sözde “zamansız” bir film; fakat diyaloglar bol şiveli, ortalık yöresel bir ağızla konuşan kahramanlarla dolu. “Babam ve Oğlum” bir Ege kasabasında geçiyordu. Peki ya “Ulak”? O da galiba Manisalı…

- Çağan Irmak, “Dogville”deki gibi bir tiyatro sahnesi mi kurmak istedi, bilemiyoruz. Ama kartondan yapılma hissi veren dekorlar, filmi zayıflatan en önemli yan etkenlerden biri…

- Yönetmendeki bu “sürme” merakı nedir? Hangi zamana, hangi kültüre ait? Erkeği daha çekici ve kadınsı kılmaksa amaç, o kadar eğreti duruyor ki… “Hacivat ve Karagöz”den sonra böyle bir hata ikinci kez yapılmamalıydı. Sürme Johny Deep'e yakıştı diye Yetkin Dikinciler'e de yakışacağını düşünmek yanlış.

- Bir masalın başarısı, size kitap okuduğunuzu unutturmasıdır. Ancak “Ulak” bir masaldan ziyade, didaktik bir oratoryo gibiydi.

- Sinemasında yeni arayışlar peşindeki bir yönetmen için, sürekli aynı oyuncularla çalışmak hiç de akıl kârı değil. “Ulak” da bu açıdan tam bir garantör anlayışa kurban gitmiş.

- Filmin yan öykülerinde de yine baba ve oğul ilişkileri hâkim. İzleyenlerde buruk bir tat bırakmak için, müzik destekli, içli bir ağlama sahnesi de cabası…

- Sakat olan genç adama “ilham” mı geliyor, yoksa “vahiy” mi belirsiz… Bir “peygamber” mi ya da “filozof” mu, o da belli değil… Bir dini var mı? Varsa nedir? Bütün bu mantıksal boşlukların her kesimden inançlıları, gizeme meraklı izleyicileri cezbedeceğine kesin gözüyle bakılmış, işte orası belli… “Filozof ya da peygamber; vahiy ya da ilham ne farkeder” diyenler olabilir. Bu öykü sadece bir metin olarak kalsaydı belki bir nebze affedilebilirdi, ancak karşımızda bir görsel anlatı var. Öyleyse, seyirciye “somut ipuçları” vermek zorundasınız. “Tarafsızlık akçesi” sinemada artık geçerli değil…

- Filmin seyri ne yıkımdan mutluluğa, ne de mutluluktan yıkıma doğru ilerlemekte. “Ulak”, başladığı çizgiyi hiç değiştirmeden aynı düzeyde sonlanıyor.

- İç içe geçen öykülerde geçişler sağlam ve anlaşılır değil. Bir sürü soru işareti ve kurgusal boşlukla dolu bir senaryo. Köydeki insanlar “zalimlerin elinden zulüm görüyorlar”mış. Zalimin zulmüne susmamak gerekirmiş. Bunlar güzel sloganlar. Lâkin, zalim kim burada? Tam olarak nasıl bir zulüm işleniyor? Bir kadının adı kötüye çıkmış, genç bir erkek de onu buna rağmen sevmiş; bütün kötülük bu mu? Ya da bir baba oğlunu dövüyor, bu mu? Bir anne kızının sağlığına dikkat etmiyor, bu mu? Bir anne kızını satıyor, yoksa bu mu? Ve o köyün deli kadını bütün bunlara karşı çıkıyor. O yüzden de çocuklarla masalı dinlemeye hak kazanıyor.

Evet; bütün bunlar kağıt üzerinde tatminkâr cevaplar olabilir. Fakat, sinema perdesinde durum biraz daha farklı. Bir yazılı eseri görüntünün kendine özgü dilini kullanarak dönüştürür ve onu beyazperdede de aynı yetkinlikte işlerseniz, söz konusu eseri ancak o zaman izlenir kılabilirsiniz. Biz “izleyiciler”, yani üretilmiş bir esere talip olanlar, güzelin ne olduğunu tam olarak tarif edemeyiz belki; fakat güzeli görünce de hemen anlarız.

Kötü romanları için güzel şerhler kaleme alan yazarların, romanlarını okumaktan ziyade, o romanları anlattıkları yazıları okumak daha çok hoşuma gider. Bu filmin de Çağan Irmak tarafından yapılan/yapılacak edebî ve felsefî açıklaması çok şık olabilir. Fakat, perdedeki “şey” olmamış işte. O bakımdan, görünen köy ulak istemiyor.


(*) Yeni Şafak Gazetesi İstihbarat Servisi Kültür-Sanat Haberleri Muhabiri

* * *


Yeni Şafak gazetesi sinema editörü Ali Murat Güven'in özel notu:

Yeni Şafak gazetesinde, “sinema”nın, -diğer sanat olayları ve haberleriyle birarada ele alındığı- kültür-sanat sayfalarından ayrıştırılıp bağımsız bir sayfa kapsamında değerlendirilmesine ilk olarak 2005 yılı sonbaharında karar verilmiş ve gazetemiz yazıişleri müdürlüğünün aldığı bu karar doğrultusunda da 18 Kasım 2005 Cuma gününden itibaren ayrı bir “sinema sayfası” tesis edilmiştir.

Bu bağımsız servisin hem kurucusu, hem de editörü olarak, sinema sayfamızın yayın hazırlıkları da o tarihten beri şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmektedir.

Ancak, her nasıl ki sayfamızın sinema dünyasına ilişkin olaylara, kurumlara, kişilere, bu sektörde üretilip kamuoyunun beğenisine sunulan filmlere ve bir bütün olarak sinema sanatına bakışında, diğer yayın organlarının büyük ölçüde dışında kalan, kendine özgü bir yaklaşımı söz konusu ise aynı özgün yaklaşım “sinema servisinin işleyişi”nde de geçerli kılınmıştır.

Medya sektörüyle şu ya da bu biçimde bağlantısı, ya da en azından bu sektöre yönelik gözlemleri olanlar iyi bilirler. Bir televizyon programı, bir internet sitesi, bir gazete ya da dergide kendisinin inisiyatifine bırakılmış belli bir üniteyi yönetmekte olan pek çok yapımcı, yönetmen, editör ya da moderatör, bir süre sonra buraları “kendi tapulu malı”, ya da en iyimser deyişle “babasının adacığı” olarak görme eğilimine girer. “Paylaşım” fikrine pek de açık olmayan bu tür yaklaşımlar ise o yerin “kana kan, dişe diş” bir mücadeleyle elde edilmiş olması kadar, medya sektöründeki orta kademe yöneticilerin lüzumundan fazla şişkin egolarıyla da yakından ilişkilidir.

Hem mesleğinde, hem de özel hayatında çevresindekilerin kötü yönlerini taklit ederek ilerlememeyi ilke hâline getirmiş biri olarak büyük bir gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Yeni Şafak sinema servisini kurduğumuz ilk günden itibaren, burayı gerek okurlarımız, gerekse -sesini duyurma ihtiyacındaki- kimi meslektaşlarımız için bir “özgür ifade platformu”na dönüştürmek için çırpınıp durdum. Bu sayfaya bir tek gün bile “babamın tapulu malı” muamelesi yapmadım. Geride bıraktığımız iki buçuk yıllık yayın süresi boyunca, gerek baskılı nüshamızdaki sayfalarımız, gerekse (onun yeterli gelmediği haftalarda) yer sıkıntısı çekilmeyen internet edisyonumuz yığınla ekstra makaleyi, duyuruyu ve haberi ulaştırdı sizlere…

Burası, bazılarıyla ideolojik anlamda aynı kulvarda yer almasa da nitelikli bir içerik ortaya koyan bütün sinema yayınlarını ayrımcı tavırlar sergilemeden, komplekse kapılmadan tanıtan “rahat” bir sayfadır. Aynı şekilde, yurt içinde ve dışında irili ufaklı başarılar elde eden hiç bir sinema emekçisini atlamamaya çalışarak, onlardan gelen yüz ağartıcı haberleri de sık sık sizlerle paylaştık, paylaşıyoruz.

Öte yandan, “egosunu denetim altına alma meselesi”ni uzun zaman önce çözdüğünü düşünen bir medya emekçisi olarak, bu dünyanın -ben dahil- hiç kimseye kalmayacağının bilinciyle, zamanı ve zemini oluştuğunda bazı yeni kalemleri de lanse etmeye çalışıyorum sizlere…

Bunlardan ilki, 6 yıla yakın bir süre boyunca gazetemizde görev yapan sevgili Ömer Çakkal'dı. Çakkal, bütünüyle benim teklifim doğrultusunda, 2007 yılı yaz aylarından itibaren sayfamızda -ikinci bir eleştirmen olarak- film analizleri yazmaya başladı.

Câmiamızdan yeni yeni sinema uzmanlarının yetişmesi kaygısıyla giriştiğim bu -esas itibarıyla son derece riskli- deneyde, genç yardımcıma içerik açısından hiç bir zaman müdahalede bulunmadım. Ona, yola çıkarken sayfamızın etik ilkelerini son bir kez daha hatırlattım ve editörü olarak yazılarına yalnızca maddî hatalar gördüğümde elimi sürdüm. Çünkü, dediğim gibi, amacım bir sürü irili ufaklı “Ali Murat Güven klonu” türetmek değil, ilhamını inançlarımızdan alan belli bazı ilkelere sahip, onun dışında da sinemaya bakışında bütünüyle bağımsız düşünen bazı yeni film analistlerinin yetişmesine vesile olmaktı.

Bu uğurda mücadele ederken, özel hayatta iyi birer dost olduğumuz Çakkal ile, ele aldığı filmler üzerine ortak bir bakış açısında buluşmadığımız durumlar, emin olun ki buluştuğumuz durumlardan çok daha fazladır. Sözgelimi, yakın geçmişte bir yazıma da konu olduğu üzere, yardımcımla “Kabadayı” filminin çapı konusunda pek anlaşamamıştık. O, sayfamızda da yayımlanan eleştiri yazısında söz konusu filmi bir “başyapıt” mertebesine çıkartırken, ben ise aynı öyküyü her yönüyle bayat ve yorgun bulmuştum. Daha bir çok filmin tanıtımında da bu farklı bakış açılarımızın sonuçları sayfalarımıza aynen yansımıştır.

Ancak, geride bıraktığımız bu 7-8 aylık işbirliği zarfında, sayfa düzenlemesinde görsel kaliteyi artırma adına bazı biçimsel müdahalelerde bulunmak, yanısıra da bir kaç eksik/yanlış teknik ya da tarihsel bilgiyi düzeltmekten öte, yazılarının özünü zedeleyecek hiç bir emrivaki yaklaşımım olmadı Çakkal'a… O, kendi imzasının altında her ne istiyorsa özgürce yazdı; ben de kendi imzamla kendi düşündüklerimi dile getirdim. Böylelikle, “sinema medyasının ilk ve tek çok sesli sayfası”nı oluşturmuş olduk.

Bu bölümde yer alan diğer bir haberde de ayrıntılarını okuduğunuz üzere, değerli yardımcım geçtiğimiz günlerde popüler bir internet sitesine transfer oldu. Ki bu transfere onun meslekî gelişimi adına çok sevindiğimi de
belirtmiştim. Umarım, benim editörlüğüm altında film analizleri hazırlamaktan dolayı elde ettiği kimi ufak tefek meslekî kazanımlar da olmuştur.

Altını çizerek vurgulamak isterim ki, sinema sayfamızı umut vaad eden bazı genç kuşak yazarlarla paylaşma yönündeki bu uygulamamız, sevgili Ömer Çakkal'ın gidişiyle de son bulmayacaktır. Aynı paylaşımcı tavrı, bundan böyle, şartlar elverdikçe gazetemiz bünyesindeki başka bazı arkadaşlar için de sergileyeceğim. Tabiî, bunun için asgarî bir şartım var. Muhataplarımda özgün bir sinemasal yaklaşım, kişilikli bir bakış açısı ortaya koyma noktasında küçücük de olsa bir ışık görmek…

Velhasıl; bütün bu uzun açıklama metninin yazılma gerekçesine, yani “sadede” gelirsek… Diyeceğim şu ki, sinema sayfalarımızda, bugüne dek olduğu gibi bundan böyle de -tıpkı istihbarat servisimizin genç elemanlarından Beyza Akyüz kardeşimizin “Ulak” filmi üzerine yazmış olduğu yukarıdaki yazı gibi- zaman zaman farklı imzalardan çıkma yazılarla karşılaşacaksınız. Bunlar, Yeni Şafak gazetesinin kurumsal politikasına ve yayın ilkelerine aykırı metinler olmayacaktır hiç kuşkusuz. Olması da düşünülemez. Çünkü, Yeni Şafak'ın 1995 yılındaki kuruluş çalışmalarında yer almış biri olarak, bu müstesna gazetenin doğuşuna kaynaklık eden ilkelere yönelik böylesi bir “sapma”yı bırakın yaygınlaştırmayı, tartışmaya dahi açmam.

Ancak, sinema sayfasının editörü olarak, buraya konuk ettiğim ve edeceğim genç yazarların her zaman için benim kişisel görüşlerimi bire bir yansıtma garantisi de yok. Bir yazı, her kimin imzasını taşıyorsa onun görüşlerini yansıtır. Dolayısıyla, o yazıya ilişkin övgü de eleştiri de doğrudan doğruya -imzanın altındaki elektronik posta adresi kullanılarak- yazının sahibine iletilmelidir.

Beyza Akyüz'ü de “Ulak” üzerine gözlemlerini içeren bir yazısıyla ilk kez bu sayfaya konuk ediyorum. Bundan böyle, kendisi sinema üzerine yayınlanmaya değer nitelikteki yazılarını bana ulaştırdığı sürece de konuk etmeyi sürdüreceğim. Ancak, tekrar ediyorum ki, bu çabanın ardında, herşeyden önce, câmiamızdan -bay ya da bayan- yeni sinema yazarlarının yetişmesi yönünde iyi niyetli bir beklenti bulunmaktadır. Kalemiyle arasında özel bir bağ kurabilmiş olan kişiler, ancak sık sık yazdıkça ve yazdıklarını da kitlelerle paylaştıkça kendilerini geliştirebilirler. Ben de genç arkadaşlarıma aradıkları o fırsatı, “marifet”lerinin karşılığı olan “iltifatı” fazlasıyla vereceğim. Tıpkı, meslek hayatımın geride bıraktığım 20 küsur yılında, yönettiğim çeşitli birimlerde, kendilerini geliştirmelerinin zeminini oluşturduğum düzinelerce başka meslektaşıma verdiğim gibi…

Buna karşılık, ilkelerimize genel bir uygunluğun ötesinde, hiç kimsenin yazılarının ve o yazılarda savunduğu görüşlerin ne ideolojik, ne estetik açıdan mutlak kefili konumunda da değilim. Bütün hedefim, bu sayfayı genç kuşak sinemaseverler ve yazarlığa meyli olan yol arkadaşlarımız için olabildiğince bir “okul”a dönüştürmektir. Zaman içinde mezun olanlar olur, olmayanlar da bu sevdayı bırakıp işlerine bakarlar. Sözgelimi, “Ulak” konusunda ne anılan filmin eleştirisini daha önce sayfalarımızda
Çakkal, ne de yukarıdaki yazısında genel çerçevesiyle olumsuz bir yaklaşım ortaya koyan Akyüz ile fikrî anlamda birebir örtüşme pozisyonunda değilim. Benim bu filme ilişkin olarak, her iki arkadaşıma göre çok daha farklı (ve ılımlı) görüşlerim var. Ki bunları da internet sayfamızda yer alan ekstra bir yazıyla dile getirdim.

En muhafazakârı da dahil olmak üzere, Türk medyasındaki çeşitli mevkutelere dönüp baktığınızda, ısrarla ve inatla atmaya çalıştığımız bu adımın, mesleğimizi kuşatan o uçsuz bucaksız “enâniyet denizi” içinde başkaca bir benzeri olmadığını belleğinizin bir köşesine özenle not etmenizi rica ediyorum. En azından ben, meslek hayatım boyunca böyle bir tek örneğe bile rastlamadan bugünlere yürümüş biriyim.

Umarım, Ömer Çakkal ile başlattığımız ve başka arkadaşlarla da sürdüreceğimiz bu umut dolu çaba, yakın bir gelecekte yepyeni sinema yazarlarımızın ortaya çıkmasına vesile olur.