Başlıksız bir yazı...

00:0017/02/2001, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Cengiz Çandar

Bale Da Cidade De Sao Paulo. Bu, Sao Paulo kentinin resmi bale topluluğunun adı. Cumartesi akşamı (10 Şubat) arkadaşım arayıp da bilet bulduğunu haber verdiğinde, günler öncesinden bir sohbet sırasında bu gösteriyi mutlaka izlememiz gerektiğini söylediğimi hatırladım. Gösterinin alt başlığı olarak ''Bale''de Brezilya esintisi'' diyordu. Fakat duyumlarım, gösterinin ne klasik bir samba gösterisi olduğu, ne de teknoloji destekli ''içeriksiz'' bir modern dans gösterisi olduğu şeklindeydi.''Beden dilini

Bale Da Cidade De Sao Paulo. Bu, Sao Paulo kentinin resmi bale topluluğunun adı. Cumartesi akşamı (10 Şubat) arkadaşım arayıp da bilet bulduğunu haber verdiğinde, günler öncesinden bir sohbet sırasında bu gösteriyi mutlaka izlememiz gerektiğini söylediğimi hatırladım. Gösterinin alt başlığı olarak ''Bale''de Brezilya esintisi'' diyordu. Fakat duyumlarım, gösterinin ne klasik bir samba gösterisi olduğu, ne de teknoloji destekli ''içeriksiz'' bir modern dans gösterisi olduğu şeklindeydi.

''Beden dilini yoğurmak''...

''Latin ruhunun sıcaklığı ile gösteriyi sarmalamak''...

Ve, ''Avrupa''nın soylu dans geleneğini bütün görkemiyle sunmak''...

Bu dans gösterisi için tek tek söylenebilecek sözler bunlar. Fakat izlenilen ''şölen'' öylesine görkemli ki, bütün bunların hepsini birleştiren bir ''harmoni''nin olabilecek en yüksek düzeyde sunulduğunu görebilirdiniz bu gösteride. Brezilya dans geleneği ile Avrupa figürleri tam bir kaynaşmışlıkla sahne alıyordu.

Shogun, Paixao ve Zumbi gibi aşamalardan oluşuyordu gösterinin tamamı. Shogun''u ''büyükbabama'' diye adlandırıyor sanat yönetmeni Ivonice Satie. Bu bölüm şöyle tanımlanıyor yönetmenin dilinden: ''Küçük yaşlarımda büyükbabam, bir dövüş sanatı olan lai-do ve samurai''lerin dansı Kenbu''yu öğretirken benim dansı değişik bir bakışaçısından görmemi sağladı, içimizden gelen ivme, bedenimizden değil, yaşamın bir yansıması, farklının algılanması; karşıt anlamlıların tanımı, kendisinin karışımı olduğu doğu ve batı kültürü gibi. Sürekli arayış gereksinimizin anlatımı'' diyor. Ayrıca şunları ekliyor Satie: ''Birşeyleri değiştiremiyorsanız, yerlerini değiştirin, derdi büyükbabam''. Gerçekten bu parçadaki iki dansçının sürekli yer değiştirmesi, usta ve öğrencisi arasındaki ''kaçınılmaz'' ve ''kadersileşmiş'' bağı gösteriyor. Tıpkı yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi: ''Usta olmadan öğrenci olmaz, biri diğerine bağımlıdır ve gelişmenin anahtarı budur''.

Benim bu parçadan sonra kendi kendime sorduğum tek soru vardı: ''acaba hayat ve ölüm, zafer ve mağlubiyet, ya da aşk ve ayrılık, usta ve öğrencinin yer değiştirmesi gibi kaçınılmaz olarak birbirine bağlanmış mıdır yaratılışlarında?''

Paixao ise gerçekten müthiş bir gösteriydi. Aşık olan bir insanın hayatta geçirdiği evreleri anlatıyor. (Ya da aşık olan bir insanın içinden geçen hayatın evrelerini.) Aşkın bir ''ayin'' olduğunu ilan ediyor aslında. İstemli olanın istem-dışı olanla nerede ''kesiştiğini'' ve nerede ''koptuğunu'' çırılçıplak gösteriyor. Edith Piaf, Elvis Presley, Joao Gilberto, Maria Callas, Lou Reed, Marvin Gaye, Rolling Stones, Roberto Carlos ve Steve Wonder''in (mahşerin bütün atlıları!) bir karışımı olan bir müziğin eşliğinde gerçekleştiğini düşünürseniz bu ''ayin''in, görkemi daha çok ortaya çıkar. ''Tutku''nun ve ''şiddet''in nasıl içiçe olduğunu, ''tutkudan arınmış şiddeti'' ve ''şiddetten boşanmış tutkuyu'' tanıyan insanın aslında ne kadar ''uyduruk'' birşey tanıdığını ve ''tutku'' ile ''şiddet''in karışımının (''tutkuşiddet'') ancak sahici birşeyi yarattığını, yani aşkın ta kendisi olduğunu görüyoruz. Beden dilinin bunu anlatabilecek bir düzeye erişmesi ise, insanoğlunun askerlik deneyimi ile ölüme dönük geliştirdiği beden dilinin, bu yolla hayata dönük nasıl daha çok geliştirilebileceğini en çarpıcı haliyle ilan ediyor. (Beden yoluyla, ''ölümün hükümranlığına'' karşı, ''hayatın aşırılaştırılması''. Soyluluk...)

Ve, en son Zumbi adlı Afro-Brezilyalı bir özgürlük savaşçısına adanmış bir parça... Solo olarak başlayan bu parça, ardından 20 dansçının sadece ''tek beden'' gibi değil adeta ''tek ruh'' gibi hareket etmesini, yaydan çıkmış oka benzeyen bir ''şölen''e ya da cisimleşmiş ''hüzün''e dönüştürüyor. Belki de ''şölen'' ya da ''hüzün'' içiçe geçerek hayat buluyor sahnede ve karşılık olarak önce gözlerimizde, sonra içimizde bilinmeyen bir yerlerde.

Bu köşede, çeşitli vesilelerle, bedeni ''küçümseyen'' mistik ve idealist geleneklere karşı çıkmış ve ''beden''i ''ruh''un ''şenlikli lunaparkı'' ya da ''gönüllü çilehanesi'' olarak tanımlamıştım. Bu, bir kez daha ispatlandı o gece benim için.

''Bir bardak su ve bir çigan kemancısıyla sarhoş olunur'' diyen Macarlar''ın sözü, izlediğimiz muhteşem gösteriden sonra, ''bedenin sırları''na iltica eden bir aşkın, biraz tutkuyla buluşması halinde nasıl büyük bir özgürlüğe kavuşacağına uyarlanabilir.

Bedenin muhteşem şöleni, aşkı ve özgürlüğü sadece ruhun sınırlarına hapseden idealizmin ne kadar yalancı olduğunu ilan ediyor. İçimizde yüzyıllardır çağıldayan bir ses, ''bedeni kışkırtmayan aşk''ın ve ''özgürlüğü bedensileştirmeyen tutku''nun, sistematik ve örgütlü ''ikiyüzlülük'' olduğunu nasıl da şehvetle haykırıyor...