|
Seçerken, farkı fark etmek için…
Şehirlerimizi beş yıllığına yönetecek emin insanların seçimi için yürütülen kampanyaların son günündeyiz. Bu kampanyalar esnasında adaylar tezlerini, iddialarını, bu işe neden daha layık olduklarını uzun uzun anlattı.
Bu anlatılanlardan belki herkes kendi duymak istediklerini dinledi veya dinlemeden inandı. Diğer tarafı ya hiç dinlemedi hatta duymadı, duysa da hiç düşünmeden reddetti.
Kararı şu veya bu nedenle belli olanları ikna edecek bir argüman, bir delil, bir söylem olmuyor genellikle. Kampanyalarda o yüzden anlatılanlardan ziyade görünür olmak, doğrudan temas etmek, insanlara dokunmak çok önemli. Bu temaslar birçok argümandan, laftan, söylemden daha etkili olabiliyor.
Türkiye’nin bütün seçimlerinin her zaman Türkiye’nin ötesinde bir etkisi ve anlamı olmuştur. Genel veya yerel seçim fark etmeksizin Türkiye seçimleri etkileri ve anlamları itibariyle sadece Türkiye ile sınırlı kalmıyor. “
En azından bu seçimlere kadar”
notunu ekleyebiliriz şimdi tabi. Çünkü uzun yıllardır yapılan onca seçim içerisinde muhtemelen hiç birisi bu seçim kadar daha ziyade Türkiye ve münhasıran Türkiye sınırlarında cereyan etmemiştir.
Sadece 10 ay önce yapılan genel seçimlerle ilgili dünya medyasında çıkan haberleri hatırlasak yeridir.
O seçimlerin sonuçları sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı etkileyecek diyordu herkes, vaka öyleydi. Ancak şimdi öyle bir havadan oldukça uzakta olduğumuzu söyleyebiliriz.
Belki bu, onca yıl sonra Türkiye’de siyasetin nihayet “normalleştiği” anlamına geliyor olabilir. Üç gün önce
SETA Ankara merkezinde
düzenlenen
“31 Mart’a Doğru Türkiye”
panelinde konuşmacılardan Milliyet gazetesinden
Didem Özel Tümer
konuşmasına tam da böyle bir tespitte bulunarak başladı:
“Yıllardır izlediğim seçimler içerisinde gerilimi en az, en normal seçim gerçekleşiyor.”
Benim de bundan tam 15 yıl önce yine yerel seçim öncesi ve aynı tema ile SETA’da gerçekleşmiş bir panele gitti hafızam. 2009 yılının yerel seçim atmosferi AK Parti’ni 27 Nisan e-muhtıranın ardından girilen genle seçimlerde yüzde 47 gibi bir oy alarak tek başına iktidar olduğu halde hakkında açılmış kapatma davasıyla uzun süre uğraştırıldığı bir atmosferin henüz soğumamış olduğu bir ortam.
Üniversitelerde bile başörtüsünün yasak olduğu, katsayı prangası dolayısıyla İmam-Hatip mezunlarının üniversitelere giremediği, bundan dolayı İmam-Hatip okullarının kapısına neredeyse kilit vurulmasına ramak kaldığı günlerdi. Eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanını hazmetme sorunları yaşayan bir siyasi statüko
dolayısıyla genelinden yereline bütün seçimlerin ana maddesinin laiklik olduğu bir ortam. Yani AK Parti hükümetinin 10 yılında bile hala “
iktidardaki muhalefet
” konumunda olduğu yıllardı.
O gün iktidardaki muhalefet konumunda olan AK Parti, birkaç seçim veya darbe teşebbüsü sonrasında gerçekten birçok alanda “
iktidardaki iktidar
” olmayı başardı. Uzun hikâye, hep birlikte yaşadık bu süreci. Ama şimdi bunun enteresan bir tezahürünü yaşıyoruz: 2019 yerel seçimlerinde
İstanbul ve Ankara büyükşehirlerini CHP’ye kaptırmasıyla birlikte ülkede çok farklı bir iktidar-muhalefet dağılımı gerçekleşmiş oldu. İzmir
ilavesiyle Türkiye’nin en büyük şehirlerini yerelde 5 yıldır muhalefetin yönettiği bir ortamda girilen seçimler gerçekten oldukça ilginç bir görüntü ortaya koyuyor:
Herkesin bir şekilde iktidardan nasibini aldığı tarafların seçimi olacak bu.
Yerelde beş yıldır iktidarda olan CHP’ye karşı ülkenin iktidarında bulunan Cumhur İttifakının muhalefetiyle girilen bir seçim yani.
Bundan ala bir normalleşme görüntüsü olabilir mi?
Muhalefet neyi vaat ediyorsa bunu 5 yıldır yerel iktidarda yapma imkanından uzak değil. AK Parti’nin ise bu 5 yılın öncesinde yerel yönetimler alanında İstanbul ve Ankara’da yaptıkları ortada.
Yerel yönetimler tabiatı itibariyle hizmetlerin veya yerel sorunların çözümlerine dair projelerin değerlendirildiği bir seçimdir.
Bu alanda kaldığı sürece AK Parti’nin hiç bu seçimleri kaybetmemesi gerekiyor. Ancak hiçbir zaman seçim sadece bu hizmetlerin değerlendirildiği bir bağlamla sınırlı kalmamıştır.
Bugün bile insanlar yerelde kendilerine daha iyi hizmet verecek insanlardan ziyade bu seçim bağlamının dışında faktörlerle kararlarını verecekler.
Seçim ortamı ne kadar normalleşmiş olsa da seçmen davranışına etki eden faktörlerdeki bu çeşitlilik fark etmiyor.
Ancak bu konuda da yine muhafazakâr seçmen ile laik-sol seçmen arasında şu ana kadar model haline gelmiş bariz
bir farka değinmek gerekiyor. Muhafazakâr seçmen yerel yönetimlerde çok daha rasyonel ve çok daha alışverişçi mantıkla hareket ediyor
. Hizmeti görmediği yerde rahatlıkla oyunun yönünü değiştirebiliyor. Hizmette kusuru affetmiyor, yerel seçim eylemini tam da teoride olması gerektiği gibi ortaya koyuyor. O yüzden gerek aday tercihlerinde gerek mevcut başkanın hizmet performansında gerekse hükümetin genel siyasetlerinde gördüğü kusurları değerlendirerek birçok yerde oyları trajik düzeyde kaydırabiliyor.
Oysa aynı şeyi sol-laik seçmende daha az görüyoruz.
İzmir
,
Diyarbakır
,
Tunceli
ve benzeri birçok merkez bu konuda çok iyi örnekler. Seçmenin hiçbir hizmet almadığı, bilakis hizmet kusurları, yolsuzlukların hiç eksik olmadığı, aday tercihlerinin taban iradesine söver gibi yapıldığı, bundan dolayı alabildiğine kızgınlığa ve öfkeye neden olan partilere desteğe devam etmesi tipik bir
ideolojik seçmen davranışı. Oysa bu konuda efsaneler tam tersini söylüyor.
Sol-laikçi seçmen davranışında hizmetten ziyade ideolojinin, kutupsal hıncın çok daha fazla belirleyici olması üzerine ciddi çalışmalar yapılmadı hala.
Oysa bütün sosyal bilim efsanelerinin altını çizecek, yıkacak ve yenilerinin inşasına yol açacak bir veridir bu.
Diğer yandan İstanbul’a hizmet açısından, kalkınma ve yerel yönetim açısından genel olarak adeta “
kaybolan yıllar
”ı yaşatmış olan Ekrem İmamoğlu’nun bugün anketlere göre oy kaybı yaşamamış görünmesi, yarışta ipi göğüslüyor olması, üzerinde ibretle durulacak bir konudur. Kuşkusuz bu ibretleri alması ve bilhassa değerlendirmesi gerekenler vardır. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun bu soru üzerinden giderek ciddi sorgulamalar yapmak gerekiyor.

Ama bu seçimlerle ilgili hizmet ve yönetim performansından asla ayırt edilemeyecek bir konuyu da kendimizce hatırlatalım.

Zulmün 1453 yılında başlamış olduğuna inanan taraf
ile
fethin sembolü Ayasofya’yı ihya etmiş olan bir taraf
arasındaki farkı görerek seçime gitmek gerekiyor.
İstanbul’u kendi çıkarları ve sömürgeci hevesleri için bir
“nimet, nimet!”
gören yaklaşım ile, İstanbul’u
Peygamberin emaneti gibi görüp üzerinde titreyerek hadimliğine talip olan bir yaklaşım
arasındaki fark.

Seçim süreçleri ne kadar normalleşmiş olsa da bu fark yok olmuyor,

#politika
#yerel seçim
#İstanbul
#Ankara
#İzmir
2 ay önce
Seçerken, farkı fark etmek için…
Halep oradaysa, arşın buradadır…
“İnsan Yayınevi/ni özlüyor”
Sosyal çürüme yazıları 9: Keriz silkeleme cumhuriyeti
“Tektif”
Tasarruf eğilimini mi artıracağız, tüketim eğilimini mi düşüreceğiz?