Son yıllarda İslam dünyasında zaman zaman Kur'an'ın nasıl okunması gerektiğine dair tartışmalar gündeme geliyor. Bu tartışmalar, şu soruların sorulmasına neden oluyor: Bütün zamanları kuşatan Kur'an indirildiğinden yüzyıllar sonra nasıl okunmalı? Yeni bir okuyuşa gerek varsa, tarih boyunca yapılan okumalar doğru değil mi? Sefer Turan, Suriyeli ilim adamı Dr. Muhammed Şahrur'un 'el-Kitab ve'l-Kur'an" adlı eserinden hareketle bu sorulara cevap arıyor.
Kur'an okumaları son dönemde düşünce dünyamızda en çok ilgilenilen alanlardan biridir. Kur'an'ın Müslümanlar nezdindeki bağlayıcılığı, bütün zamanlar ve mekanlar için geçerliliği, Kur'an'la olan ilişkiyi de önemli kılmaktadır. Burada önemli olan soru şu: Madem Kur'an bütün zamanlar için geçerlidir; o halde Kur'an indirildiğinden asırlar sonra nasıl okunmalıdır? Yeni bir okuyuşa gerek varsa, asırlardır süregelen okumalar doğru değil mi?
Son dönemde Arap dünyasında bu alanda tartışılan çalışmalardan biri de Suriyeli bir entellektüel olan Dr. Muhammed Şahrur'un "el-kitap ve'l-Kur'an" adlı çalışması. Birkaç ay önce Kahire'de görüştüğümüz bazı aydınlar, kitapla ilgili tartışmaları genel olarak iki kategoriye sığdırmaya çalışıyorlardı: "İşte bizi kurtaracak olan yaklaşım budur" diyenler ve geleneksel yaklaşım tarzı ile bağdaşmadığı için "kökten reddedenler". Ben burada bu iki zıt kutup arasında değerlendirilen bu çalışmayla ilgili olarak okuyucuları sadece "bilgilendirmek" istiyorum.
Kitabın adı "el-Kitap ve'l-Kur'an".. Yazarı Dr. Muhammed Şahrur... Büyük boy, 819 sayfa... Şahrur, eserini kaleme alırken şu temel ilkelere bağlı kaldığını söylüyor:
* Dilde özellikle Ebu Ali el-Farisi'nin dil metodunu takip ettiğini, bunu İbni Ceni ve Abdülkadir Cürcani'nin temsil ettiğini söylüyor.
* Modern dil bilimlerinin ulaştığı sonuçlara itimat ettiğini belirtiyor.
* İslam, bütün zamanlar ve mekanlar için geçerli ise, o zaman şu varsayımı doğrulamak gerekir: Kitab bize inmiştir. Hz. Peygamber, sanki 20. asrın ikinci yarısındaki bizim kuşağa kitabı tebliğ ettikten sonra daha yeni vefat etmiştir. Dolayısıyla biz Kur'an'ı okurken, 20. asrın zemininde durarak okuruz. Ancak bunu yaparken nesiller boyu süregelen tefsir ve fıkıh alanındaki tarihi birikimi gözardı etmeyiz. Eğer müfessirlerin sözlerinde çelişki varsa, müfessirlerin daima doğru olduklarını ispat için sözlerini yorumlama yoluna gitmedik. Zira kutsallık sadece Kitab'ın metnine hastır.
* Kur'an'da var olan herşey anlaşılabilir niteliktedir. Anlaşılmaz âyet yoktur.
* Vahiyle akıl ve vahiyle hakikat arasında çelişki olamaz.
Yazarın 1970'li yıllarda başlattığı konuyla ilgili araştırması 1990 yılına kadar sürmüş ve vardığı sonuçları belli bir arkadaş grubu ile tartışmış ve neticede 1990 yılında bu eser ortaya çıkmıştır. Dört bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde Kitab ve Kur'an kavramları arasındaki farklılıklar, inzal ve tenzil, Kur'an Mucizesi ve tevili anlatılıyor.
Kitab, Kur'an, Zikr ve Furkan arasındaki farklar
Şahrur, Kitab kelimesinin Arapça'daki anlamanın "faydalı düzgün bir anlam çıkarmak veya aynı konu etrafındaki anlamları ortaya çıkarmak için bazı şeyleri bir araya getirmek" olduğunu söylüyor. Bundan hareketle kelimenin başına "el" takısı almak suretiyle "Muhammed (SAV)'e vahyolunan konular bütünlüğü" anlamına geldiğini belirtiyor. Kur'an'da kitab kavramının geçtiği âyetleri bir araya getiriyor.
Yazar, "Şeceretü'z-zikr" adlı bölümün başında anahtar kavramları şöyle tarif ediyor: el-Kitab: Muhammed (SAV)'e vahiyle gelen konular topluluğu. Yani Fatiha'dan Nas sûresinin sonuna kadar mushafın iki kapağı arasındaki âyetler bütünü. İçinde Nübüvvet ve risalet vardır. Yani:
Kitab: Risalet + Nübüvvet. Ümmü'l-Kitab: Hz.Muhammed (SAV)'in risaletini oluşturan âyetler bütünü. "Ayetlerinin bir kısmı muhkemdir. Onlar Ümmü'l-Kitaptır." Doğrudan Allah'tan vahiydir. İnzal ve tenzilden önce varlığı yoktur. Nübüvvet: Kur'an Seb'a mesani ve kitabın detayını oluşturur. Kur'an: (hadis): Levh-i Mahfuz'da saklı olan kurallar bütünü. Yaradılışın başlangıcından sevab ve ikaba, cennete ve cehenneme kadar varlığı düzenleyen manzumeler bütünü. Sebul-mesani: (ahsenü'l-hadis): Müteşabih sûrelerin başlarındaki âyetler... Zikr: Kitab'ın bütününün insanî sözle ifadesi.. Furkan: Musa, İsa ve Hz. Muhammed'e gelen on emir. Ümmü'l-Kitab'ın bir parçası... Şahrur'un önemli iddialarından biri de "Hz. Peygamber'in Kur'an'ı yorumlamadığı", "Kur'an, Peygamberin üzerinde emanetti. Onu insanlara yorumlamadan aktarıyordu. Hz. Peygamber, insanlara anlamın genel anahtarlarını veriyordu."
Şahrur, Kur'an'ın muhtevasına ilişkin tartışmaları yaparken Kur'an'ı anlamada izlenmesi gereken yol konusunda çok önemsediği şu uyarıda bulunuyor: "Kur'an maddi ve tarihsel varlığa sahip kitabtır. Ahlâk, takva vb. şeyleri içermez. Dolayısıyla Kur'an'ı anlarken 'alimlerin ortak görüşü veya cumhuru ulemanın görüşüne göre' gibi yaklaşımlara yer yoktur. Kur'an konusunda selef'in söyledikleri bizi bağlamaz. Çağımızdaki bilimsel zemin üzerinde bilimsel araştırma ve objektif düşünceler ancak bizi bağlar. Çünki Kur'an anlasak ta anlamasak da idrakimizin üstünde objektif bir hakikattir. Objektif, maddi ve tarihi bir hakikat olan Kur'an çoğunluğun görüşüne (isterse hepsi muttakiler olsun) tâbi değildir. 'Cumhura göre, ulemanın ittifakına göre' gibi yaklaşımlardan kendimizi kurtarabilmeliyiz."
Aynı bölümde Esbabı nüzül'ün "hükümlerin ve detayların esbabı nüzülü" olduğunu belirterek "Kur'an'ın esbab-u nüzülü yoktur" diyor.
İkinci bölümde ise birinci bölümde kısmen değindiği Nübüvvet, Risale, Ümmü'l-Kitab arasındaki anlam yakınlığını aralarındaki farkı inceliyor ve "Kur'an (Nübüvvet) objektiftir, Ümmü'l-Kitab (risale) subjektiftir" diyor.
Yazar Hz. Peygamberin ümmîliği meselesini tartışırken "ümmî" kelimesinin dildeki ve Kur'an'daki anlamlarından hareketle farklı bir sonuca varıyor. Kur'an'da ümmî kelimesinin geçtiği âyetleri zikrettikten sonra Yahudi ve Hristiyanların kendilerinden olmayanlara 'ümmî' dediklerini, bu arada kavramın cahillik anlamına da geldiğini belirttikten sonra "Hz. Peygamber, Yahudi ve Hristiyan değildi 'ümmî' idi. Yahudi ve Hristiyanlar'ın kitapları konusunda da ümmî idi. Bilgisi sadece kendisine vahyolunanla sınırlıydı."
"Ama Hz. Peygamber hakkında 'okuma-yazma bilmeyen' anlamında 'ümmî' demek doğru değildir. Madem ki Kitab faydalı bir cümle ortaya çıkarmak için bir konu hakkındaki eşyayı bir araya toplamak; peki, Hz. Peygamber faydalı bir cümle kurmaktan ve kitap telif etmekten aciz miydi? Kısra ya gönderdiği kitap/yazı onun kitabı değil miydi? Okumak ise, 'bilgileri sıralayarak' eğitim eylemi ve tümevarımla sonuçlara ulaşarak, sonuçların mukarenesidir/karşılaştırmaktır. İstikra/tümevarım, karşılaştırmada/mukarene, bunların hepsi aynı kökten kıraat/okumadan türemedir." Cebrail'in "oku" emrine "ben okuma bilmem" şeklindeki yanıtını ise şöyle yorumluyor: "Bu yanıttan, okuma bilmediği sonucu çıkmaz. 'Zeyd oraya git!' dediğinde, Zeyd'in 'gitmem' demesi onun felçli, yürüyemez olduğu anlamına gelmez. Cebrail, 'oku' dediğinde Hz. Peygamber'e yazılı bir metin sunduğunu ve bunu oku dediğini düşünmüşüzdür. Oysa Hz. Peygamber'in okuma bilmesi ile okumayı istememesini ayırt edemedik. Önceki emrine 'okuyamam' diye karşılık veren Hz. Peygamber 'Seni yaratan Rabbının adıyla oku' emrinden sonra susmuştur! 'Okuyamam' demiştir!"
Üçüncü bölümde ise inzal ve tenzil arasındaki farkı anlatıyor: "İnzal ve tenzil arasındaki farkı bilmek Nübüvvet ve Risalet'den oluşan Kitab'ı anlamak için temel anahtarlardandır" diyor. Bunu sağlamadan Kur'an'ın muhtelif âyetlerinde sıkça geçen inzal ve tenzilli âyetleri anlamanın mümkün olamayacağını belirttikten sonra "Eğer Kur'an'ın inzalından Kur'an'ın semaya indirilmesi kastediliyorsa demir'in inzalı ne anlama gelir ve Kur'an'ın inzalı ile demirin inzalı arasında bir çelişki olmadan bu kavramlara ne anlam yüklemeliyiz?" sorusunu soruyor.
Kur'an'daki bu iki kavramın zikredildiği âyetleri bir araya getirdikten sonra tenzil ve inzal'ı şöyle tanımlıyor:
"Tenzil: İnsan idraki dışında objektifçe yer değiştirme eylemidir. İnzal: İnsan idraki dışındaki maddenin objektif olarak yerini değiştirme eylemidir. İdrak olunmayanı idrak alanına değiştirmektir. Artık bundan sonra insan bilgisinin kapsama alanındadır."
Kur'an'ın tenzil ve inzaldan önce var olduğunu belirtiyor. Şunu söylüyor: "Önce, Kur'an var edildi. Sonra bir defada inzal oldu, yani Arapça'ya dönüştürüldü. Ve ardından 23 yılda tenzil edildi."
Kitaptaki bir diğer önemli bölüm ise "sünnet" bölümü. Geleneksel anlamdaki "Peygamberden sadır olan sözler ve fiiller" şeklindeki tarifi kabul etmiyor. Bazılarının söyledikleri gibi Hz. Peygamber'in her söylediğinin vahiy olmadığını belirtiyor. Bu iddiaya delil olarak zikredilen "O hevasından konuşmaz. O ancak vahyedilen vahiydir" âyetlerinde, ikinci âyetteki "O" zamirinin Hz. Peygambere değil "Kitab"a işaret ettiğini söylüyor. Bu alandaki bilinen tartışmalara değindikten sonra sünnet için şu tarifi yapıyor:
"Ümmü'l-Kitab'ta yer alan hükümleri Allah'ın hududundan çıkmayarak kolaylıkla uygulamak için, hükümlerin uygulanacağı zaman mekan ve objektif koşulları dikkate alan metod." Burada "Sünnet" kelimesinin sözlük anlamının da "kolaylıkla akan giden" anlamına geldiğini belirtiyor.
Ben bu yazımda kitabı yeterince tanıtamadığımın farkındayım. Bu satırlar okunduğunda zihinlerde birçok sorunun belirdiğini tahmin ediyorum. İlk etapta okuyucuları ve ilgilenenleri yüzeysel bile olsa bilgilendirmeyi amaçladım.






