Mahallemize kırmızı arabasıyla orta yaşlarda bir adam geldi ve bir süredir arabasında yatıp kalkıyor. Bütün mahalleli adamın hikayesini merak ettik. Meğer karısıyla kavga eden kırmızı arabalı adam elinde bir valizle evinden kovulmuş.
Yaşadığım şehirde pek çok okulun sırt sırta verdiği bir sokak var. İsmi okullar caddesi. Zil çalınca bu koca binaların içinden bir sürü çocuk fırlıyor. Sırtlarında çantaları, birbirlerini ite kaka, gülüşerek etrafa dağılıyorlar. Yaz mevsiminde ise bu cadde fena bir hastalığa yakalanmış gibi sessizleşiyor. Üzerindeki bir iki dükkândan duyulan belli belirsiz gürültüler ise ölüm döşeğindeki birinin hırıltılı soluklarını andırıyor.
Bu yaz da usul usul yattı caddemiz. Okullar açılana kadar onda insanı cezp edecek bir gelişme olacağını düşünmüyordum. Yanılmışım. Bir gün sokağın kenarına kırmızı bir araba park etti. İçinde orta yaşlı bir adam vardı. Bu adam o arabayı o günden sonra yerinden hiç kımıldatmadı. (Şu an itibariyle iki aydır araba yerinden oynamadı diyebilirim) Ne var bunda diyeceksiniz? Bir şey yok tabii... İlginç olan şu: Bu orta yaşlı adam tam iki aydır o arabanın içinde yaşıyor. Hakikaten...
Önce esnaf işkillendi durumdan... Sonra okul idarecileri huysuzlandı. "Bu zibidi ne halt etmeye gelmişti buraya, çocuklara uyuşturucu mu satacaktı, yok canım polisti bu adam, kurmuş tezgâhı birilerini yakalayacak, o yüzden yaşıyor arabada. Bundan polis olmaz be, meymenetsiz bu..."
Lafları birbirinin ucuna ekleseydik, buradan köye yol olurdu. Hem de pırıl pırıl asfaltlı...
Hiçbirimiz gidip aslını sormadık o orta yaşlı adama. Geçtiğimiz Ramazan ayında birbirimizi iftira davet ettik, cakalı hayırlar yaptık, tespihlerimizi şakırdattık ama şu "meymenetsizin" halini bir öğrenelim demedik. Arabada yatıp kalkan adama ne sorabilirdik ki? Tekinsiz biri olmasa günlerce o minnacık yerde yaşar mıydı?
Sonunda kokusu çıktı işin. Olay karı koca kavgasıymış. Kadın adama bağırmış, adam kadına diklenmiş. Ortaya bir valiz çıkarılmış. Adamın gömlekleri, herkesin ortasında tartışıp rezil oldukları bir düğün yemeği, adamın pantolonları, bir öğleden sonra çocuklar yüzünden edilen kavga, adamın iç çamaşırları, aileler yüzünden söylenen kırıcı cümleler, huzursuzluk, hakaretler, gözyaşları, kin koyulmuş valize. Ve bu ağır valizle adam evden ayrılmış.
Şimdi sokakta yaşıyor.
Peki sen bir şey yapmadın mı? Yaptım sayılır. Yaşadığımız şehrin müftüsüne gidip :"Herkesin başına böyle bir şey gelebilir. Bir ihtiyacı var mı diye kurum olarak adama sorabilir misiniz?" dedim. Müftümüz: "Tabii ilgilenelim, aile kavgası yaşamayan kim var ki" diyerek yanıtladı beni. Sonra da enfes bir hikâye anlattı: "Ayşe Hanım size bir olay anlatayım. Bu hikâyeyi annem, benimle hanımıma anlatmıştı. Müftüyüm şu yaşıma geldim kaynaklarda hiç karşıma çıkmadı ama ben bu olayın doğru olduğuna inanıyorum. Bir gün Hz. Fatma annemiz ile Hz. Ali efendimiz biraz tartışmışlar. Hz. Ali bunun üzerine bahçeye çıkmış. O esnada Peygamberimiz onu görmüş. Hz. Ali''nin yüzüne bakınca durumu hissetmiş ve ona şöyle demiş: "Ali falanca dağa git, orada bir canavar var, onu öldür" Hz. Ali "Emrin olur ey Allah''ın Resulü" deyip yola çıkmış. Fakat gittiği yerde canavar yokmuş. Bunda da bir hikmet vardır diyerek, yere oturup beklemeye başlamış. O esnada elindeki bir çubukla toprağı kazıyormuş. Birden karşısına bir kurtçuk çıkmış. Hz. Ali gayri ihtiyari kurtçuğa sopasıyla vurmuş. Bu kurtçuk kendisine vurulunca büyümesin mi? Bu sefer Hz. Ali ona yeniden vurmuş kurtçuk da biraz daha irileşmiş. Böyle böyle kurtçuk bir canavara dönüşmüş. Ama ne canavar... Hz. Ali bu yaratığı öldürüp dağdan inmiş. Anneciğim bize bu hikâyeyi anlatıp şöyle demişti, karı koca arasında yaşanan küçük tatsızlıkları kurcalamayın, sonunda büyüyerek canavara dönüşür, baş edilemez hale gelir."
Evli olan okurların yüzünden bir gülümsenin şimşek hızıyla geçtiğini hissediyorum. Benim de suratımda aynı gülümseme parlayıp söndü.
Ben de o kurtçukla yıllarca göz göze geldim. Ona dokundukça gerçekten irileşti, uzadı, boynuzları çıktı, dişleri keskinleşti... Keşke ilk anda o kurtçuğu görmemezlikten gelebilseydim. Keşke bu hikâye bana evlilik cüzdanımla beraber verilseydi.
Kırmızı arabalı orta yaşlı adama da anlatılsaydı. Müftü beyin bilge annesi eline bir davul alıp bu hikâyeyi anlatarak sokak sokak gezseydi. Belki de o zaman pek çok kişi kırmızı arabalarına atlayıp bir sokağın ortasında yaşamaya başlamazdı. Pek çok kişi pişman olup özür dilerdi. Pek çok kişiyi de bu hikâye hiç etkilemezdi muhakkak. Ama pek çok kişiyi derinden etkilerdi...
Kırmızı arabada yaşayan adama ne olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? Hala o arabada yaşıyor. Benim şu yazıyı yazdığım gecenin birinde, muhtemelen o arabasının arka koltuğuna büzülmüş uyumaya çalışıyordur.
Birilerinin ona ne ihtiyacı olduğunu sorması, onunla ilgilenmesi sizce sorunu çözebilir mi? Yoksa herkesin canavarını kendi başına alt etmesi mi lazım?






