Murat Ülker yazdı: Haklı olmak mı açık fikirli olmak mı?

13:21, 27/09/2026, Pazar
Yeni Şafak
Murat Ülker yazdı: Haklı olmak mı açık fikirli olmak mı?
Murat Ülker

Murat Ülker, Hollandalı filozof Lammert Kamphuis’in "Haklı Olma İhtiyacından Açık Fikirliliğe" adlı eserinden yola çıkarak; günlük hayatta, iş ortamında ve sosyal medyada karşıt bir görüşle karşılaştığımızda neden otomatik olarak savunma ve saldırı refleksine geçtiğimizi ele aldı.

Murat Ülker,
'KARŞIT FİKİRLERDEN KORKMAK: ALLODOKSAFOBİ HAKLI OLMAK MI, AÇIK FİKİRLİLİK Mİ?'
başlıklı yazısını kaleme aldı.

Murat Ülker'in yazısı şu şekilde;

Hoş bir sohbetin ortasındasınız; karşınızda uzun yıllardır tanıdığınız, yakın çevrenizden biri oturuyor. Havadan sudan konuşuyorsunuz, sonra konu yakın zamanda gündemde olan bir hususa geliyor ve karşınızdaki sizin çok önemsediğiniz kişi, bu konudaki görüşlerinizle tamamen karşıt sözler sarf etmeye başlıyor. Anlatacakları henüz bitmese bile siz farkında olmadan geriliyorsunuz, sık nefes almaya başlıyorsunuz ve kalbiniz hızla çarpıyor, kaşınız kalkıyor. Aklınızdan neler geçiyor… Karşı tarafı dinlemektense, lafa neresinden, nasıl karışacağınızı, hangi kanıtı öne süreceğinizi, onun görüşünün altını nasıl oyacağınızı, argümanlarını nasıl çürüteceğinizi ve tüm bunları yaparken, yani haklı çıkmaya çalışırken nasıl davranacağınızı tasarlıyorsunuz.

Hadi bir kelime daha söylesin… Yay gibi gerilmiş, nişan almış; nefesinizi tutmuş saldırı anını bekliyorsunuz!

Bu anı yaşadığınız gibi çevrenizde de bu sahneye tanık olmuşsunuzdur; mesela aile arasında hassas bir konu geçtiğinde, eski arkadaşlarınızla hani o mesele üzerinde anlaşamadığınızda, iş yerinde sosyal medyada tartışılan güncel bir gündem hakkında…

Hep aynı gerginliği yaşıyorsunuz, aynı savunma refleksi otomatik biçimde devreye giriyor. Sanki haklı çıkmak yalnızca tercihiz değil de sanki her daim tatmin edilmeyi bekleyen bir gereksinimmiş gibi hissediliyor. Bu gereksinim karşılandığınızda bir rahatlama anı, ama olmadığında zihninizi meşgul eden bir huzursuzluk kaplıyor sizi… Bu bir nevi bağımlılık!

Hollandalı filozof Lammert Kamphuis’in Verslaafd aan ons eigen gelijk: Pleidooi voor perspectivistische lenigheid yani Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi: Haklı Olma İhtiyacından Açık Fikirliliğe adındaki kitabı bu mekanizmayı açıklıyor. Kamphuis 1983 doğumlu, felsefeyi geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlayan bir akademisyen ve konuşmacı. 2014’ten beri Hollanda’da kongrelere ve festivallere katılıyor, Amsterdam’daki The School of Life kurumunda öğretim üyeliği yapıyor.

Yazarın tezini ve öyküsünü tamamen kendi kişisel deneyimlerinin üzerinden kurguladığı kitap iki kısma ayrılmış. İlk dört bölümde haklı olma ihtiyacının nereden geldiğine, neden bağımlılık denecek kadar derinleştiğini, sonraki dört bölümde ise zihni esnek tutmaya yarayacak felsefi pratikleri aktarıyor.

Düşünmek Zor Diye Sürüye mi Katılalım?

Aptallar kendilerinden emin ama bilgeler şüpheci! Hollandalı filozof Lammert Kamphuis, çocukluğunu ve gençliğini gereformeerd-vrijgemaakt denilen kapalı ve Ortodoks bir dini cemaat içinde geçirmiş. Yaklaşık 14 yıl önce ise bu cemaatten ayrılmış. Cemaatin Hollanda genelinde 120 binin üzerinde mensubu var. Kendi ilkokulları, liseleri, mesleki okulları, üniversiteleri, gazeteleri, parlamentoda kendi siyasi partileri bulunuyor. Üye olan biri, dış dünyadan biriyle yakın arkadaşlık kurmaya hiç ihtiyaç duymadan tüm hayatını bu yapı içinde geçirebilirmiş. Yazar bu dünyayı kitabın açılışında şöyle tarif ediyor: Ben siyah beyaz bir dünyadan geliyorum, orada grinin hiçbir tonuna yer yoktu. Cemaatte İsa’nın Benden yana olmayan bana karşıdır, sözü çocukluktan itibaren herkesin aklına kazınıyor. Cemaatten ayrılan birinin ailesinin onu bundan sonra düşman olarak görmesi olağan bir durum, nitekim yazarımız da sonunda çirkin ördek yavrusu olmuş.

Lammert 18 yaşına geldiğinde papaz olmaya karar veriyor. Birkaç yıl ilahiyat okuduktan sonra, inanmayanları daha iyi anlayıp onları Tanrı’nın yolunda yürümeye ikna edebilmek için felsefe öğrenmeye başlıyor. İlk felsefe dersi üç saat sürüyor, dersin sonunda hocanın o gün tartışılan sorulara cevap vermediğini fark ediyor. Sonraki haftaki derste cevapları söyleyip söylemeyeceğini sorduğunda hocadan aldığı yanıt, kafasında kurduğu dünyayı sorgulamasına neden yoluyor: Biz burada cevap vermekten çok soru sormayı önemsiyoruz.

Yazar dini temellere sıkı sıkıya bağlı yaşadığı dünyasından çıktığında ona sanki dış dünya daha esnekmiş, daha fazla nüans barındırıyormuş, karşıt fikirliler yan yana durabiliyormuş gibi geliyormuş. Halbuki bugün kendisi günümüz toplumu bana giderek daha fazla kilise geçmişimi hatırlatıyor diyor. Cemaatten ayrılırken aradığını, modern toplumda da bulamamış.

Gelin kendisine bunları hissettiren manzaraya birlikte bakalım.

Hollandalı filozof Lammert Kamphuis, buna sebep olarak siyasi iklimi gösteriyor. Hollanda’da siyasetçilere yönelik bir tehdit yaşandığında bir grubun bunu koşulsuz kınayacağı, başka bir grubun ise kınamasını mutlaka bir bağlamla yumuşatacağı önceden bilinebiliyor. Bir kamu figürü hata yaptığında da aynı tablo karşımıza çıkıyor yani kim bu hatayı büyütecek, kim sessiz kalacak, hepsini baştan tahmin etmek mümkün. Toplum kamplara ayrılmış. Artık aidiyet benliğin önüne geçmiş.

Kitapta dikkat çekici bir örnek var. Yazarın danışmanlık verdiği bir Hollanda kurumu, evden çalışma politikasını bir yıldan uzun süredir tartışıyormuş. Çalışanlara tam serbestlik mi tanınmalı, yoksa haftada bir, iki veya üç gün ofiste olmaları mı şart koşulmalı, kim karar verecek… Senaryolar masaya konmuş, lehte ve aleyhte argümanlar uzun uzun dinlenmiş ama bir karara varılamamış. Mesele teknik bir yönetim sorunu olarak duruyor ancak altta başka bir mevzu yatıyor. Hangi seçenek tercih edilirse edilsin, kurum içinde bir kamp memnun olacak, diğeri savaşa hazırlanacak. Hal böyle olunca, yöneticiler de kararı sürekli erteliyor. İşin sonunda işe yarayacak olan politikayı belirlemenin yerini, hangi grubu karşılarına almayı tercih edeceklerini seçmek alıyor. Benzer durumlarla dış politikada, yemek sofrasında, toplantı odasında, ulusal gündemde veya sosyal medyada da karşılaşılabiliyoruz.

Yazar bu noktada “allodoksafobi” kavramına başvuruyor. Karşıt ya da farklı fikirlerden duyulan korkuyu ifade eden bu kavram, insanların kendilerinden farklı düşünenlerle gerçek bir tartışmaya girmek yerine onları hızla belli bir gruba ya da kampa dahil ederek etiketleme eğilimini anlatıyor. Böylece tartışılan fikrin kendisinden çok, o fikri kimin ve hangi taraftan söylediği önem kazanıyor.

Yazar bunu somutlaştırmak için Hollanda’dan üç farklı raporu peş peşe gösteriyor. İlki Hollanda Sosyal ve Kültürel Planlama Bürosu’nun 2023’te yayımladığı korona dönemini değerlendiren rapor. Burada kuşku duyan vatandaşların kamu kurumları ve medya tarafından komplo teorisyeni olarak etiketlendiği belirtilmiş. Halbuki o dönemlerde virüs hakkında bilim insanlarının bizzat kendileri de pek çok belirsizlikle uğraşıyordu. Raporda, gelecekteki krizlerde siyah beyaz anlatının yerini daha çok sesliliğin alması gerektiği; neleri bildiğimizin, neleri henüz bilmediğimizin ve hangi konuların bilimsel olarak belirsizliğini koruduğunun şeffaf biçimde aktarılması öneriliyor.

İkincisi istihbarat servisi AIVD’nin 2021 yıllık raporu. Bu raporda demokrasiye yönelik ciddi bir tehlikeden söz ediliyor. Politikacılar, bilim insanları, gazeteciler, polisler, hakimler ve farklı düşünen herkes hakkında düşmanca düşünmenin sıradanlaşmasından bahsediyor. Servis bu eğilimin Hollanda’yı içeriden bölme potansiyeli taşıdığı uyarısını yapıyor. Çünkü, mesele vatandaşların birbirine nasıl baktığı ile ilgili.

Üçüncüsü, Hollanda’nın kamu yararına reklam kuruluşu SIRE’nin (Stichting Ideële Reclame – Kamu Yararına Reklam Vakfı) 2023 başında başlattığı kutuplaşma kampanyası. Kampanya, gündelik konuşmalarda gözlemlenen sertleşmeyi mercek altına alıyor; insanların birbirini ikna etmek yerine yenmeye çalıştığı bir konuşma kültürünün altını çiziyor: Tartışmayı kazanmak mı yoksa birbirinizi kaybetmek mi imiş sloganı.

Yazarın gözlemi ile bu üç kurumun bulgularının aynı neticeye sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Hollanda’da konuşma kültürü sertleşmiş, farklılıklara tahammül azalmış; karşıt fikir taşıyanlar giderek belli kamplarla özdeşleştirilip, fikirlerinin içeriğinden çok hangi tarafta görüldüklerine göre değerlendirilir hale gelmiş.

Yeni Dogmatizmin Kaynağı Nedir?

Lammert, dogmatizmin başka bir formda modern toplumun her köşesine yayıldığını söylüyor! Belirsizlik ve kontrol kaybı hissi olabilir mi, tüm bunlar toplumda gittikçe yalnızlaşan insanın güvenebileceği bir sığınak aramasına yol açar. Kamphuis’a göre insan kendi haklılığına sıkı sıkıya sarılarak belirsizlikle başa çıkmaya çalışıyor.

İnsanlık bu duruma nasıl geldi? Yazar bize oldukça derli toplu bir felsefe tarihine bakış veriyor. Ona göre Orta Çağ Avrupa’sında toplumsal ve düşünsel düzenin başlıca dayanaklarından biri dini inançtı. Erken modern dönemden Aydınlanma’ya uzanan süreçte ise geleneksel otoriteler giderek daha fazla sorgulanırken insan aklı ve bireysel muhakeme öne çıktı. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesi bu dönüşümün önemli dönüm noktalarından biriydi. 19. yüzyılda Schopenhauer, insanın temelindeki gücü akıldan ziyade iradede görüyordu. 20. yüzyılın iki büyük dünya savaşı ise akla, ilerlemeye ve modern uygarlığa duyulan iyimserliği derinden sarstı. Peki geriye ne kaldı?

İnsan Dayanaksız Yaşayabilir mi?

Polonya doğumlu, uzun yıllar İngiltere’de yaşayan ve çalışan sosyolog Zygmunt Bauman, içinde yaşadığımız modernliği “akışkan modernite” kavramıyla tarif ediyor. Geçmişte insanlara görece kalıcı bir çerçeve sunan iş, aile, topluluk ve aidiyet bağları giderek daha değişken hale geliyor. İnsanlar doğdukları yerde kalmıyor, ailelerinin mesleklerini sürdürmek yerine kendi kariyerlerini kuruyor; ilişkiler ve kimlikler de daha az kalıcı hale geliyor. Hayatın nasıl yaşanacağına dair hazır reçeteler zayıflarken birey, kendi yolunu ve anlamını giderek daha fazla kendisi kurmak zorunda kalıyor. Bauman’a göre bu akışkanlık bireye daha geniş bir hareket alanı sunarken, beraberinde belirsizlik ve güvensizlik de getiriyor. Çalkantılı zamanlarda tutunabileceğimiz kalıcı dayanakları bulmak da giderek zorlaşıyor.

Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı kitabında bu meseleyi kendi toplama kampı deneyiminden hareketle ele alıyor. Frankl’a göre insan, en ağır koşullarda bile yaşamak için bir anlam ve amaç bulmaya ihtiyaç duyuyor. Kamptaki zor anlarından birinde, kendisini gelecekte özgürlüğüne kavuşmuş, yaşadıklarını ve toplama kampının psikolojisini bir konferans salonunda anlatırken hayal ettiğini aktarıyor. İçinde bulunduğu acının ötesinde bir gelecek tasavvur edebilmek, ona psikolojik bir dayanak sağlıyor. Frankl’ın düşüncesinde insanın koşullarını her zaman değiştirmesi mümkün olmasa da, onlara karşı nasıl bir tutum alacağını seçebilmesi ve yaşamında bir anlam bulabilmesi temel bir önem taşıyor.

Geçmişte din, gelenek ve ortak değerler, insana hayatını anlamlandırabileceği daha hazır çerçeveler sunuyordu. Günümüzün daha parçalı dünyasında ise birey, kendi anlamını büyük ölçüde kendisi kurmak durumunda. Bu da her zaman kolay değil.

Anlamı kendi başına kuramayan insan, en azından bir yere ait olduğunu bilmek istiyor. Yazara göre çağın belirsizliği büyüdükçe insan kontrole sahip olmadığını düşünüyor ve basit ayrımlara sığınıyor. Biz iyiyiz, onlar kötü; bizimkiler haklı, ötekiler bilmiyor…

İlk bakışta kamplaşmak öfkeden ya da korkudan ileri geliyor sanılır, ama temeli daha derin, insan bir dayanak arıyor. Lakin dayandığı payandalar çatırdadıkça çabalarken kestirme yolu seçiyor.

Burada Carl Jung’ın düşünmek zordur, bu yüzden sürü karar versin, sözünü hatırlamak gerek!

Zihin Nasıl Çalışıyor

İlki confirmation bias, yani doğrulama yanlılığı. Zihin bir kanaate vardığında, o kanaati destekleyen bilgilere doğru kayıyor; aksini söyleyen bilgileri ya görmüyor ya da hızla geçiştiriyor.Bir konuda bir görüşe sahipseniz, sosyal medya akışınızdaki o görüşü destekleyen bir paylaşım dikkatinizi anında çekerken, aksini söyleyen bir yazının üzerinden hızla kayıyorsunuz. Bu filtreleme iradeniz haricinde oluyor.

İkincisi motivated reasoning, yani güdülenmiş akıl yürütme. Burada zihin sadece bilgiyi seçmiyor, akıl yürütmenin kendisini de varmak istediği sonuca göre kuruyor. Kendi kampına ait bir politikacı bir hata yaptığında bağlamından kopartılmış derken, karşı kamptan biri benzer bir hatayı yaptığında asıl yüzü ortaya çıktı diyebiliyoruz. İki olay aynı, akıl yürütme aynı zihinden çıkıyor; ancak vardığı sonuçlar bambaşka… Çünkü motivasyon farklı.

Üçüncüsü self serving bias, kendine hizmet eden yanlılık olarak düşünebilirsiniz. Başarılarımızı kendi yetenek ve çabalarımızla açıklarken, başarısızlıklarımızı dış koşullara veya başkalarına bağlamaya daha yatkın oluyoruz. Bir ilişkide ya da bir kurumda işler ters gittiğinde, hemen herkes hatanın kendisinde değil başkalarında olduğuna ikna oluyor. Bir proje aksadığında ekip üyelerinin her biri sebebi bir diğerinde, yöneticide veya dış koşullarda buluyor. Buradaki mesele kibirden ziyade, kendi hatamızı görmek konusunda aczimiz olması.

Dördüncüsü Dunning-Kruger etkisi. Bir konuda bilgi ve becerisi sınırlı olan kişi, kendi eksiklerini değerlendirmekte de zorlanabildiği için performansını olduğundan yüksek değerlendirebiliyor. Yüksek performans gösterenler ise başkalarının da kendileri kadar yetkin olduğunu varsaydıkları için, başkalarına kıyasla ne kadar başarılı olduklarını bir miktar düşük değerlendirebiliyor.

Bu dört eğilim birbirinden farklı, ancak temelde hepsi benzer şeyleri söylüyor. Zihin ilgileneceği şeyi seçerken, akıl yürütürken, yapılan hatayı/kusurları değerlendirirken ve sınırlarını korurken sürecin her aşamasında kendi haklılığını koruyacak en kestirme yolu kullanıyor.

Çağın insanı zeminsiz bırakması ve zihnin kendi yapısının kendi haklılığında durmaya yatkın olduğu üzerinde tartıştık. Neticede aktif bir çaba göstermeden esnek düşünmek gerçekten zor görünüyor.

Peki felsefe bu noktada ne söyler?

Bir akşam yemeği masası düşünün. Çocuk tabağındaki yemeğin yarısını bırakmış, masadan kalkmak istiyor. Ebeveynlerden biri, tabağını bitirmeden kalkmaması gerektiğini düşünüyor; yemeğin israf edilmemesini ve çocuğun verilen emeğe saygı duymayı öğrenmesini önemsiyor. Diğer ebeveyn ise buna itiraz ediyor: Çocuk ne kadar yemek istediğine kendisi karar vermeli, kendi bedeninin verdiği sinyalleri dinlemeyi öğrenmeli diye düşünüyor. İki ebeveyn de kendi açısından samimi ve haklı; üstelik ikisi de kendi dediğinin olmasını istiyor. Böyle çatışmalarda genellikle bir taraf geri adım atıyor, diğeri istediğini elde ediyor. Ancak benzer bir mesele bir sonraki akşam yeniden gündeme geliyor. Çünkü asıl mesele taraflardan birinin haklı, diğerinin haksız olması değil; her iki taraf da çocuğun iyiliğini istiyor. Ayrıldıkları nokta, bu iyiliğin neyi gerektirdiği.

Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel’le özdeşleşen diyalektik düşünceden hareketle bu tür durumlara farklı bir açıdan bakabiliriz. Karşıt iki görüşü yalnızca birbirini dışlayan seçenekler olarak görmek yerine, her ikisindeki haklı unsurları koruyan yeni bir çözüm arayabiliriz. Çocuk tabağına yemeği kendisi koysun, koyduğunu da bitirsin; böylece hem emeğe saygı göstermeyi ve israf etmemeyi öğrenir hem de kendi bedenini tanıyarak ne kadar yemek istediğine karar verebilir. İki taraftan biri ezilmez; ortak bir çözüm ortaya çıkar.

Nijeryalı filozof Sophie Oluwole ise bu fikri başka bir yöne taşıyor. Ona göre karşıtlık fikrinin kendisi de fazla katı; karşıt sandığımız şeylerin çoğu birbirini yok etmek yerine birbirini tamamlıyor. Bir madeni paranın yazı tarafı tura olmadan, bir dağın zirvesi vadi olmadan, mutluluk mutsuzluk olmadan düşünülebilir mi? Oluwole buna “ikili tamamlayıcılık” diyor.

Üçüncü temel fikir Avusturyalı bilim filozofu Karl Popper’dan geliyor. Bu kez bilim hakkındaki bir düşünceyi gündelik fikirlerimize uygulayacağız. Popper, bilimsel bir teorinin onu doğrulayan örnekler aramak yerine, yanlışlanma ihtimali taşıyan ciddi sınamalara tabi tutulması gerektiğini savunuyor. Bir teori bu sınamalara ne kadar dayanırsa dayansın kesin olarak doğrulanmış olmaz; yalnızca şimdilik ayakta kalmış olur. Bir gün çürütülürse yerini daha iyi bir açıklamaya bırakır.

Bütün bu kavramlar, felsefenin aynı zamanda bir düşünme egzersizi olduğunu gösteriyor. Tarih boyunca farklı filozofların söylediklerini yan yana koyduğumuzda ortak bir çağrı görüyoruz: İlk yargımızı nihai gerçek kabul etmemek, karşımızdakini anlamaya çalışmak ve kendi düşüncemizi de sorgulamaya açık tutmak. Epiktetos’un hatırlattığı gibi, bizi rahatsız eden şeylerin kendisi değil, onlar hakkındaki yargılarımızdır. Bir şeye dikkatlice bakmak, onu yargılamadan önce ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. Bir insanı da onunla konuşmadan, yalnızca ait olduğunu düşündüğümüz kategori üzerinden anlamamız mümkün değildir. Farklı gruplar arasında kurulan temasın, uygun koşullar altında önyargıları azaltabildiğini gösteren geniş bir araştırma literatürü var. Felsefe de bildiğimizi sandığımız şeyleri yeniden sorgulamayı, bilmediklerimizi fark etmeyi ve karşımızdakini gerçekten dinlemeyi öneriyor. Sokratik gelenekten bu yana bunun en güçlü yollarından biri diyalog.

Ama zihin en kestirme yolu tercih eder; esnek düşünebilmeniz için bunun farkında olmalı ve üstesinden nasıl geleceğini bilmemiz gerekir.

Bilmediğini Bilmenin Gücü

Bilgisinin sınırlarını bilmek, hiçbir şey bilmediğini iddia etmekle aynı şey değildir. Sokrates’le özdeşleşen düşüncenin özü de burada yatar: Bilgelik, insanın kendi bilgisinin sınırlarını fark edebilmesidir. Zihinsel esnekliğin önemli göstergelerinden biri, bir fikri hemen kabul ya da reddetmeden onun üzerinde düşünebilmektir. Bir konuda kendi görüşünüzü oluşturmadan önce, hatta oluşturduktan sonra bile, o görüşün lehindeki ve aleyhindeki argümanları kendi başınıza üretebilmek oldukça faydalı bir pratiktir.

Bir başka egzersiz de başka birinin bakış açısından bilinçli olarak düşünmek. ABD’de yapılan bir dizi deneyde katılımcılardan, fotoğrafını gördükleri siyah bir adamın hayatından bir günü onun gözünden anlatan bir kompozisyon yazmaları istendi. Bu kısa egzersiz bile katılımcıların, beyaz ve siyah Amerikalılar arasındaki eşitsizlikleri açıklarken ayrımcılığı daha güçlü bir neden olarak görmesine yol açtı. Psikolojide buna “bakış açısı alma” (perspective taking) deniyor.

Esnek düşünmenin günlük hayatta, özellikle ahlaki tartışmalara nasıl yön verebileceğine dair Kamphuis’in verdiği örneklerden biri de Katar’da düzenlenen 2022 Dünya Kupası. Turnuva öncesinde, stadyumlarda ve altyapı projelerinde çalışan göçmen işçilerin ağır çalışma koşulları ve uğradıkları hak ihlalleri uzun süre gündemde kaldı. Dünya Kupası’nın Katar’a verilmesinden sonraki yıllarda ülkede binlerce göçmen işçinin hayatını kaybettiğine ilişkin veriler de yoğun tartışmalara yol açtı. Ancak bu ölümlerin tamamını Dünya Kupası projeleriyle ilişkilendirmek mümkün değil.

Kamphuis bu koşullar nedeniyle turnuvaya futbolcu ya da taraftar olarak katkı sunmayı ahlaki açıdan savunulamaz buluyor. Tutumu oldukça net. Ancak ardından farklı bir yaklaşımla karşılaşıyor: Uluslararası Af Örgütü turnuvayı boykot etmeme yönünde bir tutum alıyor. Bu yaklaşıma göre Dünya Kupası’nın oluşturduğu uluslararası ilgi, Katar üzerindeki baskıyı artırarak işçi hakları konusunda reform yapılmasına katkı sağlayabilir. İki tutum farklı, fakat ikisinin de dayandığı ahlaki bir gerekçe var. Dahası, Uluslararası Af Örgütü kendi tutumunu savunurken, boykotun yararlı olacağını düşünenlerin görüşüne de alan bırakıyor.

İşte esneklik böyle bir şey: Kendi yaklaşımınız gayet net olabilir, ama başka tutumlara da alan bırakabilirsiniz. Bu konuda daha önce de yazmıştım; merak edenler linkten okuyabilir.

(https://muratulker.com/dunya-kupasinin-kazanani-katar-ve-messi-etkisi/)

Burada kritik bir ayrım var. Esnek olmak, kendi tutumunuzdan vazgeçmek değil; başka tutumların da kendi mantığı içinde geçerli olabileceğini kabul edebilmektir. Bir konuda tutum almak ile o tutumu mutlak doğru olarak kabul etmek birbirinden farklı şeylerdir. Esnek bir zihin de bir konuda hayır diyebilir, hatta bazı konularda demek zorundadır. Lakin hayır derken, karşı taraftaki insanı bir kampa hapsedip etiketlemekten kaçınır; onun kendi mantığını anlamaya çalışır, kurulan o mantık kafasına yatmasa bile saygı duyar.

Bilmemenin gücüne sahip olmak bize günlük hayatta ne kazandırır?

Bir arkadaşınızın önemli bir karar vermeden önce size danıştığını düşünün; mesela iş değiştirmek ya da başka bir şehre taşınmak konusunda… Çoğumuzun ilk tepkisi bir cevap üretmek, ona ne yapması gerektiğini söylemek olur. Kamphuis ise böyle durumlarda yapabileceğimiz en iyi şeylerden birinin, hazır bir cevap vermek yerine doğru soruları sorarak karşımızdakine kendi cevabını bulabileceği bir düşünme alanı açmak olduğunu söylüyor. Bazen bilmediğimizi kabul etmek, hemen bir cevaba sahip olmaktan daha kıymetli olabilir.

Kamphuis kitabının sonunda 15 tane tek başına ve 14 tane başkalarıyla birlikte uygulanabilecek toplam 29 egzersize yer veriyor. Konuya ilgi duyan okurlarımın bu egzersizleri denemesinin faydalı olacağını düşünüyorum.

Kitabı sizlerle paylaşmak istedim çünkü düşündürdükleri kıymetli, günün sonunda bazen bizi birbirimize yaklaştıran şey aynı fikirde olmak değil, farklı düşünsek de birbirimizi anlamaya çalışmaktır.

Kamphuis, L. (2026). Karşıt fikirlerden korkmak: Allodoksafobi — Haklı olma ihtiyacından açık fikirliliğe (Gül Özlen, Çev.). Say Yayınları.



Sayfa Sonu
Türkiye’nin Birikimi. Uluslararası Medya Grubu.

Türkiye’nin gündemini belirleyen haber kaynağına hoş geldiniz! Tarafsız, dinamik ve derinlemesine habercilik anlayışıyla Yeni Şafak, okuyucularına güncel gelişmelerin ötesinde bir deneyim sunuyor. Siyaset ve ekonomiden kültür-sanat ve spor dünyasına kadar geniş bir yelpazede sunduğu haberlerle, hem Türkiye’de hem de dünyada neler olup bittiğini anında öğrenin. Dijital platformlarıyla her an, her yerden en doğru bilgiye ulaşın; Yeni Şafak’la gündemi yakalayın!

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

Gündemi cebinizde taşıyın! Yeni Şafak’ın mobil uygulamalarıyla, en güncel haberlere anında ulaşın. Siyasetten ekonomiye, spordan kültür-sanat dünyasına kadar geniş bir içerik yelpazesi parmaklarınızın ucunda! Hem iOS, hem Android hem de Huawei cihazlarınızda kolayca indirerek, günün her anında en doğru bilgiye hızlıca erişin. Hemen indirin, dünyadaki gelişmeleri kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mah. Fetih Cad. No:6 34010 Zeytinburnu/İstanbul, Türkiyeiletisim@yenisafak.com+90 212 467 6515

YASAL UYARI

BIST isim ve logosu 'Koruma Marka Belgesi' altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026