Para şan şöhret için çok akıl gerekmiyor

Büşra Sönmezışık
00:0013/11/2011, Pazar
G: 12/11/2011, Cumartesi
Yeni Şafak
Para şan şöhret için çok akıl gerekmiyor
Para şan şöhret için çok akıl gerekmiyor

Tiyatro oyuncusu Ahmet Uğurlu, 1996 yılında çekilen ilk filmi Tabutta Rövaşata'daki performansıyla dikkat çekti. Hemen ardından Avcı ve Avusturya yapımı olan Gökten Düşen Hazine geldi. Sonrasında başrolünü oynadığı ikinci Avusturya yapımı filmi, Doğum Yeri Absurdistan'ı çekti. Yerli yabancı birçok yapımda yer aldı. Yıllarca devlet tiyatrosunda oynadı. Ortalarda pek gözükmeyen çok ödüllü oyuncu Ahmet Uğurlu, albümünü ve hayatını bizim için açıyor...

Ahmet Uğurlu, tiyatrocu- oyuncu… Hayatı ne tiyatro sahnesinde ne de bir film karesinde, O'nun hikâyesi, 2 Ağustos 1952 yılında Konya'da orta gelirli bir ailenin içinde başlıyor. Tiyatronun fazla bilinmediği, oyunculuğun meslek olarak kabul edilmediği yıllarda dünyaya geliyor Uğurlu. Babası memur, annesi Çorumlu bir ev hanımı. Babası küçük yaşta İstanbul'a gelmiş. Sağlık mektebini bitirdikten sonra annesiyle evlenmiş.

Evliliklerinin hemen ardından tayinle aile tekrar Konya'ya dönüyor. Kardeşleri de Konya'nın çeşitli yerlerinde dünyaya geliyorlar. Ahmet Uğurlu beş kardeşin ortancası. Kardeşi Mustafa Uğurlu da kendisi gibi oyuncu. Aile Ahmet, ilkokula başlamadan önce Konya'dan ayrılarak Bursa'ya geliyor, böylece Uğurlu'nun gençliğinin büyük bir kısmı Bursa'da geçiyor. Gazi Üniversitesi Resim bölümünü kazanıyor. Ne oyunculuk, ne sahne, ne de alkış… Bunların hiçbiri yok aklında. Ne müsamerelerde oynamış ne de taklitler yapmış. "Astronot olup uzaya gitmek benim için ne kadar uzaksa tiyatro, aktör olmakta benim için o kadar uzaktı" diyor. Çünkü o dönemde memur olmak önemli bir kriter. Baba mesleği olduğundan en önemli iş memurluk yani başka bir deyişle her ay maaşını alan kişi olmak. Babası eğitime önem veriyor ve çocuklarını okutmayı istiyor.

ARKADAŞI İÇİN GİTTİ KENDİSİ OYUNCU OLDU

Ancak mahalle arkadaşı tiyatroya çok meraklı. Devlet tiyatrosu kursu açınca onu da koluna takıp birlikte başvuru dilekçesi vermek için yola koyuluyorlar. Uğurlu dışarıda bekliyor, bir türlü çıkmayınca kafasını uzatıyor içeriye ne yaptıklarını görmek için. Bakıyor ki 300 kişi kızlı erkekli sırada bekleyenler var, aralarından seçip kurs verecekler veya devlet tiyatrosunda figüran olarak oynatacaklar. Ortam onu bir hayli etkileyince başvuru yapıyor. Girenlerin yüzde doksan dokuzu bırakıyor. Fakat o devam ediyor ve Bursa Devlet Tiyatrosu'nda ikinci derecede rollerde oynuyor. Çok geçmeden Ankara'da Hacettepe Devlet Konservautarı'nda okuyor. Sonrasında on üç yıl boyunca devlet tiyatrosunda bir çok oyunda rol alıyor. Fakat o kadar yoğun çalışıyor ki sinemaya vakit kalmıyor. Uzunca bir zamandan sonra Atıf Yılmaz'dan bir film teklifi alıyor. İşte o zaman sinemaya adım atmış oluyor. "Sinema çok sarmadı beni. Çünkü size ait bir şey değil. Tiyatro alışkanlığınız var. Sahnede aktör veya aktris ön plandadır. Burada bir hikâye var, o hikâyenin içinde siz varsınız. İstediği gibi kırpıp montaj yapabiliyor. Tamamen yönetmenin dünyasına bağlı olduğu için benim çok da hoşuma gitmedi" diyor.

OTUZ YIL BOYUNCA KENDİNİ GİZLEDİ

Ahmet Uğurlu döneminin en başarılı oyuncularından biri. Kendisinin yerli yabancı birçok ödülü bulunuyor. Fakat onu sadece oynadığı filmlerle veya tiyatro sahnesinde görebiliyorsunuz. Medyaya, magazine ve şöhrete uzak. Böyle bir hayatı oyunculuğun ilk yıllarında tercih etmiş. Magazinden ve şöhretin mecbur kıldığı hallerden uzak kalmak istemiş ve kalmış, yaklaşık otuz yıl ortalıklarda görünmemiş. Para ve şöhreti bir kenara bırakmış. "Kalabalık bir yere davet edildiğimde çok sıkılırım. Toplum önünde hadi bir fıkra anlatsana diyenlerden hiç hoşlanmam. Bir hafta on gün hiç dışarıya çıkmayabilirim" diyor.

O oyunculuğun eğitimden ziyade kişilerin kontrolünde bir şey olduğunu düşünüyor. Hatta oyunculuğu "Açıklanamayan bazı şeyler, Allah vergisi yetenek" olarak da tanımlıyor. Uğurlu; "Bu mesleği yapıyorum fakat bu mesleğin 'sanat dünyası' dediğimiz çevresi benimle hiçbir şekilde örtüşmüyor" diyor. Şu anki konumundan hayli memnun. Her televizyon programına çıkmıyor, röportaj vermiyor, her oyunu oynamıyor, seçiyor, yani para ve ün için çalışmıyor…

"Oyunculuğu bu kadar abartmanın bir anlamı yok. Fakat bu çok değersiz bir yerde olduğu anlamına da gelmiyor. Dünya benim etrafımda dönmüyor. Bunun çok bilincindeyim. Kimsenin beni örnek alması gibi bir çabam da yok. İnsan hayatını kurtaran bir tıp doktorundan daha üstün filan değilim. Dünya ile birlikte dönüyoruz".

"Yaptığımız kolektif bir iş. O yüzden aktörlüğü köle olarak görürüm. İyi aktör de kölelikten kurtulmuş özgürlüğüne kavuşmuştur. Yine de hiçbir zaman kölelikten kurtulmazsınız. Size bir yaşam hakkı verirler, fakat kendi alanınızda hiçbir zaman asil olamazsınız; hep kölesinizdir. Bir defa yazılı metine, yönetmene, ışıkçıya, kostüme, dekora bağımlısınız. Ancak bireysel özgürlüğünüz çok önemlidir."


Şan, şöhret, para ve ödül başarının ispatı mıdır?

"Başarı dediğiniz zaman, neye göre başarı? Hedeflediğiniz yolda taraftar bulabiliyorsanız başarı odur. Ama tanınmışlık ve para sahibi olmak, ün, şan şöhret gibi şeylerin çok akıl gerektirmediğini çözdüm. Ödül aldığınızda da çok başarılı olduğunuzu düşünmeyin. Ödülü kim veriyor ve hangi koşulla veriliyor? Çok başarısız insanlar da ödül alabilir."

"İki türlü yol vardır. Biri maddi yaşam, diğeri manevi yaşam. Maddi yaşamda karnınızı doyurursunuz. Bir de manevi doyum vardır. Bunu da ya inancınızla yaparsınız, ya felsefeyle ya da sanatla. Hepsini birlikte yapabilmek en güzelidir. Bütün bu manevi doyumu da işte o hakikat dediğimiz şeyle doyurursanız iki doyum arasında sanatsal faaliyet daha da anlam kazanır. Şimdi bunun üzerine kurduğunuz zaman hem kendi yaşamınızı hem de sanatınızı anlamlandırıyorsunuz".


Sanat kimsenin tekelinde değil

"Şarkı söyleyene de oyun oynayana da sanatçı deniyor. Fakat sanatkârlık sadece oynayanlarla ve söyleyenlerle ilgili bir mesele değil. Bu sadece belli bir kesimin tekelinde olan bir şey değil. Nice doktorlardan çok önemli besteciler ve şairler çıktı. Her tiyatro, her sinema yapan da sanatkâr değil. Sanatkâr bizim göremediğimiz, hissedemediklerimizi gösteren kişidir. Mesela Bethowen kırk yaşında sağır oldu. Ancak en iyi besteleri sağır olduktan sonra yaptıklarıdır. "


Ahmet Uğurlu portresi

Ahmet Uğurlu, "Karakalem yaparım, piyano çalarım, çok film izlerim, marangozluktan hoşlanırım" diyor. Ailesine düşkünlüğü en belirgin özelliği... Oğlu Orhan'ın bebekliğinden beri bütün ihtiyaçları ile kendisi ilgileniyor. Evin oğlu Orhan, İtalya-Milano'da Bocconi'yi bitirdi, halen master'ını tamamlıyor. Uğurlu'nun yaptığı resimleri görenler çok beğeniyor fakat kendisi beğenmediği için kimseye göstermiyor, yalnızca çevresi tarafından biliniyor. Kendinden konuşmaktan sıkılıyor, çok az konuşuyor, inatçı ve gururlu. Güzel piyano çalıyor fakat durum klarnet ve saz için aynı değil. Yine de inatla, özellikle klarnet çalışmalarına devam ediyor. Türk halk müziğini çok seviyor. En kötü huyu, konuşmaması... Şimdiye dek hakkında çıkan hiçbir şeye cevap verdiği görülmemiş. Öğlen ve akşam aynı yemeği yemiyor, her öğün taze pişiyor. Sabahları jimnastiğini ihmal etmiyor. Oyun zamanı her sabah koşuyor. Kilo almıyor, vücuduna dikkat ediyor. Eşinin okuma gözlüklerini takıp, kenarlarını genişletiyor. Masası daima dağınık. Masanın üzerindeki yığınlardan yer açamadığı için mutfak masasında çalışıyor. Evde her işe karışıyor. Oynadığı oyunlarda bir gece mutlaka eşi için oynuyor ama ne zaman olacağını kendi haber vermek kaidesiyle. Eşi, 'O gece Ahmet matador gibidir. Oyunu bir boğa gibi, kılıç saplamadan ve kan dökmeden dizlerine çöktürür' diyor. Deniz kenarını çok seviyor ama denize girmiyor. Ev tamiratlarını kendi yapıyor. Eşi ile gelecek planları arasında yurt dışındaki işleri ilerletebilmek, özgün bizden tat ve dokuları olan ama evrensel işler yapmak var ise de, son yıllarda Yanık Köy'deki evlerini bitirip oraya yerleşmeyi de düşünüyorlar. Fakat ev bir türlü bitmiyor...