Gözleri bir âmâ gibi kapanmış pencereli evler... Sessiz sokaklarda kimseler yokmuş gibi sadece radyolar konuşuyor ve babalar çocuklara bu durumu nasıl anlatabileceğini düşünüyor. Türkiye'nin yakın geçmişinden hatırladığımız bu darbe sahneleri 'Osmanlı İmparatorluğu'nda Askeri İsyanlar ve Darbeler' isimli kitapla yeni bir perspektif kazanıyor.
Takvimlerde 12 Eylül 1980 ya da 27 Mayıs 1960 ibareleri... Tahayyül edebildiklerimiz ölümün soğuk yüzü ve ümitsizlik. Darbelerden arta kalan izler böyle sıralanıp gidiyor. Hafızalarımız ancak bu kadarına gidebiliyor yaşananları hayal edebilmek için; ama şimdi anlatacaklarımızı okuduktan sonra çok daha eskilere gideceksiniz darbeler ve isyanlarla ilgili. Aslında bir nevi gelenekselleşen darbeleri Erhan Afyoncu, Uğur Demir, Ahmet Önal'dan bir kez daha dinlerken dededen toruna hepsi isyanla devrilen padişahlara şaşırdık, cesetleri lağıma atılan ulemalara ve katledilen hükümdarlara üzüldük, haşmetli Yavuz'un çadırına yapılan silahlı saldırıya verdiği tepkiyi hayal bile edemezken, sadrazamı gözleri önünde parçalanan 4.Murat'ın gözyaşlarına ortak olduk. Tarihimizi bir de bu çarpıcı olaylarla ele alan Erhan Afyoncu, Uğur Demir ve Ahmet Önal, Yeditepe Yayınevi'nden çıkan 'Osmanlı İmparatorluğu'nda Askeri İsyanlar ve Darbeler' isimli kitapla 1446 ile 1913 yılları arasında kan, gözyaşı, yağma, taht değişiklikleri ve padişahların katledilmesiyle bugün bildiğimiz darbelere eskilerden bilgiler katıyor.
İsyanların ve darbelerin bizde bir gelenek olduğunu belirten Erhan Afyoncu, Osmanlı İmparatorluğu'nda bu olayların, Fatih Sultan Mehmet'in ilk hükümdarlığı zamanında 1446 Buçuktepe İsyanı ile başlayıp, 1913'teki Babıâli baskınında sona erdiğini hatırlatıyor. Neredeyse Fatih Sultan Mehmet'ten sonra isyanla yüzleşmeyen Osmanlı padişahının olmadığını vurgulayan Afyoncu: 'Otuz altı Osmanlı padişahından on ikisinin isyan ve darbeyle tahtını kaybettiği göz önüne alındığında durumun vahameti daha iyi anlaşılır.' diyor. Afyoncu, o atmosferi bize şöyle anlatıyor: 'Günlerce, hatta aylarca devam eden isyanlar İstanbul halkına korkulu günler yaşatıyor, günlük hayat tamamen felç oluyordu. İsyanlar zaman zaman o kadar ileri boyutlara ulaşıyordu ki, bazen devlet adamlarının cesetleri köpeklere yem ediliyor, bazen sadrazamların kelleleri alınıyor, bazen de padişahlar acımasızca katlediliyorlardı.
II.Bâyezid, II. Osman, I. Mustafa, Sultan İbrahim, IV. Mehmet,. II. Mustafa, III. Ahmet, III. Selim, IV. Mustafa, Sultan Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamit askeri bir isyan veya darbe sonucu tahtını kaybetti. Tahtını kaybeden padişahların da yarısı, II. Bâyezid, II. Osman, Sultan İbrahim, III. Selim, IV. Mustafa, Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra öldürüldü.'
Eserin en ilgi çekici başlıklarından birisi de üç nesil ardarda isyanla indirilen sultanlar. Yazarlar, şunları dillendiriyor: 'Sultan İbrahim 1648'de isyanla tahtını kaybetmiş ve yerine oğlu IV. Mehmet geçmişti. Sultan İbrahim'in acı sonu oğlu IV. Mehmet'i de bırakmamış, o da 1687'de isyan ile saltanatını kaybetmişti. İsyan ile tahttan indirilmek torun II. Mustafa ve onun yerine geçen kardeşi III. Ahmet'in de yakasını bırakmadı. 1695'te tahtta çıkan II. Mustafa, 1703'te Edirne Vaka'sıyla tahttan indirilirken, bu isyanın sonucunda tahta çıkan III. Ahmet de Patrona Halil isyanıyla tahtı kaybetti.'
Kitapta hafızalardan silinmeyecek vahşet dolu bir kare canlandıran bölüm ise şöyle naklediliyor:'1623'te yeniçeriler ile ulema karşı karşıya gelmişlerdi. Fatih Camii'nde toplanan ulemanın yanına gelen yeniçeriler, bir anda kılıçlarını çekip, “İşte fetva elimizde olan şu kılıçlardır” diye bağırarak saldırıya geçmişler ve ulemanın yanı sıra caminin avlusunda olayları seyretmek üzere bulunanlardan ve namaza gelenlerden bazıları da öldürülmüştü. Yapılan kıyımın duyulmaması için yeniçeriler hemen o gece ölenlerin cesetlerini Fatih Camii'nde bir kuyuya doldurarak üzerlerini kapatmışlar, öldürülenlerin bazılarının cesetlerini ise lağımlara atmışlardı.'
Aşırı savurganlığı ve son dönemlerindeki deliliğiyle tanıdığımız IV. Murad, bu kitapta bambaşka bir olayla karşımız çıkıyor ve şöyle anlatılıyor: 'IV. Murad'a isyan eden âsiler, sadrazamın kellesini istemişlerdi. IV. Murad, isyan eden askerleri yine ikna etmeye çalıştı; ama nafile. Sadrazam Hafız Paşa, padişahın nasihatlarının asiler tarafından dinlenmediğini görünce, “Padişahım! Hafız gibi bin kulun yoluna fedadır, ancak ricam budur ki, beni sen katletmeyip bırak. Bu zalimler beni şehid etsinler ve lütfedip cenazemi Üsküdar'da defnettiresin” dedikten sonra yeri öptü. Ardından “Bismillâhirrahmânirrahim. Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Ulu Allah'a aittir. Biz Allah'a aidiz ve vakti geldiğinde elbette ona döneceğiz” diyerek askerlerin arasına daldı. Birkaç dakika sonra vezir-i azamın paramparça edilmiş cansız bedeni yerde yatmaktaydı. Bu duruma dayanamayan IV. Murad bile ağlamıştı.'
Kitapta anlatılan ilginç olaylardan biri de Patrona Halil liderliğindeki isyan sonucunda III. Ahmet tahttan indirilip, yerine geçen I. Mahmut ve asilere karşı yaptıkları. I. Mahmut, 1730'da tahta çıktıktan sonra ilk fırsatta fesadın kaynağı olan ve iktidarını gölgeleyen asileri ortadan kaldırmak için kolları sıvadı. Devlet ricalini ve yeniçeri ileri gelenlerini kendi tarafına kazandı. Ardından zorbaların kökünü kazımak için güzel bir plan hazırlandı. Bu plana göre, Patrona Halil ve adamları İran harplerini görüşmek üzere çağrılacak ve defterleri dürülecekti. Plan gizli tutulmasına rağmen İstanbul kadı vekili, bir yolla bunu öğrendi. Patrona'ya, saraya girmeden, durumu anlatan bir mektubu adamlarından biriyle ulaştırdı. Ancak Patrona, gelen mektubu okumadan cebine koydu. Çünkü okuma yazması yoktu. Patrona Halil, sarayda Revan Köşkü'nde padişahı beklerken, birazdan öldürüleceğinden habersizdi. Onun ardından yeniçeriler sarayın kapılarını kapattı ve Patrona ile diğer asileri teker teker kılıçtan geçirdiler.






