Yeditepe’nin kalbi sanata açıldı

Latife Beyza Turgut
Latife Beyza Turgut
04:0020/04/2025, Pazar
G: 6/05/2025, Salı
Yeni Şafak
3. Uluslararası Yeditepe Bienali bu yıl ışık ve gölge ilişkisinden yola çıkarak sanatçıların ürettikleri işlere ev sahipliği yapıyor. Sergiler 18 Haziran'a kadar görülebilir.
3. Uluslararası Yeditepe Bienali bu yıl ışık ve gölge ilişkisinden yola çıkarak sanatçıların ürettikleri işlere ev sahipliği yapıyor. Sergiler 18 Haziran'a kadar görülebilir.

3. Yeditepe Bienali, Tarihi Yarımada’nın asırlık mekânlarında “Gölge Varsa Işık da Var” temasıyla 263 sanatçının 215 eseri sanatseverlere sunuluyor. Yedikule, Nuruosmaniye Mahzeni gibi tarihi mekânlar arasında 40 yıl aradan sonra ilk kez kapılarını açan Sirkeci Garı Ambarları da var. Furkan Türkyılmaz, “Biz bu güçlü mekânlarla yarışmaktan ziyade onlara kulak vermeyi tercih ettik” diyor. Üretilen eser ve enstalasyonların klasik sanat anlayışından yola çıkan çağdaş yorumlamalar olduğunu ifade eden küratör Fatih Ömeroğlu da “Eğer klasik sanatlarla enstalasyonu görünür kılmak istiyorsanız ikisinden izler taşıyan üçüncü bir yapı kurmak zorundasınız bu da bienaldir. Çok geniş bir yelpazeye sahip olduk; edebiyattan yazıya, kültür dünyamızdan tarihimize, minyatürden filozoflarımıza kadar tüm alanlarda artık estetik cevaplarımız ve bunların somut hale dönüştüğü birçok eserimiz var” açıklamasını yapıyor.

Cumhurbaşkanlığı himayelerinde, Klasik Türk Sanatları Vakfı ve Fatih Belediyesi iş birliğiyle düzenlenen Yeditepe Bienali, bu yıl üçüncü kez sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Geçtiğimiz 2018 ve 2022 yıllarında ilki ve ikincisi düzenlenen bienal, Tarihi Yarımada’nın asırlık mekânlarında birbirinden kıymetli işlere ev sahipliği yapmıştı. Bu yıl yine tarihi mekânları klasik sanatlar kökenli fakat çağdaş sanat yorumlamalı birbirinden nitelikli işlerle buluşturuyor. Alanında bir ilk olma iddiası taşıyan bienal, Nuruosmaniye Cami Mahzeni’nden Sirkeci Gari Ambarları’na oradan da bienal ile özdeşleşmiş Yedikule Hisarı’na uzanıyor. “Gölge Varsa Işık da Var” temasıyla düzenlenen bianelde toplam 263 sanatçının 215 eseri sanatseverlere sunuluyor. Birbirinden ilgi çekici bu eserleri görmek için ilk durak küratörlüğünü Furkan Türkyılmaz’ın yaptığı Nuruosmaniye Cami Mahzeni. Mahzen’de “Yer-Mekân-Yer’leş(tir)me” kavramları ekseninde 22 sanatçının 17 eseri sergileniyor. Beyazıt ve Kapalı Çarşı’nın kalabalık atmosferinden daracık bir kapı ile sıyrılarak kişiyi kendiyle başbaşa bırakan mahzen; devasa su küpleri, aynalar ve ışık oyunlarıyla izleyiciyi karşılıyor. Mahzen, geçtiğimiz bienalde kapılarını ilk kez ziyarete açmıştı. Bienal, bu yıl bu ilki bize ikinci durağımız olan Sirkeci Garı Ambarları’yla yaşatıyor. Üç ayı aşkın bir ön hazırlığın ardından 40 yıl sonra ilk kez kapılarını açan Sirkeci Garı Ambarları’da 66 sanatçının 27 eseri sergileniyor. Mekânın küratörlüğünü Fatih Ömeroğlu’nun üstleniyor ve “Gölge Varsa Işık da Vardır” temasını “Vakti Geldi Mi” sorusu ile ele alıyor. Üçüncü ve nihai durağımız Yedikule Hisarı ise her iki küratörün ortak emeği. Hisar’da 8 sanatçının 8 enstalasyonu sergileniyor. Yine Yedikule Hisarı’nda yer alan “Kubbeler” bölümünde ise klasik Türk sanatlarının yanı sıra resim, fotoğraf ve rölyef gibi farklı disiplinlerden toplam 163 eser, 164 sanatçının imzasını taşıyor. Eserler, bienalin bu yılki temasını yansıtacak biçimde tasarlanan özel platformlarda sergileniyor ve ziyaretçilerin hareketine duyarlı sensörler “İnsan varsa sanat vardır” mottosunu hayata geçirerek deneyime interaktif bir boyut katıyor. Bu hafta Yeni Şafak Pazar olarak sizler için 3. Yeditepe Bienal’inin tüm mekânlarını gezerek bu işe emek veren küratörler Fatih Ömeroğlu ve Furkan Türkyılmaz ile röportajlar gerçekleştirdik.

Furkan Türkyılmaz

Mekânla yarışmak yerine ona kulak verdik

Bienalde sunulduğu mekânlarla sağlam ilişkiler kuran yerleştirmeler görüyoruz. Bu tarihi mekânların taşıdığı hafıza ve barındırdığı derinlik, enstalasyonların üretim biçimlerinde nasıl belirleyici oldu?

Nuruosmaniye Camii, İstanbul’un tam merkezinde ve yedi tepenin birinde konumlanmaktadır. Başta yüzlerce yıllık Kapalı Çarşı olmak üzere ticari akışın yoğun olduğu bir bölge burası. Geçmişin ruhunu üzerinde taşıyan mahzen ise tam da bu hareketin ve akışın arasında bir yarılım oluşturuyor. Taş sütunların arasında bir çantacıdan geçilerek içerisine girilen mahzen bir taraftan cami yapısı olması bir yandan da geçmişin tesiriyle insana bir başka boyuta geçiş hissiyatı veriyor. İçeride yer alan enstalasyonlar tam da bu yerin ruhunu ve bu geçişlerdeki deneyimler dikkate alınarak ortaya çıktı. Sanatçılar dışarıdan eserlerini getirip alan da konumlandırmadılar. Yeri, oranın duygularını, tarihini dikkate alarak yere özgü eserler ortaya çıkarmış oldular.

Mahzeni bir “tehassüs mekânı” olarak tanımlıyorsunuz. Bu mekân sizce izleyiciye nasıl bir deneyim yaşatacak?

Bu yıl mahzende yapılan çalışmalar daha çok seyircinin deneyimi ve yerle kurduğu ilişki üzerinde durularak ortaya çıktı. Eserler görsellikten ziyade mekânın insanı kuşatan tarafına ve orada olmanın getirdiği hislere yoğunlaşıyor. Mahzen çok ama çok güçlü bir mekân siz orada her ne yaparsanız yapın kendisini hissettirmeyi başarıyor. Biz de bu güçlü mekânla yarışmaktan ziyade ona kulak vermeyi tercih ettik. Hali hazırda sanatçıların mekânla kurduğu ilişkiyi, oradaki deneyimlerini ve duygulanımları çokça masaya yatırdık. Mahzen ve içerisindeki enstelasyonlar birçok duyguyu ve çağrışımı bir arada yaşatıyor insana.

Yerleştirme sürecinin kolektif üretimle şekillendiğini söylüyorsunuz. Sanatçılarla bu ortak üretim sürecinde neler yaşandı?

Mahzendeki en önemli meselelerden birisi bütünselliği yakalamaktı. Bunun olabilmesi için hali hazırda sanatçıların bir araya gelmesi ve herkesin zihnindekilerini ortaya dökmesi gerekiyordu. Mahzene birçok defa her sanatçı hem tek başına hem diğer sanatçılarla birlikte girdi ve mekânı anlamaya çalıştı. Ardından büyük bir mahzen maketi yaptık ve üzerinde detaylıca birçok konuyu tartıştık. En güzeli de her sanatçı birbiriyle mümkün olduğunca diyalog halinde oldu ve enstalasyonları hakkında fikir alışverişlerinde bulunup kritik verdi. Bu paylaşımlı ortamın olumlu etkilerini hem süreçte hem sonuçta gördük.

Bienal kapsamında yer alan mahzenden bir görüntü.
Fatih Ömeroğlu

Klasik sanatların özündeki ‘gölge’yi çağdaş sanatla buluşturduk

3. Yeditepe Bienali’nde “Gölge Varsa Işık Da Var” teması gereği; ‘gölge’yi hem aydınlık hem de karanlığın izlerini taşıyan, adeta melez bir yapı olarak tanımlıyorsunuz. Bu bağlamda, klasik sanatlar üzerinden bu melezliği nasıl görünür kılmayı hedeflediniz?

Gölgeyi, aydınlığın ve karanlığın izlerini birlikte taşıyan melez bir yapı olarak tanımlarken, vurgulanan “gölge kavramı” iki zıt kutup arasında kalmış, her ikisinden de izler taşıyan üçüncü bir varlık. Biliyorsunuz ki alaşımlarda amaç alaşanlarından üstün olmaktır. Eğer geçmişle geleceği görünür kılmak istiyorsanız ikisinden izler taşıyan üçüncü bir yapı kurmak zorundasınız: Vakit. Eğer klasik sanatlarla enstalasyonu görünür kılmak istiyorsanız ikisinden izler taşıyan üçüncü bir yapı kurmak zorundasınız: Bienal. Aydınlığı ve karanlığı görünür kılmak istiyorsanız bir üçüncüye ihtiyacınız var: Gölge. Ben III. Yeditepe Bienali sürecinde, sanatçı arkadaşlarımdan bu melez yapıyı sadece görsel olarak değil, kavramsal ve duyusal boyutlarıyla da ele almalarını rica ettim. Hepsi de kendi disiplinlerinde gerekli yeterliliğe, öngörüye, bakış açısına, yeteneğe sahipti. Bu arada gerçek anlamda çok disiplinli bir ekip oluştu. Sirkeci ambarlarındaki enstalasyonlarda aydınlık ve karanlığı aynı anda deneyimleten mekân düzenlemeleri, tam da sorduğunuz bu “melezlik” fikrini yansıtıyor. Gölgenin “tam aydınlık” veya “tam karanlık” olmadan, sürekli bir dönüşüm halinde var oluşu aslında bize klasik sanatların özünde zaten var olan bir anlatım dili sunuyor. Biz bu potansiyeli güncel sanat perspektifleriyle buluşturduk ve böylece gölgenin melez yapısını hem görsel hem de düşünsel açıdan bienalde deneyimlenebilir hâle getirmeye çalıştık.


Ufuk açıcı bir potansiyele dönüştü

Işık dolayısıyla gölge, gölge dolayısıyla vakit insan fıtratında ve İslam inancında oldukça değerli. Sizlerin 3. Yeditepe Bienali özelinde kendinize sorduğunuz, “Klasik sanatlarda ışığı ve gölgeyi kullanmanın vakti geldi mi?” sorusuna sanatçılardan nasıl cevaplar aldınız?

Bu sorunun cevabı beraber çalıştığım sanatçılar ve benim açımdan aslında bir nevi meydan okuma. Ne demek bu? Şimdi geleneksel sanatlarımızın tarihinden veya onlara yüklenen anlamlardan bahsetmek bu soru için doğru olmaz. Ama geleneksel sanatlarda ışık ve gölge kavramının estetik, sembolik, ilahi ve hatta kozmik yönleri için konuşacak olursak tam anlamıyla bir bienal konsepti oluştu. Sanatçı arkadaşlarım, hocalarım, öğrencilerim Sirkeci ambarları özelinde ürettikleri enstalasyon çalışmalarında klasik sanat anlayışımızdan yola çıktı. Bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki; şu an geldiğimiz yer, başladığımız yerden çok farklı. Klasik sanatlarda ışığı ve gölgeyi kullanmanın vakti geldi mi?” sorusuna sanatçılardan nasıl cevaplar aldınız? Demiştiniz. Aslında her sanatçı kendi eseriyle cevap verdi diyebilirim. Buda beni çok mutlu etti. Çok geniş bir yelpazeye sahip olduk; edebiyattan yazıya, kültür dünyamızdan tarihimize, minyatürden filozoflarımıza kadar tüm alanlarda artık estetik cevaplarımız ve bunların somut hale dönüştüğü birçok eserimiz var. Bu bakışla üretim yapan sanatçılar sayesinde, klasik sanatlarda ışığın ve gölgenin kullanımı bugün ufuk açıcı bir potansiyele dönüştü diyebiliriz.

Tarihi Sirkeci Garı Ambarları’nda yer alan eserlerden birkaçı.
“Vakit” kavramını dini ritüellerle ilişkilendiriyorsunuz. Bu bağ kurma biçimi bienalin küratöryel yaklaşımını nasıl şekillendirdi?

Vakit, dini pratiklerin belirli zaman dilimlerinde gerçekleştirilmesini ifade eder. Bu pratikler, İslam dininde namaz, oruç ve hac gibi, güneşin ve ayın hareketlerine göre tayin edilir. Güneşin doğuşu, batışı veya ayın evreleri, hangi ibadetin ne zaman yapılması gerektiğini gösterir. Dolayısıyla mekâna düşen ışığın açısı ve kuvveti de bu zaman dilimlerini şekillendirir; bu da pratiklerin ritmini oluşturur. Hadi çok daha geriye gidelim tarım toplumunu, ilk bayramları, güneş tutulması efsanelerini düşünün yine ışık yine gölge. Burada toplumsal pratikleri de işin içine alabilirsiniz. Konumuza dönecek olursak, dini pratiklerin kozmik düzen içinde süreklilik göstermesi, bir yandan “zaman dahil yaratılan her şeyin geçiciliği”ni vurgularken diğer yandan da evrensel ritmin insan doğasıyla ne kadar uyumlu olduğunu hatırlatır. Güneşin doğuşu batışı veya ayın hareketleri bizim fıtratımızla uyum içinde ya da biz buna uyum sağladık. Ben bu anlamda bir bağ kurmadım, olan bağı hatırlatmak, farkındalık oluşturmak istedim. Sanatçı arkadaşlarımda çok iyi yorumladı. Hepsine sizin sayenizde bir kez daha teşekkür ederim. “Saye”de gölge demek bu arada.


#Yeditepe Bienali
#Fatih
#Gölge Varsa Işık da Vardır