
Türkiye'de sistem değişikliği talebi 1980'lerin ortalarından itibaren dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından gündeme getirilen bir konu oldu. Türkiye'nin Özal döneminden itibaren sistem değişikliğine gitmesi halinde nelerin değişeceğini derledik. Türkiye'nin kayıp yılları olarak tarihe geçen 1990'lı yıllarda sistemin değişimi talebi kabul edilseydi neler değişecekti? Türkiye'yi yaşadığı kısır döngülerden kurtaracak olan yeni sistem uygulanabilseydi ne 28 Şubat gerçekleşebilirdi ne de 11 koalisyon hükümeti ortaya çıkardı. İşte Türkiye'nin kazanması gerekirken kaybettiği yılları...
1924 ve 1961 anayasasına göre Türkiye’de TBMM seçimleri 4 yılda bir yapılıyordu. Bu kapsamda Tek Parti döneminde TBMM seçimleri genel olarak dört yılda bir gerçekleşti. Ancak bu dönemde kurulan hükümetlerin ömrü kısa oldu. Sadece Tek Parti hükümetinin olduğu 37 yılda 18 hükümet kuruldu. Bu sayı İngiltere’de 67 yılda kurulan hükümet sayısından daha fazladır.
Çok partili sisteme geçildikten sonra yapılan seçimlerle iktidara gelen Demokrat Parti döneminde ise Adnan Menderes hükümetleri kuruldu.
10 yıllık Demokrat Parti iktidarı 1960 yılında gerçekleşen askeri darbe ile son buldu. Başbakan Menderes ve arkadaşlarının idam edildiği bu süreçte, darbeciler tarafından hazırlanan 1961 anayasası kabul edildi.
Anayasa değişikliği ile birlikte parlamenter sistem darbeyi gerçekleştiren cuntacıların eliyle yeniden dizayn edildi ve Senato ile MGK gibi yapılar üzerinden vesayetin etkisine açık hale getirildi. Nitekim 1960 sonrası dönemde kurulan hükümetler, ordu ve bürokrasinin oluşturduğu vesayetin etkisinde kaldı. Cemal Gürsel başkanlığında kurulan Milli Birlik Komitesi, 1960-1961 döneminde ülkeyi filli olarak yönetti. 1961 sonrasında ise Türkiye’de koalisyon hükümetleri dönemi başladı.
- 1961-65 arasında İnönü tarafından üç koalisyon hükümeti kuruldu. 1965 yılında yine Suat Hayri Ürgüplü tarafından bir geçici hükümet kuruldu. 1965 yılında yapılan genel seçimlerin ardından Süleyman Demirel yönetiminde Adalet Partisi iktidara geldi. Ve yine 1965-71 arasında üç Demirel hükümeti kuruldu. 1971’deki askeri darbe sonrasında Türkiye, en istikrarsız dönemini yaşamaya başladı. 1971-1980 darbesi arasında tam 11 koalisyon ve geçici hükümet kuruldu. Bu dönemde Türkiye’de kurulan hükümetlerin ortalama ömrü 1- 1,5 yıl arasında değişiyor.
1980 askeri darbesinden sonra cuntacıların fiili yönetimi, yeni bir anayasanın hazırlanması için çalışma yaptı. Darbecilerin hazırladığı ve 1982 yılında kabul edilen yeni anayasa, vesayet mekanizmasını daha da güçlendirdi. Yeni anayasa ile yapılan değişikliklerden biri ise TBMM seçimlerinin 5 yılda bir yapılmasıydı. Bu dönemde Türkiye siyasal tarihinin en kritik dönemini yaşadı. 1983 yılına kadar devam eden askerin fiili yönetimi 1983 yılında yapılan seçimlerle sona erdi.
Türkiye’de yaşanan istikrarsızlık, askeri darbeler ve bürokratik oligarşinin siyasal iktidar üzerinde tahakküm kurma çabası ile domino etkisi yaptı. Türkiye’de güçlü olmayan iktidarların varlığı, hem siyasal hem de ekonomik alanlarda krizlerin yaşanmasına yol açtı. Bu durum, parlamenter sistemin işlevsizleştirilmesine neden oldu. Bu ortam içerisinde Türkiye’de sistemin yeniden yapılandırılması tartışması başladı.
Nitekim normal şartlar altında Türkiye’de 1923-1980 arasında 14 hükümet kurulacağına tam 43 hükümet kuruldu. Bu yüzden 1984’ten itibaren Başbakan Turgut Özal, Başkanlık sistemini yakın çevresiyle birlikte gündeme getirmeye başladı. İstikrarsız hükümetlerin yol açtığı sorunları gündeme getiren Özal, Türkiye’deki parlamenter sistemin işleyememesinden ve krizlere yol açmasından şikâyet ediyordu. Bu tartışmaları 1988 yılında kamuoyu önünde gündeme getirmeye başlayan Turgut Özal, Türkiye’nin siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda kalkınabilmesi için Başkanlık sistemine geçmesi gerektiğini savundu. Bu tartışmada Türkiye’de kurulan koalisyon hükümetlerinin etkin bir yönetim gerçekleştiremediği argümanını öne çıkardı.
Özal’ın savunduğu sistem 16 Nisan’da halk referandumuna sunulan anayasa değişikliği teklifi ile benzerlikler taşıyor.
Cumhurbaşkanı 5 yıl için seçilecek ve Cumhurbaşkanlığı ile TBMM seçimleri eş zamanlı olarak yapılacaktı. TBMM’nin erken seçim kararı alması durumunda Cumhurbaşkanının da yeniden seçilmesi gerekecekti. Özal’a göre Osmanlı bakiyesi olan çok kültürlü bir toplumda parlamenter sistem işlemiyordu ve ortaya çıkardığı koalisyon sistemleri ülkenin yönetimini zora sokuyordu. Koalisyonların olmadığı bir sistem Türkiye’nin yönetimi için daha uygundu. Özal’ın üzerinde durduğu diğer önemli unsurlar ise güçler ayrılığı prensibinin ve hızlı kalkınmanın Başkanlık sistemi içerisinde daha başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilecek olmasıydı.
Eğer bu dönemde yaşanan tartışmalar bir sonuç üretebilseydi, Türkiye yeni sistem ile 1980’lerin sonunda tanışabilirdi. Böylece Türkiye’nin 1990’lı yıllardan itibaren karşı karşıya kaldığı siyasal krizler yaşanmayabilirdi. Bu noktada, hem Özal’ın söylem ve önerilerini referans alarak hem de 16 Nisan’da halkın onayına sunulan anayasa değişikliği maddelerinden yola çıkarak yeni sistemin 1980’lerin sonunda uygulanabilmesi halinde 1990’lı yıllarda Türkiye’de yaşanabilecek olan tablonun görünümünü ele alacağız.
Varsayımlara dayalı olan bu metinde söz konusu sistem değişikliğinin Özal’lı yıllarda değişmiş olması halinde Türkiye’de yaşanan değişimi örnek olaylar üzerinden açıklayacağız...
1984’ten itibaren sistem değişikliğini gündeme getiren Özal, yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrılmasını arzuluyordu. Özal’a göre, bakanların aynı zamanda parlamento üyesi olması, sistemin sağlıklı işlemesinin önünde bir engeldi. Özal’ın yakın durduğu sistem ABD sistemine yakın olmakla birlikte Cumhurbaşkanlığı sistemi üzerine inşa edilen argümanlara dayanıyordu. Eğer Özal’ın söz konusu talebi bu dönemde kabul edilseydi, Türkiye’deki ilk Cumhurbaşkanlığı seçimi 1989 yılında yapılacaktı. Kenan Evren’in görev süresinin dolmasıyla birlikte Türkiye’de yeni sistem kapsamında ilk seçimler yapılabilirdi. Ya da aksi halde sistem tartışmasının en yoğun yaşandığı 1990’lı yılların başında bu sisteme geçilebilirdi ki bu durum Özal’ın öncelikleri arasındaydı.
1987 genel seçimlerinde oyların yüzde 36,3’nü alan ANAP, 450 milletvekili bulunan parlamentoda 292 milletvekiline sahipti. Bugün gündemde olan 600 milletvekilinin bu dönemde var olması durumunda ANAP’ın çıkaracağı milletvekili sayısı 388 milletvekili olacaktı. SHP’nin 99 olan milletvekili sayısı 132, DYP’nin ise 59 milletvekili olan sayısı 80 milletvekiline çıkacaktı. 56,4 milyon nüfusa sahip olan Türkiye’de 94 bin kişiye 1 milletvekili düşecekti ve bu durum halkın temsil edilmesi açısından demokratik normlara daha uygun olacaktı.
Yürütmede yaşanan çift başlılık sorunu ortadan kalkacağı için Cumhurbaşkanı Özal bu dönemde daha etkin bir yönetim anlayışı sergileyebilirdi. Özal, 1989’da Cumhurbaşkanı seçilip Çankaya Köşkü’ne çıktıktan sonra partisi ile ilişkisini kesmek zorunda kaldı. Bu durum ANAP’ın zamanla zayıflamasına neden oldu. Aynı zamanda Özal’dan sonra Başbakan olan Yıldırım Akbulut ile Cumhurbaşkanı Özal arasında yetki konusunda bir takım sorunlar yaşandı. Yine Türkiye’nin dış politikasında özellikle Körfez Savaşı sırasında Özal ile Başbakan Akbulut arasında ve dönemin Dışişleri Bakanı arasında kriz yaşandı. Yürütmenin çift başlılığından kaynaklanan bu kriz hem içeride hem de dışarıda Türkiye’nin politikasını olumsuz etkiledi. Yürütmede yaşanan bu kriz, yönetim sorununa yol açtı. Yaşanan sorunlar karşısında Özal yeniden partisine dönmek istedi.
Cumhurbaşkanlığı sisteminin uygulamada olması halinde yürütmede böyle bir sorunun yaşanma ihtimali düşük olacaktı. Halkın doğrudan seçtiği Cumhurbaşkanı, karar verme mekanizmasını
daha hızlı işletebilecek ve hem içeride hem de dışarıda daha etkin kararlar alınabilecekti. Cumhurbaşkanı sorumlu olacağı için suç niteliği taşıyan kararlardan dolayı hesap verebilecekti. Yine ANAP’ın kendi içerisinde yaşadığı sorunların yaşanma ihtimali olmayabilirdi.
TBMM ise daha etkin rol alabilecek ve yasama ile ilgili faaliyetlere odaklanacaktı. Bakanlar, TBMM dışından seçileceği için yeniden seçilme kaygısı olmayacak ve ANAP içerisinde yaşanan sorunlar yaşanmayacaktı. Yine dönemin muhalefet partileri SHP ve DYP daha etkin olacaktı. TBMM yasa çıkarma ve denetleme yetkisini etkin olarak kullanma imkanına sahip olacaktı. Yasama ve yürütme mekanizmaları birbirinden ayrı olacağı için yürütmenin yasama üzerinde etkin olma imkanı sınırlanacak ve yasama alanına giren bütün konularda TBMM tek yetkili merci olacaktı. Yürütme mekanizmasının yasa tasarısı çıkarma imkânı olmayacaktı.
1960 sonrası kurumsallaşan vesayet rejiminin etkinliği kırılacak ve halk yönetimde doğrudan etkin olma imkânına sahip olacaktı. 1960, 1971 ve 1980’de gerçekleştirdiği darbelerle siyasal iktidar üzerinde etkin olan ordunun yönetim içerisindeki etkisi sınırlandırılabilecekti. Örneğin, 1971 darbesinden sonra kurulan askeri yüksek mahkemeler tamamen kaldırılacak ve ordunun etkin olmasında önemli bir araç olan sıkıyönetimin kaldırılarak demokratik bir yapı inşa edilebilecekti. Askeri yargının tamamen kaldırılmasıyla birlikte yargı tamamen sivilleşecekti. Bu durum yargı içerisinde yaşanan çift başlılık sorununu ortadan kaldırmakta önemli bir rol üstlenecekti.
Seçimlerin 5 yılda bir yapılması ve koalisyon hükümetlerinin ortaya çıkma ihtimali ortadan kalkacağı için Türkiye’nin en karanlık yılları olarak bilinen 1990’lı yıllardaki koalisyon hükümetleri kurulmayacaktı. Olası istikrarsızlık durumlarında Cumhurbaşkanı veya TBMM’nin seçimlerin yenilenmesi kararı ile yeniden seçimlere gidilecekti. Bu noktada 1990’lı yılların konjonktürü göz önüne alındığında Türkiye bu dönemde yaşadığı iç ve dış kaynaklı sorunları yine de yaşayabilirdi. Bu dönemde büyük artış gösteren terör tehdidi ile mücadele ve ekonomik sorunlar bu dönemde de varlığını sürdürebilirdi. Ancak, yönetim alanında yaşanan sorunların giderilmiş olması, söz konusu sorun alanları karşısında daha etkin hareket etme kabiliyetini ortaya çıkarabilirdi. Terörle mücadelede etkin kararlar alan yönetim mekanizması, Türkiye’nin terör dışındaki sorunlarına daha fazla zaman harcayabilirdi. Yine aynı şekilde ordunun MGK üzerinden siyasal alanı etkileme kapasitesi sınırlanabilir ve 1990’lı yıllarda etkin bir aktör olarak ön plana çıkan ordunun geriye çekilmesi ve meşru sınırları içerisinde hareket etmesi sağlanabilirdi.
Türkiye’nin 1990’lı yıllarda karşılaştığı en önemli sorun ise hiç kuşkusuz başarısız koalisyon hükümetleri oldu. ANAP’ın 1991 genel seçimlerinde büyük bir oy kaybı yaşaması, Türkiye’nin 1983 sonrası unutmaya başladığı koalisyon hükümetleri ile yeniden tanışmasına neden oldu. Nitekim 1991-2002 arasında normal şartlarda üçüncü hükümetin kurulması gerekirken, 10 koalisyon hükümeti kuruldu. Bu durum yönetim alanında yaşanan istikrarsızlık sorununu net bir biçimde gösteriyor.
Eğer Cumhurbaşkanlığı sistemi bu dönemde uygulamada olsaydı, Türkiye’nin koalisyon hükümetleri gibi bir sorunu olmayacaktı. 1989’da göreve başlayan Cumhurbaşkanı Özal’ın vefatı dolayısıyla seçimlere gidilecek ve muhtemelen bu dönemin en önemli siyasi liderlerinden olan Süleyman Demirel yine Cumhurbaşkanı seçilecekti. Ancak halkın doğrudan tercihi seçilecek kişiyi belirleyeceği için diğer siyasi liderlerin seçilmesi mümkün olabilirdi. Bunu yazının ilerleyen bölümlerinde bu dönemin yükselen partisi Refah’ın üzerinden daha da detaylandıracağız.
Cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütmeyi belirleyecek olan temel aktör halk olduğu için, halkın seçeceği isim üzerinde tartışmaların yaşanması olasılığı olmayacaktı. Nitekim birçok dönem Türkiye’de TBMM’nin seçtiği Cumhurbaşkanı ile ilgili yoğun tartışmalar yaşanmış ve bu tartışmalar krizlere yol açmıştır. 1980 darbesi öncesi Korutürk’ün görev süresi dolmasına rağmen TBMM yeni Cumhurbaşkanını seçememiş ve en nihayetinde yaşanan tartışmalar 1980 darbesine giden sürecinin ana dinamiklerinden bir tanesi olmuştut. Yine aynı şekilde Özal’ın vefatından sonra Demirel’in seçilmesine giden süreçte de TBMM’de yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Yine aynı şekilde 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde hem statüko yanlısı kesimler hem de ordu ‘laiklik’ adı altında Cumhurbaşkanının seçilmesini engellemeye çalışmışlardır.
Bu noktada Cumhurbaşkanlığı sistemi yürütmede yaşanan çift başlılık sorununun yanı sıra, ordu ile bürokrasinin kurduğu vesayeti ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri için TBMM’de yaşanan krizleri ortadan kaldırarak halkı temel aktör haline getirmesi açısından da önemli olacaktı. Nitekim halkın karşısına çıkacak olan Cumhurbaşkanı adayları seçilebilmek için yarışacak ve bir takım projeler sunmak durumunda kalacaklardı. Halkın belirleyici olacağı bu seçimlerde sadece siyasi liderlerin etkinliği önem kazanacaktı.
Nitekim Türkiye’de 2014 yılına kadar olan süreçte Cumhurbaşkanının belirlenmesinde söz konusu adayın TBMM’deki partisi etkili oluyordu. Cumhurbaşkanının milletvekili sayısı en yüksek olan partiden çıkma ihtimali her zaman daha güçlüydü. En fazla milletvekiline sahip olan partinin adayı Cumhurbaşkanı olmaya en yakın isim olmuştur. Yine aynı şekilde vesayet kurumu da Cumhurbaşkanının belirlenmesinde etkin olmuş ve kendi çizgilerine yakın olmayan isimlerin adaylığını engellemek için yoğun çaba harcamışlardır. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan tartışmalar, bürokrasinin ve ordunun etkisi buna en iyi örnektir. Ancak Cumhurbaşkanlığı sistemi uygulanabilseydi temel aktör halk olacağı için Özal sonrası dönemde Süleyman Demirel’in yanı sıra, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Erdal İnönü ve Deniz Baykal gibi isimlerin de seçilme imkânı ortaya çıkmış olacaktı.
Özellikle 1990’ların ilk yarısından itibaren hızlı bir yükselişe geçen Refah Partisi ve lideri Necmettin Erbakan’ın bu sistem içerisindeki etkinliği daha da fazla olabilirdi. Muhafazakar tabana hitap eden Erbakan ve partisi, 1970’li yıllardan itibaren siyasette ses getirmişti. 1990’lı yılların başından itibaren hızlı bir yükseliş gösteren Refah Partisi 1994 yılındaki yerel seçimlerde güçlü bir aktör olarak öne çıktı. Refah Partisi, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere 5 büyük kentte belediyeleri kazandı. Refah’ın bu yükselişi göz önüne alındığında Cumhurbaşkanlığı sisteminin uygulamada olması halinde çıkaracağı Cumhurbaşkanı adayının kazanma ihtimali yüksek olan partilerden biri olabilirdi. Nitekim 1995 seçimlerinden de en yüksek oyu Refah Partisi aldı. Oyların yüzde 21,4’nü alan Refah Partisi 158 milletvekili çıkardı. Cumhurbaşkanlığı sisteminin o dönem uygulamada olması halinde Refah Partisinin lideri Necmettin Erbakan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi rakiplerine göre daha olasıydı. TBMM’deki milletvekili sayısındaki dağılımda da yine tüm partilerin lehine bir artış yaşanacaktı.
Bu durumda 1990’lı yıllarda ordu ve bürokrasinin eliyle ortaya çıkartılan krizlerin önü de kesilmiş olurdu. Nitekim bu dönemde
Refah Partisi’nin yükselişi en çok ordu ve bürokrasiyi rahatsız etmiş ve en yüksek oyu almış olan partinin hükümeti kurması engellenmiştir. 1995’te hükümeti kuramayan Erbakan, 1996 yılında DYP ile uzlaşarak hükümeti kurdu. Erbakan, Başbakan olduktan sonra vesayet mekanizmasının hedefinde yer almaya başladı. Medya, ordu ve yargının işbirliği ile hükümet karşıtı propaganda yapıldı. Erbakan ve partisi, bu dönemde ordu ve diğer kesimlerin başlattığı ‘irtica’ tartışmasının merkezine konuldu. 28 Şubat 1997’de toplanan MGK’da ordu tarafından tavsiye edilen kararlar büyük bir krize yol açtı. Ordu oluşan kamuoyunun ve medyanın da desteği ile irtica söylemi üzerinden hükümete bir ültimatom vererek post-modern darbe girişimini başlattı. 21 Mayıs 1997'de Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, Refah Partisi'nin kapatılması için dava açtı. Yaşanan post-modern darbenin ardından hükümet istifa etti. Bu darbeye giden sürecin en önemli nedenlerinden biri ülkedeki askeri vesayetti. Vesayet mekanizması, Refah Partisi’nin güçlenmesine karşı harekete geçerek halkın seçtiği Erbakan’ı iktidardan düşürdü.
Cumhurbaşkanlığı sisteminde yönetimde kriz çıkma ihtimali parlamenter sistem ile karşılaştırıldığında daha düşüktür. Türkiye’de özellikle 1960 darbesinden sonra başarısız koalisyon hükümetleri zinciri, bu süreçte oluşan güçlü vesayet mekanizması, ordunun sık sık siyasal alana müdahalesi ile sonuçlanmıştır. Siyasal alanda yaşanan sorunları ve başarısız yönetimleri bahane olarak öne süren ordu, ortaya çıkan istikrarsızlığı sona erdirebilecek ve başarısız yönetimlerin yol açtığı iç sorunları ve bozulan düzeni yeniden ihya edebilecek temel aktör olarak kendisini görmüş ve ‘kurtarıcı’ misyonunu sahiplenerek siyasal iktidarı devirmiştir. Bu durum 1960, 1971, 1980 ve 1997 yıllarında kendisini tekrar etmiştir.
Cumhurbaşkanlığı sisteminde siyasal alanda Cumhurbaşkanı sahip olduğu yetkilerle etkili bir yönetim biçimini ortaya koyma imkanına sahiptir. Parlamenter sistemde olduğu gibi koalisyonlardan veya çift başlılıktan dolayı yaşanan krizler, bu sistemde olmadığı için, yönetimden kaynaklı sorunların çıkma ihtimali zayıftır. Bu sistemde yürütme, yasama ve yargının görev tanımları kesin biçimde net olduğu için birbirlerinin alanına müdahale etme durumu söz konusu değildir. Bu durum güç çatışmasını önlediği gibi, gücün vesayet mekanizmalarının eline geçmesini de engeller.
Cumhurbaşkanlığı sisteminin 1990’ların başından itibaren uygulanması halinde bu dönemde yaşanan koalisyon hükümetleri dönemi olmayabilirdi. Bu durum Türkiye’nin siyasi ve ekonomik alanlarda daha hızlı büyümesine katı yapardı. Bu dönemde koalisyon hükümetlerinden kaynaklanan krizlerle boğuşan Türkiye özellikle ekonomik alanda yeterince kalkınamadı. Soğuk Savaş sonrası dönemde kurulan yeni düzende uluslararası alanda etkin bir oyuncu olma imkanını iyi değerlendiremeyen Türkiye, siyasal alanda da hem içeride (terör, irtica) hem de dışarıda (Yunanistan ile yaşanan adalar sorunu vs…) sorun yaşamıştır. Cumhurbaşkanlığı sistemi elbetteki bu sorunların yaşanmasını önleyici bir işleve sahip değildir. Ancak hızlı karar almanın avantajları, yönetim alanındaki sorunların azalması gibi nedenlerden dolayı iç ve dış sorunlarla daha etkin mücadele etme imkanını getirebilirdi.
Özellikle koalisyon hükümetlerinin başarısız yönetimleri, 1994 sonrası artış gösteren ‘irtica tartışmaları’, güvenlikçi yaklaşımların orduyu yeniden öne çıkarması gibi nedenlerden dolayı Türkiye bu dönemde iç sorunları ile mücadele eden bir ülke imajı çizmiştir. Yönetim alanında yaşanan krizler ve istikrarsızlıklar, diğer bütün alanlarda etkisini hissettirmiştir. Nitekim bunun en önemli sonucu, 1991-2002 arasında 11 hükümetin kurulması oldu. Ortalama ömrü 1-1,5 olan hükümetler, etkili bir politika ve proje üretmekten uzak kalmıştır.
Bu durumun ortaya çıkardığı sorunlardan yakınan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1997 yılında yaptığı bir açıklamada 4 yıllık Cumhurbaşkanlığı süresinde 6 hükümetin kurulmasını onayladığını söyleyecekti. Parlamenter sistemin yeterince işleyemediğini ve istikrarsızlığa yol açtığını söyleyen Demirel de sistem değişikliğini bu dönemde savundu.
Eğer Türkiye, sistem değişikliğini vaktinde değiştirebilmiş olsaydı Özal döneminden itibaren Cumhurbaşkanını doğrudan halk seçecekti. Bu durum, Özal sonrası dönemde yaşanan krizleri engelleyeceği gibi yeni seçilecek ismin kim olacağını da etkileyecekti. Bu isim Demirel olabileceği gibi, Erbakan, Ecevit ve diğer isimler de olabilirdi. Süleyman Demirel’in seçilmesi ve 5 yıl görevde kalması halinde Demirel’in görevinin sonuna ermesinden sonra ya ikinci defa seçilecek ya da farklı bir siyasetçinin seçilmesi mümkün hale gelecekti.
- Bu durum, 2000 yılında Ecevit’in koalisyon hükümeti tarafından aday gösterilen Ahmet Necdet Sezer isminin belki de hiç gündeme gelmemesi ile sonuçlanabilirdi. Ecevit hükümetinin yanı sıra statükocu kesimden de büyük destek alan dönemin AYM Başkanı Sezer, TBMM tarafından yeni Cumhurbaşkanı seçildi. Elbetteki Cumhurbaşkanlığı sisteminde Sezer aday olması veya aday gösterilmesi halinde yeni Cumhurbaşkanı olabilirdi. Ancak Cumhurbaşkanlığı sisteminde seçimler doğrudan halk tarafından yapıldığı için Sezer’in statükodan ve zayıf koalisyondan destek alarak başa geçmesi yerine halkın desteğini alması gerekecekti. Bu da Sezer’in seçilmesini zorlaştırabileceği gibi farklı siyasetçilere alan açabilirdi. Nitekim Ecevit’in büyük desteği ile Cumhurbaşkanı seçilen Sezer, 2001 krizinin yaşandığı dönemde büyük krizlerin yaşanmasında da rol almıştır. Çift başlılığın neden olduğu en önemli krizlerden biri olarak tarihe geçen ‘Anayasa kitapçığının fırlatılması’ olayından sonra yönetim kademesinde büyük sorunlar yaşanmıştır.
- Yine aynı şekilde 2002 sonrası dönemde iktidara gelen AK Parti hükümetine karşı da statükodan yana tavır alan Sezer, görevde kaldığı süre boyunca büyük krizlerin yaşanmasına neden olmuştur. Bunun en net örneği, Sezer’in görev süresinin sona ereceği 2007 yılında yaşanmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yaşanan 367 krizinde Sezer, statükocu kesimle birlikte hareket etmiştir.
Türkiye, bugün yaklaşık 30 yıldır devam eden tartışmaların sonucunda yeni sisteme geçmek için 16 Nisan’da referanduma gidiyor. Türkiye’nin siyasal ve ekonomik alanlar başta olmak üzere güçlü bir yapıya kavuşması için önemli bir araç olacak olan sistem değişikliği, eğer 30 yıl önce kabul edilseydi Türkiye 1990 sonrası karşı karşıya kaldığı yönetim kaynaklı sorunları yaşamayabilirdi. Siyasal alanda yaşanan kırılmaların yol açtığı ekonomik istikrarsızlıklar engellenebilir ve Türkiye hızlı bir kalkınma süreci yaşayabilirdi. Bu durum Türkiye’nin hem bölgesinde hem de uluslararası alanda güçlü bir aktöre dönüşmesine katkı yapabilirdi.
Nitekim Türkiye istikrarsız ve zayıf koalisyon hükümetlerinden kurtulduğu 2000’li yıllarda hem siyasal hem de ekonomik alanlarda hızlı bir kalkınma yaşamıştır. 2002 sonrası gerçekleştirdiği reformlarla ekonomisi büyümeye başlayan Türkiye, siyasal alanda da hem içeride hem de dışarıda önemli ilerlemeler sağlamıştır. Ancak 2010 sonrası Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı riskler Türkiye’de yeni sistem değişimini zaruri hale getirmiştir. Türkiye’nin hızlı karar alması ve kalkınabilmesi için Cumhurbaşkanlığı sistemi kullanışlı bir sistem olacaktır.

















