Hz. Racul (r.a)

00:0011/05/1999, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Dücane Cündioğlu

Peygamber Efendimizden rivayet edilen sözlere hadîs dendiği ve bir hadis-i şerifin sıhhati bahis mevzûu olduğunda Hadîs İlmi otoritelerinin umûmiyetle o hadîsin senedine istinaden hüküm verdikleri bilinen bir husûstur. Başka bir deyişle, Hadis İlmi''ne göre bir hadîsin sahih olması, o hadîsin senedinin sahih olması demektir. Bir hadisin senedinin sahih olması ise, o senedde yer alan şahısların (ravilerin), yine hadîs otoritelerince belirlenen birtakım sıfatlarla muttasıf olmalarını icab ettirmektedir

Peygamber Efendimizden rivayet edilen sözlere hadîs dendiği ve bir hadis-i şerifin sıhhati bahis mevzûu olduğunda Hadîs İlmi otoritelerinin umûmiyetle o hadîsin senedine istinaden hüküm verdikleri bilinen bir husûstur. Başka bir deyişle, Hadis İlmi''ne göre bir hadîsin sahih olması, o hadîsin senedinin sahih olması demektir. Bir hadisin senedinin sahih olması ise, o senedde yer alan şahısların (ravilerin), yine hadîs otoritelerince belirlenen birtakım sıfatlarla muttasıf olmalarını icab ettirmektedir ki adl u zabt sıfatları bunların başında gelir. ("Adalet ve zabt", -basitçe- ravinin ahlâkî ve zihnî yeterliliğe sahip olması demektir.)

Bu nedenle bir senedi, yani hadisi rivayet eden kimselerin husûsiyetlerini bilmek, hiç kuşku yok ki o hadisin metni kadar ve hatta ondan da önemlidir. Senedi olmayan, ravisi bilinmeyen hadîse itibar edilmeyeceğinden, hadisler hep senedleriyle nakledilmişler ve böylelikle senedde yer alan isimlerin de tek tek tasrih edilmesi âdet değil, aynı zamanda ilmî bir vecibe de olmuştur.

Genel okura kabaca bir fikir vermek bakımından söyleyecek olursak, bir hadisin senedindeki isimler şöyle sıralanır: "Ali Veli''den, o Hasan''dan, o Hüseyin''den, o Amr''dan, o da Zeyd''den işittiğine göre..." Şayet bu silsile içinde yer alan ravilerden biri bilinmiyorsa, zinciri bozmayacak şekilde o ravinin ismi yerinde racul veya fulan gibi bir sözcük zikredilir; böylelikle senedde adı bilinmeyen birinin olduğu belirtilmiş olur.

Hadis âlimleri bir senedde böyle bir racul''le karşılaştıklarında, bunun anlamını gayet iyi bilirler ve hadisin sıhhat derecesini belirlerken, tabiatıyla bu tür racullerin miktarına da, seneddeki yer ve sıralarına da bakarlar. Fakat bir düşünelim bakalım, kişi bu kadar basit bir teknik bilgiye dahî sahip olmaksızın bir hadis kitabını Türkçe''ye çevirmeye kalkışırsa ne olur?

Bazı çevrelerin hususî bir ehemmiyet atfederek okudukları Râmuz''ul-Ehâdis adlı meşhûr bir hadîs kitabının Türkçe çevirisinin başına gelenleri bilenler, bu suâlin cevabını elbette hiç tereddüt etmeden vereceklerdir. Çünkü yıllar önce bu eserin Türkçe çevirisi hakkında yazılan bir tenkidde çevirinin ilmî değeri yeterli miktarda misâl verilerek ortaya konmuş ve daha o zamandan bu çevirinin güvenilemez oluşu hiçbir tereddüde mahal kalmayacak bir biçimde açıkça ispat edilmişti. Verilen misâller arasında en çarpıcı olanı da bu kitapta geçen hadîslerden birinin senedinde ismi bilinmeyen bir raviye atfen kullanılan racul kelimesinin, "Hz. Racul (r.a)" şeklinde Türkçe''ye çevrilmiş olmasıydı. Mütercimler, herhangibiri anlamına gelen racul kelimesinin, sırf bir hadîs senedinde yer alıyor olmasına aldanarak bu komik hatayı işlemişler ve muhtemelen sahabe''den veya tâbiûn''dan zannettikleri bu racul ism-i hasını radıyallahu anhu zikr-i cemiliyle taltif etmekten kendilerini alamamışlardı.

Günümüzün Hz. Raculleri

Benim bu komik hataya işaret etmemin nedeni, bazılarının zannedebileceği gibi hadis çevirilerinin sıhhati meselesi değil. Bilakis, yıllar öncesinden zihnime takılıp kalmış olan bu misâlde olduğu gibi, tanımadığımız, bilmediğimiz, hakkında yeterli malumata sahip olmadığımız nice kişi, kurum veya olayla, hatta herhangibir şeyle ilgili benzer hataların -hem de ısrarla- tekrarlanıyor olması... Yani hiçbir sûrette tazim ve taltife lâyık olmadığı halde -sırf birilerinin cehaleti nedeniyle- tazim ve taltife layık görülüp kendilerine umud bağlanan kimseler yüzünden umutların birer birer sönmesi...

Değersiz olan şeylere değer verilmesi değil buradaki mesele... Çünkü değersiz olan şeylere değer vermek, en nihayet değer verenlerin bileceği bir husûstur. Üstelik değerli veya değersiz olmak, değer verip vermemek izafî ve şahsî bir mesele... Birilerinin değer verdiğine, başkaları değer vermeyebilir ya da bunun tam tersi olabilir. Bu durumda kim ve ne hakla başkalarını suçlayabilir, değersiz olana değer vermekle veya değerli olanı değersiz görmekle itham edebilir?!? (Benim çok büyük değer verdiğim şeye değer vermeyen ya da benim beş para kıymet atfetmediğim şeylere büyük kıymet atfeden o kadar çok kişi var ki bu dünyada!)

O halde sorun nerede? Sorun, herhangibir değere lâyık olmadığı halde kendisine değer verilen şeylerin, bizâtihi o şeylere değer verenler tarafından değere lâyık olmadıklarının anlaşılması... İnkisar-ı hayal, hüsran, nedamet, teessür, pişmanlık... Tıpkı bir partiye umut bağlanıp o umutlar boşa çıktığında ya da bir lidere gönül verilip o lider gönüldaşlarına ihanet ettiğinde, onlara umut bağlayan, gönül veren kimselerin başına gelenler gibi... Öyle ya, piyango bileti alıp istikballerini o bilete bağlayan kimselerin içine düştükleri durum ne de acı?!? Kazanan numara kendilerine çıkmadığı için aldıkları bilete kızıyorlar?!? Bazıları da çıkmamasını önemsemeyerek bilet alıyorlar ve "ya çıkarsa" diyorlar. Çıkarsa seviniyorlar, çıkmazsa "oyunun kuralı böyle" deyip üzülmüyorlar.

Bu arada ben, kendi durumumun "iflah olmaz bir hâlet" vasfı taşıdığını bilmez değilim. Çünkü piyangonun elimdeki tarihi geçmiş bir bilet eskisine çıkabileceği hayaliyle kendimi avuttuğum yetmiyormuş gibi, her piyango çekilişinde elimdeki bu geçersiz bilet eskisinin kazanmadığına üzülmekten de kendimi alamıyorum. Üstelik bununla da kalmıyorum, bazı racullerin başına "Hz.", sonuna da "r.a" simgelerini iliştiren safdilleri bilet almamaları konusunda iknâ etmeye çalışıyorum.

Oysa onlar geçersiz bir bilet eskisini ellerinde tutmayacak kadar akıllılar!