
Geçtiğimiz hafta fena halde griptim… Cuma günü, biraz toparlanıp, buğulu bakışla da olsa bilgisayar ekranından haberlere göz atarken “Son günlerde ''dilimiz'' üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir” cümlelerini okurken içimden “TDK, dil konusunda bir açıklama yapmış” dedim.
Haberi geçecektim ki, izleyen satırdan açıklamanın TDK''ya değil TSK''ya ait olduğunu gördüm…
Diyordu ki, TSK: “Devletin, anayasamızda yer alan, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi koruma görevi kapsamında; ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir.”
Adına siyaset bilimi dedikleri ahir zaman müneccimliğiyle bir ilgim olmadığı için, TSK''nın “Ana-dil, iki dil deyip durmayın, hepinizi korurum ha!” uyarısına neden olan asıl konunun “siyasi bir talebi” içerip içermediğine bakma gereği bile duymadım.
Duymadım çünkü, TSK''nın koruduğu (ve ısrarla da koruyacağını beyan ettiği) devlet anlayışının, ''30''lu yıllarda Osmanlı Türkçesi ile basılmış kitaplara, Arapça, Farsça, Kürtçe, Ermenice, Süryanice el yazmalarına karşı uyguladığı “şiddet”le, korunan devletin, korunmayan milletini nasıl bir cehalete sürüklediğini birileri unutsa bile tarih asla unutmadı.
“Dil devrimi”, Latin alfabesinin kullanılma kararından ibaret değildi, doğrudan doğruya bir “din devrimi”ydi; kitapların yakılması, toprağa gömülmesi, nehirlere atılması, üstünde ya da evinde bir sayfa Osmanlı Türkçesiyle yazılmış metinle yakalananların koğuşturmaya uğraması, hapse mahkum edilmesi, bunun bir dil değil din devrimi olduğunu göstermeye yetiyor da artıyor bile.
Hoş, bunlar olmasa da dile bir değişimi dayatmanın, mevcut zihniyetin yerine yeni bir zihniyeti dayatmak anlamına geldiği konuyla ilgili hemen her olayla sabittir zaten.
İşte o ''30''lu yıllarda, kendilerini “ırkî” değil, “millî” manada “Türk” olarak tanımlayanlar, dil adına tüm bildiklerini unutmak zorunda bırakılırken, Kürtler, hem “millî” bir anlayışla benimsedikleri Osmanlı Türkçesi''ni, hem de kendi ana-dillerini unutma şeklinde çifte bir zulme maruz kaldılar; diğer bir söyleyişle, yeni devlet yeni seküler diliyle, onların “millî” ve “ırkî” bağlarını birlikte parçalamayı hedef aldı.
En yakın örnekle, Kürtler, kendisi de bir Kürt olan Mevlana Halid-i Bağdadî Hazretleri''nin (1770-1827) Arapça, Farsça ve Kürtçe olarak yazdığı Divanı''nına üç defa uzak bırakıldılar.
Üstelik ne gariptir ki, Kürtçe, yeni devletin ulaşmak istediği “muasır medeniyeti” temsil eden dil grubuna mensuptu.
Hadi diyelim, Horasan''a ayak bastıkları günden itibaren gözleri hep Batı''da olan Türkler, güya İslamî kültürü ve dili seçerek Batı''ya yürüme amaçlarından saptıkları için zorunlu bir istikamet düzeltmesine maruz kaldılar.
Peki Kürtlerin suçu neydi?
Kürtlerin suçu ırkî değil, aynı “millî” doğrultuda yer almalarıydı.
Devlet için, Şeyh Said''in “kıyamı”yla, İskilipli Atıf Efendi''nin “muhalefeti”, sonuçta aynı “mahiyeti” taşıyordu.
Devletin “tunç-eli” de aynı nedenle Anadolu''nun her yerinde aynı şiddetle işliyordu.
Tam da bu yüzden devlet, “millî anlayışı” yıkmasıyla şunca yıl kendi adına sadece “şer” ürettiğini anlayıp, geçtiğimiz yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu''da, “millî birliği” gökten destekli bildiriler dağıtmak suretiyle yeniden tesis etmeye çalıştı.
“Şiddet sicili” ziyadesiyle bozuk olan Devletin “millî birliği” gökten bildiriler yağdırmak, camilerde konuyla ilgili vaazlar verdirmek ve hutbeler okutmak suretiyle yeniden kurması artık imkansızdır, bu böyle biline.
Bu ancak ve ancak “millet” için hâlâ mümkündür.
Çünkü bu millet, ırkı bir gerçeklik olarak benimseyen ancak toplumsal hayatı ırklara göre değil ortak çıkarlara göre belirleyen bir yaşama kültürünün mirasçısıdır; söz ona düştüğünde Karahanlılar''dan Türkiye Cumhuriyeti''ne devrolunan ortak yaşama kültürünün ilgili dinamiklerini yeniden harekete geçirmeyi bilecektir.
Çünkü, onun mensubu olduğu kültür, “koruma”ya değil, “korumama”ya endeksli bir kültürdür.
Korumama, milletçe korunma anlayışının karinesidir ve bu nedenle milletçe belirlenmiş şartları ihlal edenler ancak korunmaya muhtaç olurlar.
Söz konusu millî anlayışın milletçe yeniden tesisi için TSK''nın “korurum ha!” tehditlerini bırakıp, “yasamadaki istisna unsuru”nu yeniden ciddiyetle düşünmesi ve koruduğu devletin milletine, onu temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne güven duyarak susması elzemdir.
Muhtemeldir ki, susulunca dil yarası kanamaz.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.