Aksa Tufanı’ndan bir süre önce Hamas liderlerinden Yahya Sinvar şöyle bir konuşma yapmıştı: Birkaç ay içinde, tahminime göre bu süre bir yılı aşmayacak, işgali iki seçenekten biriyle karşı karşıya bırakacağız: Ya onu uluslararası hukuku ve kararları uygulamaya, Batı Şeria ve Kudüs’ten çekilmeye, yerleşimleri dağıtmaya, esirleri bırakmaya ve mültecilerin dönüşünü sağlamaya zorlayacağız; ya da işgali bütün uluslararası iradeyle çatışır hâle getirip güçlü biçimde yalnızlaştıracak, bölgeyle ve bütün dünyayla bütünleşmesini sona erdireceğiz.”
Kuşkusuz 7 Ekim 2023 tarihinden beri dünyanın her tarafında gerçekleşen hadiseleri bu öngörünün yansımaları olarak okumak mümkün. İran’ın tarihinde belki de ilk defa Müslümanlarla savaşmaktan ABD ve İsrail ile doğrudan savaşmaya mecbur kalması, Avrupa ve ABD’de yaşanan bütün siyasi sarsıntılar, Aşırı sağın yükseliş ve düşüşleri, hayal kırıklıkları ve toplumsal hareketler, daha birçok olay…
Şimdi de 3 Kasım seçimlerinin en belirgin sonucu, Demokratların hem Temsilciler Meclisi’nde hem Senato’da çoğunluğu kazanması oldu. Bu tablo, yalnızca Başkan Donald Trump’ın yönetimine verilmiş bir ara dönem uyarısı değil; 7 Ekim’in tetiklediği hadiseler sonrası İran savaşı, Gazze, hayat pahalılığı ve Amerikan siyasetinde giderek derinleşen temsil krizinin aynı sandıkta buluştuğu bir kırılma olarak okunuyor. Seçmenlerin önemli bir bölümü Trump’ın ekonomi yönetiminden, artan fiyatlardan ve İran savaşından duyduğu rahatsızlığı oyuyla gösterdi. AP’nin seçim sonrası araştırması da hayat pahalılığının seçmenlerin kararında temel etkenlerden biri olduğunu, İran savaşının ve hükümete ilişkin yolsuzluk kaygılarının bu tabloya eklendiğini ortaya koyuyor.
Bu seçimlerin arka planında 7 Ekim 2023’te başlayan tarihsel kırılmanın bulunduğunu söylemek, elbette sandıktaki her tercihi tek bir dış politika meselesine indirgemek değildir. 7 Ekim, Filistin meselesini Amerikan siyasetinin kenarından alıp ahlaki meşruiyet, dış politika ve toplumsal kimlik tartışmalarının merkezine taşıdı. Gazze’deki yıkım ve Washington’ın İsrail’e verdiği desteğin sürmesi, özellikle genç seçmenler, Arap ve Müslüman Amerikalılar, ilerici çevreler ve farklı toplumsal kesimlerde biriken rahatsızlığı görünür kıldı. Bu rahatsızlık, daha sonra İran’la savaşa dönüşen bölgesel gerilimle birleşti. Böylece 7 Ekim’in artçı dalgası yalnızca Gazze’deki gelişmelerle sınırlı kalmadı; Amerikan halkının savaş, ittifak ve ülkenin kaynaklarının kullanımı hakkındaki tercihlerini de etkiledi.
Arkadaşımız Kadir Üstün’ün dikkat çektiği Trump-Netanyahu ayrışmasının seyrine dikkat etmek gerekiyor. Netanyahu, İran’daki rejimin zayıflamasını yeterli görmüyor; rejim değişikliğine kadar sürecek bir savaşın İsrail’in güvenlik hedeflerine hizmet edeceğini düşünüyor. Trump ise savaşı sürdürmenin Amerikan seçmenine, ekonomisine ve kendi siyasi geleceğine maliyetini hesaba katmak zorunda. Seçimden önce çatışmayı sınırlama ve diplomasiye zaman tanıma çabası bu kaygıyı gösteriyordu. Ancak seçim yenilgisi, Trump’ı otomatik olarak barışa yöneltecek değil. İran’a yönelik yeni bir askeri hamleyi, seçmen tepkisini tersine çevirecek bir “zafer” olarak sunmayı deneyebilir. Buradaki temel soru, Trump’ın seçmenlerin savaşa ve pahalılığa ilişkin mesajını mı okuyacağı, yoksa askeri tırmanışla siyasi inisiyatifi yeniden ele geçirmeye mi çalışacağıdır.
Demokratların Kongre’nin iki kanadını kazanması bu hesabı etkileyebilir. Yeni çoğunluk, Trump yönetiminin savaş kararlarını, harcamalarını ve dış politika tercihlerini denetlemek için daha güçlü imkânlara sahip olacak. Fakat Kongre çoğunluğu, başkanın dış politikadaki hareket alanını bir anda ortadan kaldırmaz. Savaş kararlarının denetimi, bütçe ve yetkilendirme tartışmaları üzerinden sürecek; aynı zamanda Demokratların kendi içindeki görüş ayrılıkları da belirleyici olacak. Partinin seçmenlere verdiği mesajın yalnızca Trump karşıtlığıyla sınırlı kalması hâlinde, seçimde ortaya çıkan enerji kalıcı bir programa dönüşmeyebilir.
Michigan’daki sonuç bu yeni siyasi zeminin en dikkat çekici işaretlerinden biri. Abdul el-Seyyid (Abdurrahman ismi neden Abdul’e dönüşüyor? Dilin telaffuzu döndürme tembelliğinin yol açtığı bu tahrifler Amerikan toplumu için ayrı bir trajedi) Cumhuriyetçi Mike Rogers’ı yenerek ABD Senatosu’na seçilen ilk Müslüman oldu. Kampanyasında sağlık hizmetleri, yaşam maliyeti ve büyük sermayenin siyasetteki etkisinin yanı sıra İsrail’e verilen askeri desteği de en sert şekilde eleştirdi. Rogers’ın kampanyası ise El-Seyyid’i İslamofobik kalıplarla hedef alırken, seçmenlerin ekonomi ve İran savaşı konusundaki rahatsızlığını aşamadı. Daha önce (10 Ekim, 2026) yazmıştık, Abdul’ün mücadelesi daha Demokrat Parti önseçimlerinde başlamıştı. AIPAC ve bağlantılı gruplar Demokrat Senato ön seçimlerinde Haley Stevens’ı desteklemek için yaklaşık 30 milyon dolar harcadı. Rakibi Abdul El-Sayed ise AIPAC’ın kendisini “yarıştaki en tehlikeli aday” ilan etmesini kampanyasında gururla kullandı. Demokrat parti içinde Kazanan El-Sayed oldu. Şimdi de asıl seçimde rakibine büyük fark atarak kazanmış oldu.
Kuşkusuz onun bu zaferi, hem temsil bakımından tarihî hem de seçim stratejisi bakımından anlamlıdır: Müslüman kimliği ve Filistin’e yönelik eleştirel tutum, seçmeni otomatik olarak kaybettiren unsurlar olmaktan çıkmış; belirli koşullarda geniş bir koalisyonun parçası hâline gelebilmiştir.
Arap Amerikalı seçmenlere ilişkin seçim öncesi anketler de bu değişimi gösteriyordu. Washington Post-Schar School araştırmasında, 2024’te Trump ile Harris arasında neredeyse başa baş bölünen Arap Amerikalı seçmenlerin 2026’da Kongre için Demokratlara daha fazla yöneldiği görülüyordu. Ankete katılanların büyük çoğunluğu Trump’ın İsrail-Gazze ve İran politikalarına karşı çıkıyordu.
Mamdani ile El-Seyyid’i ister istemez karşılaştıranlar oluyor, elbette ikisini aynı siyasi figür hâline getirmek gerekmiyor. Biri New York belediye başkanlığına, diğeri Michigan’dan Senato’ya seçildi; farklı seçim çevrelerinde, farklı görev ve kampanya dinamikleriyle hareket ettiler. Fakat ikisinin başarısını birbirine bağlayan daha geniş bir siyasal imkân var: Müslüman kimliğini saklamadan, Filistin meselesini gündem dışına itmeden ve aynı zamanda konut, sağlık, ücretler, ulaşım ve hayat pahalılığı gibi konuları kampanyanın merkezinde tutarak çoğunluk oluşturabilmek.
Mamdani’nin New York’a belediye başkanı seçilmesinin ardından Salman Sayyid’in tezkire.net’te yayınlanan analizinde “Filistinleştirme” kavramı, Müslümanların siyasi özne olma imkânının bastırılmasıyla Filistin meselesinin küresel ölçekte sömürgecilik karşıtı bir mücadelenin sembolü hâline gelmesi arasındaki bağı anlatıyordu. 2026 seçimleri bu bağı yeni bir düzleme taşıyor: Filistin artık yalnızca dış politika konusunda bir kanaat beyanı değil; Amerikan siyasetinde kimlerin konuşabileceği, hangi acıların kamusal olarak tanınacağı ve hangi toplulukların temsil edileceği üzerine bir sınav haline gelmiş demektir.
El-Seyyid’e yöneltilen İslamofobik saldırılar bu sınavı görünür kıldı. Seçmenlerin bu saldırılara rağmen onu seçmesi, Müslüman temsilini “istisna” veya “şüpheli sadakat” çerçevesine hapsetmeye çalışan siyasetin sınırlarına işaret ediyor.
Bu genişlemenin bir başka yönü de ittifak siyasetidir. Amerikan Müslümanlarının siyasi etkisi yalnızca sayısal büyüklükle açıklanamaz. Toplulukların yerel düzeyde örgütlenmesi, seçimlere katılması, hak ve özgürlükleri savunan kurumlar kurması ve farklı gruplarla ortak talepler etrafında buluşması gerekir. El-Seyyid’in zaferi, Müslüman seçmenin tek başına belirleyici olduğu bir seçimden çok, ekonomik adalet, sağlık hizmetleri, savaş karşıtlığı ve sivil haklar gibi konularda daha geniş bir koalisyon kurmanın mümkün olduğunu gösteriyor.
Arap Amerikalı seçmenlere yönelik anketlerde de ekonomik sıkıntıların ve Gazze politikasının aynı anda önem taşıdığı görülüyor. CAIR’in seçim sonrası araştırması ise ankete katılan Müslüman seçmenlerin Gazze, İran savaşı, ekonomi ve İslamofobiyi oy tercihlerini etkileyen başlıca meseleler arasında saydığını bildiriyor. Bu tür kuruluş anketleri bütün seçmenleri temsil eden kesin ölçümler gibi okunmamalı; yine de farklı taleplerin aynı siyasi tecrübede birleştiğini gösteren anlamlı işaretler sunuyor.
Bu durum, kimlik siyasetinin ekonomik meselelerin yerine geçtiği anlamına gelmiyor. Tersine, kimliğin kamusal alanda tanınması ile maddi hayatın iyileştirilmesi arasındaki bağı yeniden kuruyor. Müslüman seçmenler yalnızca İslamofobiye karşı korunma talep etmiyor; sağlık, barınma, ücret ve savaş gibi herkesin hayatını belirleyen konularda da söz sahibi olmak istiyor. Bu iki alanı birbirinden ayırmak, hem kimlik siyasetini daraltır hem de ekonomik adalet talebini gerçek toplumsal deneyimlerden koparır. Mamdani ve El-Seyyid örneklerinin önemi, bu başlıkları tek kampanya dili içinde buluşturabilmelerinde yatıyor.
Amerikan seçimleri sadece Amerikan seçimleri olmadı hiçbir zaman, ama şimdi çok daha derin ve kapsamlı anlamları olan bir hadise, üzerinde daha fazla durulması gerekiyor.
Bu yorumu Spam olarak bildirdiniz. Talebiniz değerlendiriliyor.