Bunlar senin kulların
04:00, 07/11/2026, Cumartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Londra’da uzunca bir sabah yürüyüşünden sonra kahvaltı etmek için bulabildiğim en idare eder kafe, epey kalabalık bir caddede, yüksekçe merdivenlerin üstüne kurulmuş bir iş merkezinin alt katındaydı. Kahvemi ve kruvasanımı alıp caddeden otuz metre kadar yüksekte olduğunu tahmin ettiğim merdivenin en üst basamağına oturdum ve insanları seyre koyuldum. Hani uçak penceresinden şehirlere baktığınızda en devasa binalar bile kibrit kutusu kadar küçücük gözükür ve siz dünyanın sandığınız kadar büyük, kendinizin de pek o kadar önemli olmadığını müstehzi bir tebessümle fark edersiniz ya, ona benzer bir duygu kapladı içimi.
Bir işe yetişmek için çabaladığı hızlı adımlarından ve ellerindeki çantadan belli olan şık adamlar ve kadınlar, akşamdan kalma baş ağrısı yalpalayarak yürüyüşü ve uyanamamış gözlerinden okunan aylak tipler, başındaki kaskıyla ilerideki inşaata doğru yürürken elindeki karton bardaktan kahvesini yudumlayan has emekçiler, arkadaşlarıyla buluşacağını özenli kıyafet ve aksesuarlarından anladığım hayat dolu hanım teyzeler, bir yandan meraklı bakışlarla sağı solu süzerken diğer yandan elinde sımsıkı tuttuğu telefonun navigasyonundan doğru yolda olup olmadığını kontrol eden turistler, birbirleriyle gayet laubali el hareketleriyle şakalaşırken yüksek sesle kahkaha atarak yanlarından geçenleri temkine mecbur eden zıpır gençler ve kimisi mahzun kimi neşeli, kimisi endişeli kimi kibirli, kimisi umursamaz kimi ciddi yüzlerce insanın bir sel gibi aktığı o caddeyi kahvemi yudumlayarak seyre koyulmaktan enteresan bir keyif aldığımı fark ettim.
Bu insanların her birinin en az parmak izleri kadar birbirinden farklı birer kaderi, bir nasibi, bir karakteri, bir derdi, bir umudu, bir korkusu, bir hayali, bir hikayesi, bir geleceği vardı. Yüzlerine dikkat kesildim sonra, yüzlerindeki ifadeye, çizgiye, kırışığa, tebessüme, hüzne, korkuya, umuda, öyküye ve gözlerine baktım; gözlerindeki ışıltıya, kasvete, yorgunluğa, karanlığa, neşeye, yaşa, sorguya. Yürüyüşleri dikkatimi çekti sonra, birbirinden tamamen farklı ne kadar çok yürüyüş vardı öyle. Hızlı, ağır, yaylanarak, zarif, şuh, aksak, yorgun, kibirli, mütereddit, havalı, çakma, emanet, sağlam, arzulu ve daha bilmem nelere tekabül eden, herkesin kendisine has, envai yürüyüş biçimi.
Bir Londra sabahında, kahveme eşlik eden bu yeni ve garip zevkimi renklendirmeye başladım. İlkin uzaktan gördüğüm insanlar hakkında yürüyüşlerinden hareketle bir tahminde bulunuyordum, yaklaştıklarında yüzlerine bakıyor ve tahminimle örtüşüp örtüşmediğini kontrol ediyordum ve en son gözlerindeki ifade de yürüyüş ve yüzleriyle denk düşerse ‘bingo!’ diyesim geliyordu. Yürüyüşü yüzüyle çelişen insanlar olduğunu fark ettim sonra. Hangisine bakarak doğru yorumda bulunulabilirdi? Yüz ve göz genelde birbirini pek yalanlamıyordu ama yürüyüş gözlemciyi yanıltabilirdi. Kafamda ilginç kategoriler oluşturmaya başladım; hızlı yürüyor, mahzun yüzü var ama gözleri karanlık bakıyorgiller, kibirli yürüyor yüzünde tevazu var gözleri parlakgiller, güzel bakıyor, yüzünde kasvet var yürüyüşü şiir gibigiller…
Nereden çıktı geldi, niye ve nasıl oldu bilmem ama bu seyrin keşmekeşine dalmışken içimden bir şeyler mırıldanmaya başladım. Yok, Conan Grey’den People watching değil, yok yok Sam Fender’dan da değil. Yaptığım iş people watching’di kabul ama kendimi mırıldanırken bulduğum Safer Efendi Hazretlerinin bir nutk-u şerifiydi. Hani şu ‘Kullar senin kulların, günahı çok bunların, Rabbi sensin onların, Ey rahmeti bol Allah” diye devam eden ilahi var ya, işte o. İlahinin çıkıp gelişiyle bizim seyir yeni bir kıvama erişti. Yürüyüşü, yüzü ve gözü bir kenara bıraktım, bunların insana ait olduğunu ve ondan haber verdiğini kabul etmekle birlikte ‘insan’ın bunlardan başka ve üstün bir başka şey olduğunu gayrı ihtiyari, ötelerden gelen bir lütuf olduğu anlaşılan, tarifsiz tefekkür içre başladım duaya. Bazısına hidayet niyaz ettim Allah’ın Londralı kullarının, bazısının müşkülünün halli için yakardım, bazısının şifasına el açtım niyesini bilmeden, bazı pak ve masum minik yüzlere gözlerimi muhabbetle diktim ‘bakan ben değil de sen ol Efendim’ niyazı ile.
İçimde yankılanan nutk-u şerif yavaş yavaş dindi, gözlerimden akan niyesini bilemediğim yaşları sildim, yavaşça ayağa kalkıp kimselere çaktırmadan uğurladım Hazreti Muhibbî’yi belde-i tayyibeye, merdivenlerden inip yürümeye başladım. Bir inşaatın önünden geçerken, öğle arasında kahvelerini yudumlayarak sohbet eden işçilerin yüzlerine bakınca enteresan bir şey fark ettim. Aslında bu yazıda onu anlatacaktım ama sona geldik, bir başka zaman yazalım onu da nasipse, mevzu mühim zira.
6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Bu yorumu Spam olarak bildirdiniz. Talebiniz değerlendiriliyor.