Menü

Geri

EDİSYON   :

TRTRENENARARFRFRRURUURUR
62

Bildirimler

Müslümanların, mezhepler ve meşrepler arasındaki dinî ihtilafları konuşurken referans alıp ilke edinecekleri makul ve mutedil bir ihtilaf ahlâkını geliştirmesi gerekir. Bu da masa başında teori üretmekle ve ihtilaf ahlâkı üzerine retorik yapmakla değil, sahada iyi işlerin yapılması ve güzel örneklerin yayılmasıyla gerçekleşebilir. Bu sorunu halletmeden ümmetin toparlanması pek mümkün değildir. Zira mezhepler ve meşrepler arasındaki görüş ayrılıkları çok kolay bir şekilde birileri tarafından manipüle edilip büyük sorunlara yol açabilecek bir potansiyele sahiptir. Bu mesele, Müslüman toplumların huzurunu ve ilerlemesini isteyen herkesin öncelikli meselesi olmalıdır.

İhtilaf ahlâkının temelinde, insanın kendi sınırlarını kabul etmesi yatar. İnsan, kendi düşüncesini ve kanaatini, hakikatin bütünüyle özdeşleştirdiğinde karşısındaki insanı anlamaya ihtiyaç duymaz. Artık delil aramak yerine kendisini doğrulayacak işaretler arar. Rakibinin güçlü yanlarını görmezden gelir, zayıf yönlerini öne çıkarır ve onu savunamayacağı bir konuma yerleştirmeye çalışır. Böylece ilim, hakikate ulaşma çabasından çıkarak tarafların birbirlerine karşı kullandıkları bir silaha dönüşür.

Hikmetli Kitab’ın “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ve sakın ola ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 3/103) uyarısı, farklılıkların hiç yaşanmayacağı bir ümmeti değil, ayrışmanın yıkıcı sonuçlarına karşı ortak sorumluluk geliştiren bir ümmeti hedeflememiz gerektiğini hatırlatır. Aynı şekilde Hucurât suresinin 10. âyetinde müminlerin kardeşliği vurgulanırken 11 ve 12. âyetlerinde alay etmek, kötü lakap takmak, zan ve gıybet etmek yasaklanır. Bu sıralama üzerinde düşünmeye değer. Bu âyetlerden çıkan sonuç şudur: Kardeşlik yalnızca retorikte kalan bir kavram değil, dilimizi ve davranışlarımızı şekillendiren ahlâkî bir yükümlülüktür.

Müslümanların birliğinden söz edildiğinde bazen şöyle yanlış bir anlayış ortaya çıkmaktadır: Birlik, farlılıkları konuşmamak, tartışmalı meseleleri gündeme getirmemek ve herkesin her konuda birbirini onaylaması demektir. Hâlbuki böyle bir birlik anlayışı ve arayışı mümkün değildir. Gerçek birlik, görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmak değil, bu ayrılıkların ortak hayatı tahrip etmesini önlemektir. Birlik adına haksızlıkları görmezden gelmek, dinî istismarı eleştirmemek veya yanlış olduğu âşikâr olan düşünce ve uygulamalar hakkında konuşmaktan kaçınmak doğru değildir. Lâkin eleştirinin amacı ıslah etmek olmalı; insanları küçük düşürmek, toplulukları birbirine düşman etmek ve kişisel nüfuz kazanmak olmamalıdır.

Burada şu iki ilkeyi birlikte savunmak zorundayız: Hakikat arayışından vazgeçmemek ve kardeşlik sorumluluğunu terk etmemek. Bu iki ilke birbirine rakip değildir. Aksine birbirini tamamlar. Hakikati savunma iddiası taşıyan birinin adalet, merhamet ve insaf yükümlülükleri devam eder. Kardeşliği savunan bir kimse de kardeşliği gerekçe göstererek her türlü dinî uygulamayı eleştiriden muaf tutamaz.

Efendimiz’in (sav) “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Buhârî ve Müslim) meâlindeki hadisi bu bakımdan son derece mühimdir. Bu kutlu söz, dinî kimliğin yalnızca kişinin ne söylediğiyle değil, başkalarına nasıl davrandığıyla da alakalı olduğunu gösterir. Bir kimsenin doğru olduğuna inandığı bir görüşü savunması, savunmasını yaparken ahlâkî sorumluluğunu ortadan kaldırmaya imkân tanımaz. Şu hâlde sorun, yalnızca hangi görüşün daha doğru olduğu değildir. Doğru olduğuna inandığımız görüşü hangi ahlâkla savunduğumuz da en az onun kadar önemlidir.

Selefîler ile sûfîler arasındaki gerilimin hafifletilmesinde en büyük sorumluluk ilim adamlarına düşmektedir. Zira dindar kitleleri yönlendiren onlardır ve toplum, dinî meselelerde yalnızca verilen bilgilerden değil o bilginin hangi üslupla sunulduğundan da etkilenir. Bu sebeple herhangi bir mezhep veya meşrebi benimseyen ilim adamları, karşıt görüşleri eleştirirken çok hassas bir üslup kullanmalı ve karşıt mezhebin görüşlerini ve temsilcilerini eleştirirken kullandıkları ifade ve üslubun avamda nasıl bir etki meydana getireceğini hesaba katmalıdır. “Şarap, şişede durduğu gibi durmaz.” diye bir söz vardır. Benzer şekilde mezhep ve meşrepleri temsil eden ilim erbabının birbirlerine yönelttiği sert eleştiriler de avamın zihninde kitaplarda veya sohbetlerde durduğu gibi durmaz. Bazen bir ilim adamının, bir cemaat veya kanaat önderinin bir sözü büyük bir kitleyi çok agresif bir şekilde harekete geçmeye sevk edebilir ve toplumsal huzura zarar verebilir. Dolayısıyla herkes sorumluluğunun farkında olmalıdır. Selefî düşünceyi eleştiren, onu yalnızca marjinal örnekler üzerinden tanımlamamalı; tasavvufu eleştiren de tasavvuf adına savunulması zor bazı inanç ve düşünceleri bütün sûfîlerin karakteristik özelliği gibi sunmamalıdır. Her iki taraf da önce karşısındakinin en güçlü ve mutedil biçimini anlamaya çalışmalıdır.

İkinci olarak, ilmî tenkit ile toplumsal itham arasındaki fark gözetilmelidir. Bir görüşün delillerini tartışmak başka, o görüşü benimseyen insanların imanını ve niyetini sorgulamak başkadır. Tekfîr, tefsîk ve benzeri ağır yargılardan mümkün mertebe kaçınılmalıdır.

Üçüncü olarak, ilim adamları kendi mezhep ve meşreplerine mensup insanların hatalarını da görebilmelidir. “Bizden olan tamamen doğrudur, olmayan külliyen yanlış yoldadır.” anlayışına saplanmamalıdır. İlmî ahlâk, yalnızca başkasını eleştirme cesaret değil, gerektiğinde kendi muhitini de eleştirebilme erdemidir.

Dördüncü olarak, her iki gruptan da “ayrımcı ve ayrılıkçı” olanlar her iki grubun mutedil önderleri tarafından tespit edilip uyarılmalı, hatalarından vazgeçmezlerse tüm Müslümanlara onların bu hatalı tutumları açıkça söylenmelidir.

Beşinci olarak, ortak çalışma zeminleri oluşturulmalıdır. İlahiyat fakültelerinde, ilmî toplantılarda ve sivil toplum kuruluşlarında farklı dinî yaklaşımların temsilcileri bir araya gelmeli; yalnızca ihtilaflı meseleleri değil, günümüz insanına İslam’ı en doğru şekilde aktarabilmek, gençlerin sorularına cevaplar üretebilmek, ahlâkî yozlaşma, aile kurumunun zayıflaması, yoksullukla mücadele ve din istismarı gibi ortak sorunları da konuşmalıdır. İnsanlar aynı masa etrafında kavga etmeden istişareler yapıp birlikte çözüm aramaya başladıklarında, karşılarındaki kişiyi yalnızca bir ekolün temsilcisi olarak değil, ortak dertleri paylaşan ve sorumluluk taşıyan bir insan olarak görmeye başlarlar. İlim adamlarının vazifesi, yalnızca doğruyu açıklamak değildir. Doğrunun, yanlış anlaşılmaya ve düşmanlığa yol açmadan nasıl anlatılabileceğini de göstermektir.

Burada temel mesele şudur: Selefîlik, sûfîlik ya da herhangi bir başka mezhep veya meşrep İslam’ın kendisi değil, birer yorumudur. Kişi, kendi mezhep veya meşrebinin dinin yorumlarından biri olduğunun farkına vardığı zaman diğer yorumları ötekileştirmez, kendi mezhebinin etrafında kalın duvarlar örüp kendine ait küçük bir getto oluşturma telaşına kapılmaz. Bilakis diğer yorum sahipleriyle köprüler kurmanın, onları da anlamanın, onlarla mümkün mertebe ortak paydada buluşmanın ve tüm Müslümanları, hatta tüm insanlığı ilgilendiren sorunlarda onlarlar birlikte ortak çalışmalar yapmanın gayretinde olur. Aynı anlayışın temsilcileri içinde “duvar örenler” ile “köprü kuranlar” arasında da tartışmalar olacak, duvar örenler, köprü kuranları mezheplerini sulandırıp yozlaştırmakla suçlayacaklardır. Ancak İslam’a ve insanlığa hizmet edip iyilik edenler “köprü kuranlar”dır. İmam Şâfî’ye atfedilen harika bir söz vardır: “Benim görüşüm doğrudur; ama yanlış olma ihtimali de vardır. Karşıt görüş yanlıştır; ama doğru olma ihtimali de vardır.” Meseleye böyle bakıldığında Müslüman toplumların çok daha mutedil ve erdemli toplumlar haline geleceği kuşkusuzdur. O hâlde herkesin sorumluluğu üstlenip elini taşın altına koyması gerekir.

Bu noktada şöyle bir somut teklifte bulunmak (veya en azından hayalimi paylaşmak) isterim: Ülkemizde pek çok ulema birliği ve çeşitli büyük sivil toplum kuruluşları var. Bunlar, selefî ve sûfîlerden mutedil olanları bir araya getirseler, çeşitli müzakerelerden sonra her iki görüşün temsilcileri de şöyle bir açıklama yapsalar: “Bakınız biz günlerce aramızda çeşitli ilmî münakaşa ve müzakeler yaptık. Ama ne kavga ettik ne de kimseyi tekfir ettik. Bazı konularda farklı düşünüyoruz, ama pek çok konuda ortak düşünce ve inançlara sahibiz. İttifak ettiğimiz noktalar ihtilaf ettiklerimizden daha çok. Neticede biz, birbirimizi din kardeşi olarak kabul ediyoruz.” İşte o zaman Müslüman toplumlar çok daha huzurlu olur; ümmete bereket ve rahmet yağar.

“Böyle bir şey asla olmaz.” demeyin. Her gerçek bir hayalle başlar. Ve her tedavi, acının hissedilmesiyle başlar. Yaraya merhem sürmek için önce acıyı hissetmeli. Acıyı hissetmeyen tedavinin peşine düşmez. O hâlde temel soru şu: Acıyı hissediyor muyuz?

Yorumlar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...