Menü

Geri

EDİSYON   :

TRTRENENARARFRFRRURUURUR
60

Bildirimler

Bizim ülkemizde pek yaygın olmayan aile tarihleri, Batı’nın gündelik hayatın sosyolojisi için dayanak bulduğu evrakların toplandığı kıymetli hazinelerdir. Arayı kapatmamız mümkün değil ancak her şeye rağmen ailelerin kültürel hafızası, gündelik hayatın uğradığı değişimler, dönüşümler genç kuşaklara aktarılmalı. Biz aktarmakta tembel davrandığımızda muktedirlerin lehine belki de hiç yaşanmamış zamanlar “tarihin sayfası” olarak yürürlükte tutulacak. 

Ailelerin kültürel birikimi, sosyal hafızası önemli, lâkin bu nasıl dolaşımda olacak?

Sıradan basit bir kararı bile YZ’ye danışanların giderek arttığı, akletmeyenlerin hızla çoğaldığı bir dönemde hem büyük ebeveynlerin hem de torunların dikkati ve rikkati giderek çoraklaşıyor. Bazen anlatacak ağız bulunmuyor bazen de dinleyecek kulak. Bize düşen anlatacak olanları dikkatle takip etmek.

Her vesile ile sözlü tarih çalışmaları yapılmasını ve yapılan çalışmaların sadece dijital ortamda kalmaması gerektiğini, muhakkak yazıya aktarılmasının şart olduğunu dile getiriyorum.

Dijital ortamdaki her türlü kayıt su üstüne yazı yazmaktır. Teknoloji değişir ve bir önceki teknoloji ile kaydı tutulan bilgiler erişilemez hale gelebilir. Bunu yaşadık nitekim, on yıl önce katıldığımız tv programlarının kaydedildiği video kasetleri açacak cihazı bulmak bile müşkül hale geldi.

Değerlerin daima bir “değer” olarak bizimle kalması için onların dilin içinde, gündelik hayatın ritminde yaşamaya devam etmesi gerekiyor. Sadece güzel günler değil, yaşanmış acı olayların da bir ibret sahnesi olarak kültürel dolaşım içinde bulunması şart.

Ne demek istediğimi muazzam hafızası ile bendenizi daima şaşırtan merhum Sâmiha Ayverdi’nin satırları üzerinden anlatmaya çalışayım.

Günlük tutma konusunda pek istekli olmayan kültürel hafızamız neyse ki mektuplar konusunda biraz daha cömert. Hâl böyle olunca “duyguların tarihi”ni mektuplar aracılığı ile okumak gibi bir vazife verdim kendime. 

Mektupları muhafaza bahsinde Sâmiha Ayverdi (1905-1993) açık ara önde bir muharrir. Bu mektupları yavaş yavaş dikkatinize sunacağım inşallah.

Fakat bugün, 29 Ekim 1961 yılında Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında yaşanan acı olayı anlatmak istiyorum.

MIT mezunu, General Electric (GE) fabrikasının kuruluşunda rol oynamış ve ülkenin teknik kalkınmasına hizmet etmek üzere yurda dönmüş bir mühendis, ailesiyle birlikte sokaktaki öfke patlamasının tam ortasında kaldığı anlarda yaşadığı manevi yıkımdan sonra 10 Kasım 1961’de vefat ediyor. 

Nezihe Araz, Cemal Uluant’ın 10 Kasım 1961’deki vefatının ardından kaleme aldığı köşe yazısında şöyle diyor:

“27 Mayıs İhtilali memleketi altüst edeli beri huzursuz, üzgün ve mustaripti. On gün evvel Cumhuriyet Bayramı şenliklerini çocuklara göstermek üzere kendi arabaları ile Taksim’e gitmişlerdi. Otomobilleri meydanda 150-200 haytanın tecavüzüne uğramış. Pek harap ve ürkmüş olarak eve döndüler.”

“Yıllarca önce, Belçika’da, sonra Amerika’da tahsil etmiş, okuması için sarf edilen her kuruşu gereği gibi değerlendirerek yurda dönmüştü... Türk zevkinin bütün hususiyetlerini, artık İstanbul’un havasından kaybolan bütün zarafetini sanki bu küçük evde çocuklarına aşılamak, sindirmek, öğretmek azmindeydiler. Genç adam henüz 42 yaşındaydı. Denilebilir ki hayatının maddi ve manevi düzenini ancak kurmuştu. Şahsen mesuttu, büyük ihtirasların adamı değildi...”

Takdir edersiniz ki köşelerde yazılan yazılar çoğu zaman köşelerde kalıyor. Onlardan istifade edebilmek için muhakkak iz sürmek gerekiyor. Nitekim Sâmiha Ayverdi merhumun torunlarına yazdığı mektuplar, kitap haline gelmemiş olsa idi geçmiş geçmişte kalacaktı.

Nezihe Araz’ın köşe yazısında bahsi geçen Cemal Uluant, Sâmiha Ayverdi’nin biricik damadı. Ayverdi merhum o günü şöyle anlatıyor Mektuplardan Gelen Ses adlı kitabında:

“İhtilali takip eden Cumhuriyet Bayramı gecesinde, çocuklarını ve karısını bayram şenliğine çıkaran genç mühendisin arabasına hücum eden bir anarşist dalgası, gerçi onu başından ayağından yaralamadılar ise de, bu vatansever adamı ruhen ve manen öylesine mecruh ettiler ki ruhen ve hissen açtıkları yara onu birkaç gün içinde çoluğunun çocuğunun ve memleketinin elinden aldı götürdü.”

“Ben ki, tahsil maksadı ile memleket dışına çıkıp bir daha geri dönmeyen gençlere bir vatan haini olarak baktığım halde, bu ihtilalin acılarını çekmekle perişan olan genç damadıma: ‘Oğlum tahsilin müsait, karını, çocuklarını al ve memleket dışına git’ dediğim zaman şu cevabı vermişti: ‘Doğru söylüyorsunuz amma toprağımı bırakamıyorum.’ Gerçekten de bırakamadı. 10 yaşında bir erkek, 4 yaşında bir kız çocuğunu yetim ve genç karısını dul bırakarak toprağında kaldı.”

Soru şu: 

Yukarıda naklettiğim hâdiseyi sohbet konusu yapıp, dünü güne bağlarken kendinizi şöyle bir gözden geçirip dünkü kendinizle gündeki kendinizi mukayese mi edeceksiniz yoksa... Üç noktanın hacmi geniştir. Herkesi alır.

Yorumlar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...