Menü

Geri

EDİSYON   :

TRTRENENARARFRFRRURUURUR
62

Bildirimler

Önümüzdeki hafta Antalya, yalnızca dünyanın iklim geleceğinin değil, ekonomik geleceğinin de tartışıldığı COP31 Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Bu zirve, çevre politikalarının çok ötesinde anlam taşıyor.

Çünkü iklim değişikliğiyle mücadele artık yalnızca karbon emisyonlarını azaltma meselesi değil. Enerjinin üretimini, sanayinin geleceğini, ticaret kurallarını ve yatırımların yönünü belirleyen yeni bir düzen şekilleniyor.

Asıl soru şu: Bu dönüşümün maliyetini kim üstlenecek, fırsatlarından kim yararlanacak?

AYNI HEDEF, FARKLI İMKÂNLAR

İklim değişikliği sınır tanımıyor. Ancak ülkelerin onunla mücadele edebilecek ekonomik güçleri aynı değil. Gelişmiş ekonomiler bugünkü refahlarına ulaşırken fosil yakıtlara dayalı sanayileşmenin avantajlarından yararlandı. Şimdi gelişmekte olan ülkelerden üretim sistemlerini hızla, çoğu zaman daha pahalı teknolojilerle dönüştürmeleri bekleniyor.

Bir tarafta düşük maliyetli uzun vadeli finansmana, teknolojiye ve güçlü sermaye birikimine erişen ülkeler; diğer tarafta yüksek faizle borçlanabilen, döviz riski taşıyan ve enerji yatırımlarında dışa bağımlı ekonomiler var. Aynı çevre yükümlülüğü, çok farklı maliyetler doğurabiliyor.

Bu nedenle iklim adaleti, herkesin aynı hedefi benimsemesiyle sağlanamaz. Tarihsel sorumluluklar, bugünkü finansman imkânları ve ülkelerin kalkınma ihtiyaçları da hesaba katılmalı. İklim politikası, sanayileşme hakkını erteletmemeli.

1,3 TRİLYON DOLARLIK SORU

Bakü’deki COP29’da gelişmekte olan ülkeler için 2035’e kadar yıllık en az 300 milyar dolarlık iklim finansmanının harekete geçirilmesi hedefi kabul edildi. Daha geniş çerçevede kamu ve özel kaynaklarla yılda en az 1,3 trilyon dolara ulaşılması amaçlanıyor. Bu tutar hazır bir fon değil, büyük bir finansman hedefi.

Fakat sadece paranın miktarını konuşmak yetersiz. Kaynaklar hibe mi, kredi mi olacak? Faiz ne kadar, vadesi ne uzunlukta? Kur riskini kim üstlenecek? Finansman yerli teknolojiyi ve üretimi geliştirecek mi, yoksa gelişmiş ülkelerden ekipman ithalatını mı artıracak?

Bir ülke yüksek faizle borçlanıp teknolojiyi gelişmiş ülkelerden alıyorsa, emisyonu azaltırken borç ve teknoloji bağımlılığını artırabilir. Maliyet gelişmekte olan ülkeye, katma değer teknolojiyi üretene kalır.

İklim finansmanının gerçek başarısı, aktarılan paranın toplamıyla değil; erişilebilirliği, maliyeti ve yerel üretim kapasitesine sağladığı kalıcı katkıyla ölçülmeli. Hibe, uygun kredi ve teknoloji ortaklığı birlikte ele alınmalı.

YEŞİL DÖNÜŞÜM MÜ, YENİ KORUMACILIK MI?

İkinci büyük mücadele uluslararası ticarette yaşanıyor. Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması 2026 başında kesin uygulama dönemine geçti. Bazı karbon yoğun ürünlerde emisyon, pazara erişimin maliyetini etkiliyor.

Karbonu fiyatlandırmak meşru bir çevre politikası aracı olabilir. Ancak gelişmiş ülkeler kendi sanayilerini büyük teşviklerle desteklerken diğer ülkelerin üreticilerinden aynı hızda dönüşüm beklenmesi rekabet eşitliği sorusunu doğuruyor.

Bir üretici hem daha pahalı finansmanla yatırım yapıp hem de ihracatta yeni karbon maliyetleriyle karşılaşırsa rekabet koşulları gerçekten eşit sayılabilir mi?

Üstelik karbon düzenlemeleri yalnızca çevreyi değil, tedarik zincirlerinin coğrafyasını da etkileyebilir. Sermayesi ve teknolojisi güçlü ülkeler yeni standartlara daha hızlı uyum sağlarken, gelişmekte olan ülkeler pazar kaybı riskiyle karşılaşabilir. Bu, iklim mücadelesine desteği de zayıflatır.

Çözüm standartlardan vazgeçmek değil; teknolojiye erişimi kolaylaştırmak, dönüşüm yatırımlarına uygun finansman sağlamak ve kuralları ayrımcılığa yol açmadan uygulamaktır. Yeşil dönüşüm yeni bir korumacılığın değil, adil rekabetin zemini olmalı.

ANTALYA’DAN DÜNYAYA NASIL BİR MESAJ?

Türkiye, sanayi altyapısı, Avrupa’yla ticari bütünleşmesi ve bölgesel konumuyla bu tartışmanın merkezinde. Ev sahipliği, gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını gündeme taşıma fırsatı sunuyor.

Özellikle 13 Kasım Finans ve Ticaret Günü’nde sorulması gereken soru açık: Karbonu azaltırken sanayi üretimini, istihdamı ve ülkeler arasındaki rekabet adaletini nasıl koruyacağız? İklim hedefleri ve kalkınmanın doğru kurallarla birbirini güçlendirebileceğini göstermeliyiz.

COP31’in hazırlık ve yürütülmesinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımızın öncü rolü bulunuyor. Ancak ekonomik boyutu dikkate alındığında Ticaret Bakanımız Sayın Ömer Bolat ile Hazine ve Maliye Bakanımız Sayın Mehmet Şimşek’e de önemli sorumluluklar düşüyor. İklim finansmanı, adil ticaret ve teknolojiye erişim başlıklarında gelişmekte olan ekonomilerin haklı taleplerini güçlü biçimde dile getirecek imkânı bulmalarını ve ötesinde direnç koymalarını temenni ediyorum.

Haksızlığa, adaletsizliğe her platformda karşı duran Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın COP31’e atfettiği önem de gelişmekte olan ülkelere karşı olan bu sorumluluğa verilen önemi gösteriyor.

Ev sahibi Türkiye, yalnızca kendi çıkarlarını değil, gelişmekte olan dünyanın kalkınma hakkını da gündeme taşıyabilecek bir konumda.

Antalya’dan yükselmesi gereken mesaj açıktır: İklim değişikliğiyle mücadele, ülkelerin kalkınma hakkını sınırlayan değil, onu adaletle güçlendiren bir dönüşüm olmalıdır.

Çünkü dünyanın ihtiyacı sadece daha az karbon salan değil, daha fazla insanın refaha ulaşabildiği bir ekonomik düzendir.

Yorumlar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...