Hayat Anlamda putperestlik üzerine

Anlamda putperestlik üzerine

İngiliz yazar, düşünür, eleştirmen Owen Barfield imzalı “Görünüşleri Kurtarmak” raflarda yerini aldı. Ketebe Yayınevi’nce okura sunulan kitapta Barfield din, doğa, evrim ve bilinç kavramları arasında insan düşüncesinin tarihiyle birlikte destansı bir yolculuk vaat ediyor.

Haber Merkezi Yeni Şafak
Bir doğru var ise şayet, insanın henüz birikmemiş bilgideki görüntülerinin gerçek; şu an görülenlerin, birikmiş bilginin putları olduğudur.
Bir doğru var ise şayet, insanın henüz birikmemiş bilgideki görüntülerinin gerçek; şu an görülenlerin, birikmiş bilginin putları olduğudur.

MAVİ ÇINAR

Güneşin ve yağmur damlalarının orada olduğunu fakat gökkuşağının olmadığını kabul ettiren bilgi mutsuz mu eder? Bilmenin ayrı bir hazzı mı vardır? Gökkuşağına her bakışta, baktığın açıya göre var olduğunun tadı mı çıkartılır? Gökkuşağının orada olmaması yokluk mudur? Yoksa görünür olanın sana ait ve özel olması daha değerli bir varlık mıdır?

Ketebe tarafından yayımlanan, Orhan Tuncay’ın oldukça başarılı bir öz ile Türkçe’ye çevirdiği “Görünüşleri Kurtarmak”, Owen Barfield’ın birinci bölümde ortaya koyduğu “gökkuşağı analojisi” ile okuru etkiliyor.

DUYDUĞUNUZ SESİN DÜNYASINA

Görünüşleri Kurtarmak - Putperestlik Üzerine Bir Çalışma Owen Barfield Çev.: Orhan Tuncay Ketebe Yayınları 2020 160 sayfa

Kitabın bir metafizik gerçeklik kuramı ortaya koyduğuna ikna olup kaygan da olsa bir zeminde toplayabilir diye düşünmeye başlamışken; yazar, bunu kitap içerisinde defaatle reddediyor. Gerçeğin derdinde olmak ya da gerçeğin ne olduğu ile ilgili iddialı kelam etmek yerine, bilincin zaman içerisindeki evrimini anlamaya çalışmış denilebilir. Bir doğru var ise şayet, insanın henüz birikmemiş bilgideki görüntülerinin gerçek; şu an görülenlerin, birikmiş bilginin putları olduğudur. Bu cümlelerden bakılınca oldukça karmaşık bir ifade dizimi yapıyor gibiyiz zira kitabın da taze kavrulmuş leblebi olduğu söylenemez. Demir gibi bir lokmayı, demir çiğnemiş dişlerimizden kalan sesle dile dökebilmekteyiz.

Yazarın alt başlık olarak aldığı “putperestlik üzerine bir çalışma” ifadesi ise zamanımıza kadar biriken bilgiyle görüntülere putlar taktığı için asıl suretleri göremediğimizle alakalı bir ön hazırlık olsa gerek. Bir örnek vermeden şekillenemeyecek görülen konu şudur: Hayal edin! Issız bir çayırda uzandınız. Bülbül ötüyor. Dünyalar güzeli bir kuşun, dünyalar güzeli sesi... Tanıdık bir ses. Gülümsetiyor. Tekrar hayal edin! İlk insansınız! Çayırdasınız! Henüz geldiniz dünyaya. Bülbül ötüyor! Güzel tanımı kodlu değil; korku, merak, endişe… Yani bugünün dünyasında bir ses duyduğunuzda sadece duymuyorsunuz. Duyduğunuz bu sesi aynı zamanda görüyor, tadıyor, kokluyor, sese dokunuyor olmanız, sizin aslında ses ile ilgili gerçekliğinizin bilgilerinizin önyargısında olduğunun ispatıdır. Zihinsel alışkanlıklar ile akışkanlık kazanan bu bilgileri kolektif temsiller olarak adlandıran yazar; gökkuşağının olmadığı dünyanın da olmadığı anlamına gelmez fakat; “ya bu kolektif temsiller nesiller boyu süren alışkanlıklar olarak, zannettiğimizden daha çoksa” diye bir soru bırakmadan da edemiyor zihnimize. Korkunç ve heyecan verici bir şüphe! Böylece Levy Buruhl’ın “ilkel olanlar da bizim gözlerimizle görürler ama bizim gibi algılamazlar” sonucuna varıyor.

SAF BEYİN AKTİVİTESİ

Galile’nin kilise ile arasını bozan “motomot olma” konusunu; Herakleitos’un iki kez yıkanılmayan suyunu; Platon’un tüm bilimsel verilere hipotez gözü ile bakmamız gerektiği uyarısını; “bilgi yoktur, olsa da bilemezdik, bilsek de aktaramazdık” diye bağrışsa da makbul olmayan adamları; “fiziğin teorileri sadece fenomenleri anlamaya yarar” diyenleri düşündürürken, yüzyıllar öncesinden ayın hangi köşesinden karararak hangi tarihte tutulacağını bilen bir bilim gerçeğini de elden bırakmıyor.

Kollektif temsilleri, ortaçağ ortamında ve sonrasındaki gelişmeleri, Greko-Romen çağın zihin ve hareketlerini de konu dahlinde etüt ediyor kitap. Diller ile ilgili ise biraz geriye gidince her kelimede ulaşılan bir sesin varlığı üzerine duruyor ki bir parça J.J. Rousseau’nun “Dillerin Kökeni Üzerine”den esinli anlattığı hissedilmiyor değil. Sonlara doğru “İsrail” diye bir bölüm ile Yahudiliği; bu fenomenler üzerine düşünmeyi, Tanrı ile ilgili Platonik duyguya bağlayan tek din gibi bir iddia ile Yunan veya Ortaçağ’ın karşısına koyuluyor. Putun yasaklanmasını keza Musa ile başladı ve son buldu algısına çekiyor. Katılım karşıtlığını da bu algının devamında yine Yahudi ırkına özel kılıyor. Böylece Animalist inancın temsilcisi olarak evrenin tamamını canlı görmeyi İsrail dininin tekeline veriyor. Oysa Kuran, “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir.” (59:1) diyor.

Şükürler olsun ki biz kitapların sonuçsuz olanlarını severiz ve şükürler olsun ki J.P.Sartre’ın da dediği gibi “insan özgürlüğe mahkum bir varlıktır”. Bu yüzden, bu bahsi geçen insan, orijinal katılımı ortadan kaldırıp saf beyin aktivitesine geçebilir veya şaraba bakıp üzümü, yoka bakıp varı görmenin tadını çıkartmayı da seçebilir. Marifet nerede olduğunda değil nerede olduğunu bilmesindedir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.