Hayat Evladını teröre kaptırmış ciğeri yanan analar var

Evladını teröre kaptırmış ciğeri yanan analar var

Yönetmenliğini Nazif Tunç’un yaptığı Halit Karaata, Hacer Kızılhan, Jale Arıkan ve Oktay Dal’ın oynadığı Karınca filmi Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği (SİSAY) işbirliğiyle Anadolu’nun 159 sinema salonunda gösterime girdi. Terör örgütlerince kandırılan bir genç kızı kurtaran bir tır şoförünün hikayesinin anlatıldığı film için Tunç, “Evlatlarını teröre kaptırmış ciğeri yanan nice analar var” diyor.

Abone Ol Google News
Ayşe Olgun Yeni Şafak
Evladını teröre kaptırmış ciğeri yanan analar var
Nazif Tunç’un yönettiği 'Karınca' filmi gösterimde.

Sinema salonları kapılarını açtı. Yönetmenliğini Nazif Tunç’un yaptığı Halit Karaata, Hacer Kızılhan, Jale Arıkan ve Oktay Dal’ın oynadığı Karınca filmi Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği (SİSAY) işbirliğiyle Anadolu’nun 159 sinema salonunda gösterime girdi. Bu vesileyle izlediğim film hem hikayesi hem de anlatımıyla her yaş seyirciyi içine çekiyor. Festival yolculuklarının ardından geniş perdede seyirciyle buluşan Karınca filmi, iyilik niyetiyle yaptığı yardımın, istenilmeyen kötü sonuçlara yol açacağını öğrenen orta yaşta kamyon şoförünün, hatasını telafi etmek için giriştiği ölümüne mücadelenin hikayesini anlatıyor. Filmi ve pandemi dönemini yönetmen Nazif Tunç ile konuştuk.

Bir terör örgütünün genç bir kızı kandırmasını ve bu kızın o terör örgütüne ulaşmasında iyi niyetli bir şoförün aracı olması üzerine gelişen hikâye aynı zamanda 30 yıldır süren terör olayına bir sinema filmiyle ayna tutuluyor. Karınca filmi nasıl ortaya çıktı? Karınca’nın arkasındaki hikâyeyi merak etsek neler anlatırsınız?

Yönetmen ve senarist olarak film konularımı kıssalara, hadislere, kadim doğu hikayelerine yaslamayı seven biriyim. Doğunun hikâye anlatma biçimi benim dilime, sinematografime daha uygun geliyor. Sırtımı dağa yaslar gibi bu kıssa dağlarına yaslıyorum. Karakterlerim zamanımızın kahramanları olsa da o dağların serin ve koyu gölgesinden geçerler.

Karınca her ne kadar günümüzde geçse de iki yerden ilhamı alır. Neml suresi ve Şirazlı Sadi’nin Bostan’ında bir iki cümle… Neml (Karınca) suresi 16, 17. Ayetler, yuvalarına doğru gelen ve farkında olmadan kendilerine zarar verecek bir dış tehlikeye karşı hemcinslerini uyaran bir karıncadan bahseder. Bu temsil bizim karıncayı tanıdığımız temsillerinden hepsinden farklıdır. İşte bu yiğit ve saygın karınca benim filmimin kahramanı memleket sevdalısı Şemsi olur. Doğu’daki hikâye anlatma yöntemi de besledi beni. Anadolu’nun yetiştirdiği erenlerin, ozanların, mesnevi ve hikâye anlatıcıların telaşsız, çatışmasız iyiliğe ve Hakka yönelen tarzları var Karınca filminde. Bütün doğu edebiyatı, şiiri Hak, hakikat, marifet, irfan arayışının işaret taşlarıdır. Filmlerimde iyilik, merhamet, fedakârlık duygularıyla en güzele yürümeyi başarmak istemişimdir. Faydam olsun istemişimdir. Filmlerimle, yararım olmayacaksa zararım da olmasın, dilemişimdir.

Nazif Tunç
Nazif Tunç

DİYARBAKIR ANNELERİNİ MEYDANA ÇIKTIKLARINDA GÖRDÜK

Filmi izlerken aklıma Diyarbakırlı Anneler geldi. Senaryoda gerçek hayattan ilhamla yazılan sahneler var mı diye merak ettim?

Birkaç yıl önce terör örgütlerince devşirilmiş fidanlar, kandırılmış gençlerimiz canlı bomba olarak hem kendilerini hem de onlarca insanı katlettiler. Bu gözümüzün önünde oldu. Ülkemizi karıştırmak, kaosa sürüklemek isteyenler boş durmadılar. Ciğerlerimiz yandı. Türkiye, dizlerinin üstünde kalktıkça bu saldırılar, bu şeytani taarruzlar sürecek. Bunlar gerçek. Ama film kurgulanırken sadece gerçeklerden yola çıkılmaz. Bizim senaryomuzda da gerçekler var. Hayali sahneler de var. Diyarbakır annelerinin bir temsili bir anne var. Çadır kurup meydana kıyama çıkınca biz bunları bildik. Otuz yıldan bu yana bu anneler var. Evlatlarını terör örgütlerine kaptırmış, ciğeri yananlar var. Kurgu ile gerçeğin lehim gibi eritilip sahicilik duygusunu ve inandırıcılığı güçlendirmesi asıl önemli olan.

Filminiz daha önce festivallerde gösterildi ödül de aldı. Vizyonda nasıl bir başarı bekliyorsunuz? Bir yönetmeni gişedeki başarı mı aldığı ödüller mi daha çok heyecanlandırır?

Ne yazık ki festivaller artık sanatın hakkının verildiği yerler olmaktan çıktılar. Eskiden sinema sanat ödüllendirilirdi. Ödül verilen filmler sinema sanatına getirdikleriyle mihenk koyarlardı. Şimdi taklit, birbirinin benzeri, kopyala yapıştır filmler ödül alıyor. Körler sağırlar birbirini ağırlar. Özgün ve yeni bir dil yok. Yeni bir yapı ve anlatım yok. Ama klandaşlar, renkli kabileler birbirlerine ödül vermek için tapınak kararları harfiyen uyguluyorlar. Bunu kendi filmim ödüllendirilmedi diye söylemiyorum. İçerdeki ve dışardaki festivaller ile memleket sinemasının üzerine bir tahakküm kuruluyor. Festival faşizmi aldı yürüdü. Türkiye Türkiye olalı böyle zulüm görmedi. Bunu da sözde insan hakkını savunduklarını söyleyenler yapıyor. İnsan hakları, sanatçı özgürlüğünün gölgesinden bile geçemezler. Zorbalıkla bazı konuların, karakterlerin işlendiği, soyut, dolaylama anlatımların öne çıkarıldığı filmlere ödüller veriyorlar. Sinema yolculuğuna yeni başlamış gençlerin önüne bu filmler mostralık, vitrin numunesi olarak konuyor. Moda, genel geçer, hiçbir değeri ve kalıcılığı olmayan kurusıkı filmlerin ödüllendirildiği bir devirdeyiz.

SİNEMANIN ALTIN ÇAĞI GERİDE KALDI

Sinemanın altın çağı geride kalsa da bize bir şey öğretti. Film seyircinindir. Seyirci sinemayı biçimlendirir, o dili saklar, isterse o dili yayar. Kalıcı kılar. Ya da o sinemaya o dile sırtını döner. Şimdi halkın sinema, bir halk sanatı olan sinema sırtını döndüğü bir zamandayız. Sinema da seçkinci bir sanat saymak isteyenler var. Filmlerini soyut bir resim tablosu gibi müzenin bir köşesine asıp, ışığına, derinliğine, kompozisyonuna ağızları açık bakılsın isteyen sinemacılar var. Biz galiba düalite, ikilem yapmaya bayılıyoruz. Halk edebiyatımız varken, divan edebiyatımız da oldu, halk müziğimiz varken, klasik müziğimiz de oldu ya, şimdi de halk sineması olsun, bir de yönetmen sineması olsun istiyoruz. Yüksek duyuşlar içeren bir sinema. Ben o sinemaya uzağım. Yunus şiiri gibi yalın ve mümin, “halk içinde Hakk ile birlikte” bir sinemanın peşindeyim.

BEŞ YILLIK BİR ÇALIŞMANIN SONUCU

Karınca ile seyirciyi anlam dünyasına davet ediyorsunuz. Bu aynı zamanda sizin sinemaya bakış açınızı da ortaya koyuyor diyebilir miyiz?

Karınca filmi öncesiyle sonrasıyla beş yıllık bir çalışmanın sonucu. Doğu hikâye anlatma kuramının sinema filminde uygulanabilirliğiyle ilgili ısrarım olmuştur. Hikâye temsili, karakter temsili ve anlatı temsili olarak da uzun yıllar tahlil ettiğim ve Karınca filminde uyguladığım temsiller oldu. Bu sinema dili benden önceki Yeşilçam ustalarımın zaman zaman, kısmi de olsa filmlerinde denedikleri bir dildir. Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Zeki Ökten ve Yücel Çakmaklı ustaların anlam dünyalarıyla yakınlık kurabileceğimiz bir görsel dile yöneldim. Yalın ve sade. Ama hiç de kolay olmayan, basit durmayan bir dil bu. Benden öncekilerin verdikleri emeklerin zayi olmasını istemedim. Türk sinemasını var etmiş olanların büyük emek vererek ördükleri dildir bu. Bu dili Türk halkı, memleket insanı da konuştuğu için çok kolay bir bağ kurulabiliyor bu yönetmen arasında. Anadolu seyircisinin hala bu filmleri seyredip içselleşmesi bu yüzdendir. Ortak bir dil kurmayı başarmıştır o ustalar. Zamane sinemacıları yönlerini Roma’ya dönmüşler ve Horasan’ın dilinden gafil kalmışlardır. Bu yüzden kekeme sinema fasit dairesinde debelenip duruyoruz.

Gazetecilikten sinema dünyasına geçen bir isimsiniz. Bu geçiş hikayenizi de merak ettim. Sizi sinemaya ne yönlendirdi?

Taşradan İstanbul’a geldiğimde eli kalem tutar bir sanat heveslisiydim. Sinema, edebiyat gibi dolambaçlı mecramdı. Yanık bir taşralı delikanlı olarak bu sektöre Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı’dan girişinden zor girilebileceğini gördüm. Mustafa Miyasoğlu usta günlük bir gazetenin kültür sanat sayfasını yönetiyordu. Bizim mahallede sinemayla yatıp kalkan çok az insan vardı o zamanlar. Film setlerine asistan olarak senarist olarak giremiyorduk ama film eleştirisi yazabiliyorduk. Yıllar sonra bir itirafta bulunabilirim. Gazeteciliği, bir sinema tutkunu olarak asla aşamayacağım Yeşilçam’ın bize karşı ördüğü duvarlarını aşmak için kullandım. Gazetelerde ve dergilerde sinema eleştirisi, yönetmen, sanatçı söyleşisi, haberi yaparak girdim film setlerine. Bir iki sütuna yaptığım haberin hatırına, girilmesi imkansız film setlerine elimi kolumu sallayarak sızıyordum. Geceli gündüzlü, harici dahili çekilen sahneleri, yönetmenin bakışını, dekupajını, sahne kurmasını, oyunculukları, ışık ve sahne mizansenlerini dört gözle takip ediyor ve dersimi belliyordum. Çiçek çiçek dolaşıp her çiçekten öz toplayıp bal yapan arı gibiydim. Set set dolaştığımdan benim tek ustam olmadı. Muhabirlik zamanlarımda film setlerine sızıp bir şeyler kaptığım Yeşilçam’ın bütün ustaları benim ustamdır. Nur içinde yatsın her biri…

SANATÇI DEVLETİNİ SEVMELİ

Sanat dünyasının PKK’ya “terör örgütü” bile demeye çekindiği bir dönemde siz terörün iç yüzünü, hesaplaşmasını bir sinema filmiyle perdeye taşıdınız. Sanat dünyasından nasıl tepkiler bekliyorsunuz?

İlk söz olarak söyleyelim; yahu bir sanatçı devletini sevemez mi, vatanını yüceltemez mi, milletinin hasletlerini övemez mi? Anadolu›dan filmine, eserine konular, karakter temsilleri koyamaz mı? Yeni moda türediler çıktı deve kinini aratmayacak bir azgınlıkta memleket sayılan her şeye düşman. Biz hep batının diskuruyla mı, buyurduklarıyla mı, temsilleriyle mi sanat yapacağız. Bu tahakküm değil mi, sanat zorbalığı değil mi? İktidar muhalifliği hezeyanı sinema çevresini zıvanadan çıkardı. Muhalif olacağım diye insanına, toprağına, memleketine ihanet sınırına varan güdümlü çevrelerle karşı karşıyayız. Sinemacı takımı tarihin hiç bir döneminde bu denli halktan uzak ve gaflete düşmemiştir. Halktan, memleketten, insandan uzaksan meselen kalmaz. Derdi olmayan elitler topluluğuna dönüşürsün. Bu sanatçıya, sinemacıya yakışmayan aşırı olan kin, hayırlı bir fazlalık değil ne yazık ki. Öte yandan bizler de sukut suikastiyle yok sayılırız, görmemezlikten geliniriz, kayda değer olmayan yönetmen diye anılırız. Yakınma sanılmasın. Zaten başlangıcımdan bu yana tek gözle bakılan, dudak bükülerek tartılanım. Logaritmaya, teraziye, ölçüye gelmemekten de mutluyum. Filmlerimi hamaset sayarlar, mahalli sayarlar, sathi bulurlar. Karakterlerimi düz bulurlar, katmansız olmakla, sadelikle suçlarlar. Ayaklarının ucuyla iterler. Esamemiz okunmaz. Varsın okunmasın. Dağı görüp tavşan, dereyi görüp ördek olmaya kalkan sinemacılardan değiliz şükür.

Sanat yapıtı gibidir sevmek
HAYAT
Sanat yapıtı gibidir sevmek

Resim yazının başlangıcıdır
HAYAT
Resim yazının başlangıcıdır

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.