Hattat babanın ressam oğlu

04:0031/10/2021, Pazar
G: 30/10/2021, Cumartesi
Yeni Şafak
Süleyman Saim Tekcan
Süleyman Saim Tekcan

Atların ressamı olarak bilinen ve ömrünü sanata adayan Süleyman Saim Tekcan hattat bir babanın ressam oğlu. Tekcan, hem gelenekten hem de okul yıllarında opera, tiyatro ve sinemadan etkilenerek kendini geliştirdiğini dile getiriyor.

LATİFE BEYZA TURGUT

60 yıllık sanat hayatını boyunca sanat eğitimcisi olarak da güçlü bir misyon üstlenen Süleyman Saim Tekcan tarafından kurucusu olduğu ve başta kendi eserleri olmak üzere pek çok değerli sanatçının eserlerinin sergilendiği İMOGA / İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi’nde ağırlandık. Atlar ve hatların değerli ustası bugün 81 yaşında ve “Bu ülkenin yetiştirdiği bir kişi olarak, ülkeme olan borcumu ödüyorum. Ne kadar daha yaşarım bilmiyorum ama hala çalışıyorum, ölünceye kadar da bu borcu ödeyeceğim” diyor.


SANATÇILAR VE İLK ESERLERİ

- Belki de o zaman kariyerinin başında olan ama şu an oldukça başarılı olan pek çok sanatçı o zaman ilk eserlerini burada verdiler…

Sanat dünyasına yeni adım atmış, bir kısmı da benim öğrencilerim olan çok kişi atölyeye geldi, çalıştı ve iş üretti. Ama onlar şu an Türk resim sanatının oldukça önemli isimleri, önemli sanatçıları olarak varlar. Ve biz bu sanatçılarla uzun bir zaman dilimi içerisinde çalıştık, beraber iş ürettik. Bu işler bugün müzemizin duvarlarında asılı. Envanterimize baktığınız zaman bugün 25 bin eser görünüyor. Bu oldukça yüksek bir rakam, bazı sanatçıların 5-6 tane eseri var. Böylece 25 bin eserin neredeyse 5’te birinde sanatçı ismi çıkıyor. Yabancı sanatçılar çalışmak için gelmeye başladılar. Kanada’dan, Hollanda’dan, Almanya’dan, İngiltere’den ve İtalya’dan… Çünkü bizim atölyemiz, dünyadaki örnek atölyelerden biri oldu. Biz onların bir kısmını sergiliyoruz. Bu çalışmalara bir müze olması gerekiyordu çünkü bu kadar eseri bir biçimde insanlara göstermemiz lazımdı. İstanbul’umuz dünyanın çok önemli bir kenti bu kentte bir müzeyi nasıl yaparız dediğimizde imkanlarımızın elverdiği yer burasıydı. Bu bölgede bir arazi aldık ve bu binayı inşa ettik.

KENDİMİ SANAT EĞİTİMCİSİ OLARAK TANIMLIYORUM

-Yaşamınız boyunca sanatçı kişiliğinizin yanında eğitimciliğinizle de ön planda oldunuz. Günümüzde Türkiye’deki sanat eğitimi hakkında neler söylemek istersiniz?

Ben çoğu zaman kendimi “Sanat eğitimcisi” olarak tanımlıyorum. Bir ömür, 60 yıllık bir ömür sadece sanat eğitimi için geçti. Bunun içerisinde öğretmen okullarındaki hocalıklar var, Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde kurucu hocalık var, Mimar Sinan Üniversitesi’nde kurucu atölye hocalığı var, yine teknik üniversitede kurduğum atölyeler var. Daha sonra emekli olduktan sonra da kurduğum üniversite ve fakülteler var. Ama sanat eğitimcisi olarak bunlar da yeterli değil düşüncesiyle ortaya koyduğumuz çok önemli bir proje de güzel sanatlar liseleriydi. İlk olarak İstanbul’da, İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi olarak kurduk. Şu anda Türkiye’de 120’nin üzerinde güzel sanatlar lisesi var. Bu liseler ile öğrencilerin sanata başlamaları lazım gelen yaşta sanata başlama imkanı bulduk. Türkiye’nin buna çok ihtiyacı vardı.


ATIN GÜZELLİĞİ İNSAN İLE BÜTÜNLEŞİYOR

- Süleyman Peygamber’in görkemli sarayının bahçesinde at heykelleri vardır denir... İsminiz Süleyman, acaba sizin atlara olan ilginizin sebebi nedir?

Benim at ile olan ilişkim, bizlerin, özellikle Türklerin at ile olan ilişkisi, koskocaman Osmanlı’nın ya da Japon imparatorluğunun at ile olan ilişkileri o kadar büyük ki. At olmadan insan dünyada hiçbir imparatorluğu kuramazdı. At insan ile bütünleşen bir yaratıktır. Günümüzde at yaşamın içinde bir varlık gibi görünmüyor, arabaya biniyoruz ama “Arabanız kaç beygir gücünde?” diye soruyoruz. Yani at, güç temsil ediyor. Dünyada iki güzel yaratık var; bunlardan biri at biri de insan. Sanatta altın kesim dediğimiz ölçülere sahip iki canlı var; at ve insan. Onun için at benim 7-8 dönemimden birini temsil ediyor. Belki de dünyada en çok at çizen benim.

- Bazı tablolarınızda kadınların saçları ile atların yeleleri aynı kıvrımlara sahip…

Mesela, kızlarımız saçlarını at kuyruğu yapıyor. At kuyruğu ne demek? Demek ki atın güzelliği ile insan kendi güzelliğini bütünleştirebiliyor. Benim resimlerimde bunu görme imkanımız var.

MÜZE GEZMEYİ DE ÖĞRENMEK GEREKİYOR

- Neredeyse tüm dönemlerinizde Türkiye topraklarındaki uygarlıkların izlerini görüyoruz...

Bizim topraklarımız dünyada hiçbir ülkenin sahip olamayacağı kadar çok medeniyete ev sahipliği yaptı. Bu topraklarda yaşayan insanların bu kültürden beslenmemesi söz konusu değil. Ben Trabzon’da doğdum, Ankara’ya gittiğimde ilk gittiğim yer Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ydi. Bu müzede pek çok uygarlığa ait eserler var. Peki, “Yeterli mi?” diye sorarsanız, dev binalar içerisinde birkaç müze daha yapılırsa belki. Bizim insanımıza müze gezmeyi de öğretmek gerekiyor, çok az insanımız müze ile ilişkili. Bu bir kültür ve eğitim meselesi. Ben bu eğitim için bir ömür tükettim.

TOPRAKLARIMIZDA NE GÖRÜYORSAK ONU ÜRETİYORUZ

- Peki, sanatçı ve içine doğduğu kültür arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Görsel ve işitsel algılama ile insanların kültürü oluşuyor. Eğer topraklarımıza bakarsak o eserleri görüyoruz, müziğimizi dinlersek eskiden günümüze kadar gelen müzikleri dinliyoruz ve bir kültür yapısı içerisinde bir düşünce oluşturuyoruz. Bu düşünce hangi eseri yaratacak? İşitsel, ister görsel olsun… “Yaratma” dediğimiz şey, bu algılama ile elde ettiğimiz bilgilerin bir biçimde yeniden anlatıma dönüşmesi.

- Eserlerinizde öne çıkan bir diğer özellik de hatlar…

Benim babam da hattattı, ben de yazı yazmayı biliyorum. Emin Barın biliyorsunuz, Türk alfabesi ile yazdığı hatlar var, ben de öyle yazılar yazdım. Ama Süleymannâme kitabında gravürlerde kullandığım hatlar, Osmanlı kültüründe “hüvelbâki” dediğimiz güzel söylenmiş sözlerin transpoze edilerek hazırlanmış hali.

- Geçmiş bir söyleşinizde, “Gazi Eğitim Enstitüsü’nde sanatın tüm dallarıyla iç içe olmam belki benim kalıcı sanatçı olmamı, yaratıcı sanatçı olmamı sağlamış olabilir” diyorsunuz.

Enstitüsü’nde benim buluştuğum en önemli şeyler, opera, bale, tiyatro ve sinema gibi sanatlar oldu. Bunlar benim hayatımı geliştiren, zenginleştiren şeylerdi. Enstitünün çok güzel bir sahnesi vardı, burada birkaç oyunda oynadım. Tiyatroyu izlemeye gelen çok önemli isimler, yönetmenler olurdu. Bizim çok sevdiğimiz, rahmetli İlyas Avcı oyunlarımızı sahnelememize yardımcı oldu. Ben Trabzon’da doğdum ama oranın lehçesi ile konuşmuyorum. Burada hem diksiyon hem tiyatro öğrendik. Derken yedek subaylık için tayinim Trabzon’a çıktı ve burada arkadaşlarla belediyenin bize tahsis ettiği bir binada amatör bir tiyatro kurduk. Bir amatör tiyatro düşünün, haftada dört gün kapalı gişe oynuyor.

Emin Barın’ın hattı üzerine süleymannâme

  • “Ben modern bir ressam değilim. Trabzon’da doğdum, ismim “Süleyman”. Başka bir Süleyman daha doğdu Trabzon’da, Kanuni Sultan Süleyman. Akademide beraber hocalık yaptığımız Emin Barın, bir gün bir hat yazıyor bir tuğra yapıp getiriyor bana, “Süleyman, bunu senin için yazdım. Niçin yazdığımı biliyorsun.” diyor bana. “Kanuni Sultan Süleyman ve Süleyman Saim Tekcan, Trabzon’da doğdu.” Onun üzerine ben Süleymannâme diye bir kitap yapıyorum. Osmanlı kültüründeki Hünernâme, Surnâme gibi çok önemli eserlerin benzeri bir kitabı üç yıl içerisinde buradaki atölyedeki baskı teknikleriyle hazırlıyorum. Süleymannâme içerisinde İngilizce, Osmanlıca ve Türkçe yazılar var fakat atlar ve hatlardan oluşan 30 küsürlük bir gravür serisi var.”

Metin Erksan’dan Kuran’ı Kerim

“Metin Erksan gibi dahi bir rejisörün önemli bir filminin baş oyuncusu olmak ve bir ömür boyu onunla arkadaş olup, birlikte yaşamak benim için çok değerli. Mimar Sinan’daki dekanlığım sırasında ve Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde de beraberdik. Ondan çok şey öğrendim, o da benim arkadaşlığımdan çok memnundu. Metin Erksan ölmeden önce ailesine, “Benim ayırdığım bazı kitaplar var, paketlenecek ve ölümümden sonra Süleyman Saim Tekcan’a verilecek” diyor. Bu Kur’an-ı Kerim meali de onlardan bir tanesi. Kitabın tamamı okunmuş ve işaretlenmiş. Metin Erksan’ın okuyup işaretlediği metinler üzerinde yeniden düşünme fırsatı buldum. Oysa bir hocaefendinin oğluyum. Onun yanında yetişmiş bir kişi olarak Metin Erksan’ın buradaki düşüncelerinin de ne olduğunu biliyorum.”

Ölümsüzler köşesi

  • “Bu müzede eserleri sergilenen sanatçılar; eski dostlarım, büyüklerim bir çoğu şu an hayatta yoklar. Ama benim her zaman söylediğim bir şey var ölmek çok da önemli bir şey değil. Önemli olan öldükten sonra yaşayabilmek. Şimdi onlar bu müzede yaşıyorlar. Onlar için bir ölümsüzler köşesi hazırladık. Hala onlarla bir arada olmaktan, onların anılmasını sağlamaktan mutluyuz.”

Sevmek zamanı bir tesadüf bir şanstı

- “Sevmek Zamanı” ve Başar rolü böyle mi geliyor size?

O zaman genç bir adamım, abilerimiz var fotoğraflarımı çekip Ses Mecmuası’na gönderiyorlar. Finalist oluyorum, “Yüzün güzel, yeteneğin var” diyerek beni sinemaya itiyorlar. Ses Mecmuası’nda ikinci olunca çok ünleniyorsunuz. Diğer mecmualarda da kapak çıkıyorsunuz. Sokaktan geçerken herkes, “A Süleyman Saim geçiyor” diyor ve siz bir anda sinemanın içerisinde çok önemli bir filmin baş oyuncularından biri oluyorsunuz.

ELLİ SENEDİR TÜRK SİNEMASININ BİR NUMARASI
- Karakteriniz Başar, oldukça ilgi görmüş hatta karakterin ardından yazılan tezler var…

Karakter, kötü olarak yorumlansa da Metin Erksan’a göre değil. Başar, evlendiği kadının başka biri tarafından sevilmesine dayanamıyor ve öldürüyor. Öldürme sahnesinden sonra karakter ağlıyor. Erksan’a göre ağlayan insanın kötü biri olması mümkün değil. Sevmek Zamanı’nda çok ince nüanslar var. Film 50 sene boyunca Türk sinemasında bir numarada kalmış bir çalışma. Bir tesadüf, bir şans… Ben o filmin başrol oyuncularından biri oldum ama sinemayı bıraktım. Üç çuval dolusu hayran mektubunu yaktım ve akademiye yöneldim.

- Hayatınızı özgün baskı resmin Türkiye’de tanınması, anlaşılması ve alışılmasına adadığınızı söyleyebiliriz. Özgün baskı resime olan bağlılığınızın sebebi nedir?

Dünyada yapılan tüm baskı teknikleri ile ilgili şu an en bilge kişilerden biri olduğumu söyleyebilirim. Çünkü tüm güzel sanatlar fakültelerinde dekanlığım ve hocalığım döneminde okuttuğum ders baskı sanatlarıydı. Çocukluğumda bir matbaada çalıştım. Harfi diziyordum, gazeteyi basıyordum sonra koltuğumun altına alıp dağıtıyordum. Böyle bir yaşantıdan geldiğim için belki de baskıcı oldum diyebiliriz. Baskı teknikleri dediğimizde çok fazla ve önemli teknikler var. Bunların tamamını hem öğretiyordum hem yapıyordum. Kurduğumuz müzede de bu tekniklerin en iyi imkanlarla yapılmasını hedefledik. Bu yüzden sanatçılar bizi tercih ettiler. Teknikler üzerinde çalışarak farklı şeyler deneyerek yeni, özgün teknikler geliştirdim.

- 4-7 Kasım tarihlerinde düzenlenecek İstanbul Sanat ve Antika Fuarı’nda sizin de eserlerini yer alacak. Fuarın sizin için önemini sormak istiyorum?

Sanat ve Antika Fuarı kuruluşundan itibaren benim destek verdiğim bir fuar. İlk fuar çok güzel bir ilgi gördü. Orada bana ait çok büyük bir heykel ve geniş bir seçki yer aldı. Yine bu sene çok büyük bir atım, fuar için hazırlanmış dört metrelik bir at heykelim fuarda sergilenecek. Hem çağın eserlerini hem de antikayı bir arada görebileceğimiz bir fuar olacak. Bu fuarı çok önemsiyorum ve sanat eğitimi için de oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum.

#Süleyman Saim Tekcan
#Anadolu Medeniyetleri Müzesi
#Trabzon
#Ankara
#Emin Barın