
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, 'Aziz İstanbul, bir taşına tüm acem mülkü fedadır' başlıklı yeni yazısını yayımladı. İstanbul’un yüzyıllar boyunca oluşan maddi ve manevi kültür birikimini ele alan yazıda, kültürün bir şehri nasıl şekillendirdiği, değerlerin mimariden sosyal yaşama uzanan etkisi ve günümüz İstanbul’unda bu mirasın ne ölçüde yaşatıldığı sorgulanıyor.
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, 'Aziz İstanbul, bir taşına tüm acem mülkü fedadır' başlıklı yeni yazısını okurlarıyla buluşturdu.

Geçmişten Geleceğe Kültür Şehri İstanbul
Kültür dediğimiz nedir? Kültürün genel bir tanımı: Tarihsel, toplumsal gelişme içinde maddi ve manevi değerler, çeşitli bilgiler, beceriler bir yerlerde toplanıyor. Bunlar nesilden nesile aktarılıyor. Yüzyıllardır İstanbul’da nesilden nesile değişerek aktarılan maddi ve manevi bir kültür birikimi var. Bunu yaşayan yerleşik olan kişidir. Halbuki konup göçen gezgindir, göçerdir. Yerleşikler benimsediklerine eğer sadıklarsa yaşadıkları yeri dönüştürürler. Bugün biz İstanbul’un yerlisiyiz, benimsediklerimiz yani yaşam şeklimiz şehrimize ne kadar aksediyor; bu şehri ne kadar renklendiriyoruz?
İnsanlar değerlerine yaşayarak sahip çıkıyorlar; ait oldukları yere mimari, musiki gibi çeşitli sanat faaliyetleri ile işaretler nakşediyorlar; mesela evinizi, yolunuzu, sosyal mekanları, hatta mezarlığınızı ona göre şekillendiriyorsunuz. Mezar taşları ölülerden ziyade dirilere bir mesajdır. Minare, kubbe, alem, hilal ve benzerlerinin tümü nakıştır. İşte medeniyet böyle oluşur. Medine diyoruz biz, Batıda civilization deniyor; şehir yani civic’ten kaynaklanmış. Bazen nesilden nesile bu birikimler o kadar geçirgen ki yüzyıllarca Bizans’ta şehrin koruyucu azizi olan ve mezarı Yedikule’de iki sur arasında bulunan bir Hristiyan aziz, fetihden sonra Müslüman halk tarafından “yatır” olarak kabul edilip şehrin koruyucu velisi olarak anılıyor. Yine Yedikule’de bulunan Studios manastırı yüzyıllarca Hristiyan kiliselerine ikona yapmakta uzmanlaşmış fakat fetihten sonra İmrahor İlyas Bey Camisi olan yapıda sanat faaliyetleri devam etmiş ve en güzel İslami hat sanatı örnekleri buradan tüm İslam alemine yayılmıştır.
Burada zamanının İstanbul mutasavvıflarından olan Merkez Efendi’yi (Merkez Müslihüddin) anmak gerek. Tekkesi Topkapı’da bulunan Merkez Efendi İstanbul’a yerleştiğinde gericiliğe karşı mücadele eder. Hep insanı merkeze yerleştirir. Hocası Sümbül Sinan bir gün ona sohbet sırasında “Âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?” diye sorar. Musa Efendi: “Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı her şeyi merkezinde bırakırdım. Alem öyle bir tatlı nizam içinde ki buna bir şey ilave etmek veya bir şey eksiltmek düşünülemez.” der. Böylece Merkez Efendi lakabını kazanır.
Yazımın sonunda soruyorum; Kültürel değerlerimizin ne kadar önemli olduğunu bir şehrin inşasında? Kültür ve değerlerinize göre yaşamanız gerekmez mi? Nasıl yaşarsanız öyle inanırsınız, derler. Bugün hayat alışveriş merkezlerinin etrafında dönüyor, merkezde tüketim var. Biz hayatı bizim için önemli olan değerlerin etrafında döndürüldüğü bir ev, mahalle yapısı velhasıl şehir haline getirebilmek için gayret sarf etmeli miyiz? Bizim nesil görevini yapıyor mu? Gençler şöyle, gençler böyle denir, gençler daha hayata atılmadılar, karar vermek konumunda değillerken hata sakın yetişkinlerde olmasın!
İTO Meclis başkanımız, kadim dostum, gençlik arkadaşım Dr. Erhan Erken Bey, 2022 yılında İstanbul’un iktisadi dönüşümü üzerine çok anlamlı bir doktora tezi yazdı (1). Geçen Turing’de İstanbul’un kültür şehri olarak gelişimini anlatan bir sunum yaptı (2). Vidyoyu merakla izledim, doktora tezini de inceledim. 2024’te Abdullah Tuğ, İstanbul’un Unutulan Tarihi, Tılsımları ve Efsaneleri kitabına önsöz yazmıştım (3). Bu kitaptan da bazı tamamlamalar ile İstanbul’un kültür ve gelişim tarihini anlatan bir yazı oluştu.
Geçmişten Geleceğe Kültür Şehri İstanbul
Kültür dediğimiz nedir? Kültürün genel bir tanımı: Tarihsel, toplumsal gelişme içinde maddi ve manevi değerler, çeşitli bilgiler, beceriler bir yerlerde toplanıyor. Bunlar nesilden nesile aktarılıyor. Yüzyıllardır İstanbul’da nesilden nesile değişerek aktarılan maddi ve manevi bir kültür birikimi var. Bunu yaşayan yerleşik olan kişidir. Halbuki konup göçen gezgindir, göçerdir. Yerleşikler benimsediklerine eğer sadıklarsa yaşadıkları yeri dönüştürürler. Bugün biz İstanbul’un yerlisiyiz, benimsediklerimiz yani yaşam şeklimiz şehrimize ne kadar aksediyor; bu şehri ne kadar renklendiriyoruz?
Burada zamanının İstanbul mutasavvıflarından olan Merkez Efendi’yi (Merkez Müslihüddin) anmak gerek. Tekkesi Topkapı’da bulunan Merkez Efendi İstanbul’a yerleştiğinde gericiliğe karşı mücadele eder. Hep insanı merkeze yerleştirir. Hocası Sümbül Sinan bir gün ona sohbet sırasında “Âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?” diye sorar. Musa Efendi: “Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı her şeyi merkezinde bırakırdım. Alem öyle bir tatlı nizam içinde ki buna bir şey ilave etmek veya bir şey eksiltmek düşünülemez.” der. Böylece Merkez Efendi lakabını kazanır.
İstanbul’da yaşayan insanlar inançlarını, düşüncelerini, zihniyetlerini şehre nasıl nakşetmişler?
Yüzyıl sonra insanlar geriye baktıklarında bizim yaşadığımız dönemdeki İstanbul’u değerlendirdiklerinde; “İnançları, düşünceleri neydi? Ne nakşetmişler?” diyecekler. Soralım kendimize, bizim nakşımız ne?
İstanbul’a şöyle de bakılabilir; Boğaziçi, balıkları, Emirgan’da lale mevsimi, Çengelköy hıyarı, erguvan, ıhlamur ve asırlık çınarlar… ama her şeyden önemli medeniyetin kültür birikimi.
Semtlerden örneklere bakalım. İstanbul’da Hz. Resul’un (sas) iki hırkası var. Bunun bir tanesi Hırkai Şerif semtindeki hırka. Sultan Abdülmecid o hırkanın muhafazası için oraya bir külliye yapmış; diğeri de Topkapı Sarayı’nda. Bu Hicaz ile hakiki bir bağlantı, bunun için yani sadece hırka için bir cami inşa etmişler. Osmanlı’da bazı önemli seferlere hırka-i saadet de götürülürdü. Rivayet odur ki ikinci Viyana seferinde savaşa götürülen bu sancak ve kutsal emanetler neredeyse kaybediliyordu. Zenta seferinde ise sadrazamın mührü düşman tarafından ele geçirilmiş ve şimdi Avrupa’da müzede sergilenmektedir.
İstanbul’da Karagümrük’te Keçeciler sokak var. Edirnekapı semtinden İstanbul’a giren kervanlar Karagümrük semtine varınca gümrük işlemleri yapılır; kervanlar için keçe gerekli. Ama bir de futbol takımı Karagümrük var veya bitirimlerin filan oturduğu bir semt. İşte size yine manidar isimler, bağlantılar.
1462 yılında Fatih Camisi; Sultan Fatih İstanbul’u külliyeler üzerine kurmuş. Yani bir yere bir külliye yapıyor ve külliyenin etrafında şehir gelişiyor. Fatih Camii 1766 depreminde tamamen yıkıldığından Sultan 3. Mustafa tarafından yeniden inşa edilir. Ama 3. Mustafa’nın inşa ettirdiği üç cami de kandi adıyla anılmaz. Rivayet odur ki padişah bu konuda serzenişte bulunur: Bir cami yaptırdım ecdadım kaptı, Fatih Camisini kastediyor, ikincisini yaptırdım onu da keşişler aldı, burada da Üsküdar tepelerinde inşa edilen Ayazma camisini kastediyor, üçüncüyü yaptırdım onu da meczuba kaptırdık yani Laleli (Baba) Camisi der. Fatih Camii’nin külliyesinin yanında Saraçhanebaşı semtinde çarşı kurulmuş. Saraçlık yani eyercilik o zaman sanki otomotiv yan sanayi gibi, malum kervan develerine vuruluyor eyerler.
Ben Laleli’de doğdum. Saraçhanebaşı’nda büyüdüm, ilkokula gittim. Lise yıllarında Kıztaşı’nda oturuyorduk. Evlenince de Fındıkzade’de oturdum. Sonra…
Sarı Güzel caddesinde halkın Sarı Güzel diye adlandırdığı cami var. İstanbul kadısı Sarım Kürz (ö1522) burada bir cami yaptırıyor, Sarı Kerez de deniliyormuş.
Sarayburnu Topkapı Sarayı’nın ucu, sonra tren yolu ve sahilyolu yapılmış.
İmrahor semti nereden geliyor? Emri Ahur padişah ahırlarıyla ilgilenen kişilere deniyor, herhalde ondan türemiş.
Draman semti, Rumcada tercüman demek. Orada Tercüman Yunus Camisi, Dilmaç sokağı var, tercümanlık yani dilmaçlık önemli bir meslek.
Şehir surları üzerinde 50 adet kapı varmış; muhtelif kapılardan alınmış semt isimleri var. Edirnekapı, Silivrikapı, Belgradkapı. Belgrad seferine o kapıdan gitmişler. Silivri’ye, Edirne’ye o kapıdan geçilerek gidilirmiş. Ahırkapı var Sahilyolu’nda, orada ahırlar var. 13 kuleli Manuel Komnenos surları bir diğer kapı olan Eğrikapı’ya kadar gider. Eğrikapı’nın gerçekte kapısı eğri değildir yolu eğridir. O nedenle bu ismi almıştır. Bu kapının eski ismi Kaligarya kapısıdır. Eskiden köseleciler, kunduracıların çalıştığı bir bölge imiş.
Padişah hanımları tarafından yapılmış, Yenicami’nin külliyesinin içinde kalmış ve bilahare yıkılmış bir hamam varmış. Ama bugün Sultanhamam deyince mefruşat piyasasını anlarız.
Belki biraz uzun anlatıyorum ama tüm bu isimler ve mekanlar bana hayatımdaki kişileri ve başkaca olayları hatırlatıyor; hepsi ile bir anım, yaşanmış bir hikayem var.
Meşhur bir doğru sanılan yanlış da hepinizin bildiği Tahtakale semtinin isminin manasıdır. Aslında Arapçada Taht el Kale yani kalenin altı demektir. Bunun tahta ile hiç alakası yoktur. Kaleden kasıt ise Bizans ya da Osmanlı saraylarıdır. Beyazıt’taki büyük eski saray yüzünden bu ismi alan kalenin altı manasınadır.

Osmanlı Ordusunun doğu seferlerinin ve Hac kafilelerinin menzil çeşmesi, Selamet Çeşmesi’dir. Ayrılık Çeşmesi’nde uğurlayıcıların bir kısmı ayrılır, yakın akrabalar ise Selamet Çeşmesi’ne kadar gidebilirdi. Bu çeşme; onların eşlik edebilecekleri son nokta idi. Uğurlamak için Selamiçeşme’ye kadar gidiyorlarmış. Suadiye ile Bostancı arasındaki Çatalçeşme, Maltepe’deki Beş Çeşmeler, çeşmeler zincirinin devam halkalarıdır. Bir rivayete göre Darıca’daki Hünkar Çeşmesi de bunların devamı idi. Ayrılıkçeşme’den sefere uğurlanan padişahların içinde 4. Murat da vardır. Bağdat seferine giderken izlediği yola halk Bağdatyolu adını vermiş ve bugün hâlâ Bağdat Caddesi adı kullanılmaktadır.
Deve kervanları günde 30 km kadar yol alır. Bu nedenle Gebze’ye kadar duraklarda çeşmeler var, bunlar menzil çeşmeleri. İstanbul’da her tarafta tarih var. Kervanların olduğu dönemde bu bir kural; eğer yolunuz Suriye veya Lübnan sahillerine düşerse günümüzde bile eskiden Hac yolu üzerinde bulunan Suriye’deki Latakya, Baniyas, Tartus, gibi şehirler ve çeşmeleri, Lübnan da ise Trabulsşam, Beyrut, Sayda, Sur gibi şehirler konaklama ve mola yerleri olarak sanki cetvelle çizilmiş gibi birbirlerinden yaklaşık 30 km arayla dizilmişlerdir. Bunlar kervanın günlük duraklarıymış.

Aşir Efendi diye bir sokak var Eminönünde. Kumaşçıların çok yoğun olduğu bir sokak. Aşir Efendi esasında Reisül Küttap Mustafa Efendi’nin oğlu. O kitap aşığı adam bir vakıf kuruyor. Kitap biriktiriyor. Oğlu Aşir Efendi şeyhülislam, Bahçekapı’da bir mekan oluşturuyor. Onun oğlu Hafid Efendi yani torun, dedesinin geleneğini devam ettiriyor. Böylece Aşir Efendi Kütüphanesi meydana geliyor. Fakat Dünya Savaşı sırasında kütüphane Sultan Selim’de kurulan kütüphaneye nakledilmiş, sonra Süleymaniye Kütüphanesi’ne. Kütüphane gitmiş, tekstil piyasası olmuş. Bugün Aşir Efendi ve Sultanhamam caddelerinin birleştiği köşede bulunan kütüphane binası bir dükkan olarak kullanılıyor. Kitaplar da Süleymaniye kütüphanesi bünyesinde Reisü’l küttap Mustafa Efendi Aşir Efendi ve Hafid Efendi koleksiyonlarında muhafaza ediliyor.
Bugün kültür şehri İstanbul’da günlük koşuşturma içinde yaşadığımız isimler birçok tarihi gerçeğin iz düşümü; ama artık çoğunu güncel gerçekleri ile tanımlayıp tarihi anlamlarını unutuyoruz.
Garip, Gureba Hastanesi Bezmialem Valide Sultan, 2. Mahmud Han’ın eşi, tarafından fakir, kimsesiz Müslümanların ücretsiz tedavi edilmesi için yaptırılmış, burası için bir vakıf kurulmuş ve birçok iradın yanı sıra Terkos Gölü’nün bütün gelirleri vakfedilmiş. Ama bugün sadece su parası ödemiyor belediyeye, geriye kalan menfaat bu. Yine garip, gureba bu hastanede ücretsiz tedavi olabiliyor. Vakıf zihniyetinin geçmiş dönemde ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Bu hastane Osmanlı’da merhametin kurumsallaşmış halidir. Rahmetli kayınpederim Dr. Asaf Ataseven bu hastanede uzun yıllar görev yaptı. Vakfın canlandırılması ve hastanenin asli amacına uygun hizmet edebilmesi için çok çabaladılar, rahmetli babam Sabri Ülker beyle. Asaf bey önce başhekim oldu, bilahare yeni modern bir hastane binasının inşası, donanımı ve üniversitenin kurulmasına öncülük etmişti.
1930’ların sonunda Henry Prost İstanbul’a çevre düzenlemesi için geldiğinde o bölgeyi olimpiyat kenti yapmak istemiş. Hayali oymuş fakat tekemmül etmemiş. Sonra rahmetli Menderes zamanında oralar geniş Vatan Caddesi haline gelmiş.
Çok ilginç semt isimleri var, mesela Taşkasap, şu an Historia AVM’nin olduğu yer ve Fındıkzade arasıdır. Etyemez semti, Samatya civarıdır, isim oradaki tekkeden.
İstanbul’da yeniçeriler zamanında eski odalar, yeni odalar diye yerler var. Eski odalar Şehzadebaşı Cami’nin olduğu yerde, yeni odalar da bugünkü Fatih Historia AVM’nin arkasında, kemeri halen ayakta.
Kariye Camii ilginç bir yerdir. Mesela kariyenin bir manası taşra, bir diğeri çukur demek. Orada eskiden Hora veya Chora kilisesi varmış. Sultan II. Beyazıt zamanında, 1511 yılında sadrazam Atik Ali Paşa tarafından cami haline getiriliyor. Hemen yanıbaşında İstanbul’un 6. tepesinde Mihrimah Sultan Cami’nin olduğu Mihrimah Sultan tepesi var; Kariye kıyasla biraz daha çukur kalıyor. Ondan dolayı hem çukur hem de o kiliseden gelen bir isimden neşet Kariye adıyla anılır olmuş. Hristiyanlar için de önemli bir yer, tarihte birkaç kez hali değişti. 1945’te tekrar müze oldu, şimdi ise cami.
Şehirlerle ilgili şöyle tasnifler kabil; biri medeniyette öncü kurucu şehirler. Bunlar Medine ve Roma; bir medeniyetin öncüsü olmuş bu şehirler. İkincisi bir medeniyetin inşa ettiği şehirler, mesela Bağdat, Kurtuba, Paris, Londra. Bir başka medeniyet oluşumu sonrası aktarılan şehirler de mesela Saray Bosna, Filibe, Manastır, Üsküp.
Manastır’ın ana meydanı altta solda, Eyüp Sultan meydanı sağda, benziyorlar; cami, saat kulesi, çeşme.

Üsküp çarşısı Eminönü’ndeki çarşıların bir örneği, sanki hanlar İstanbul’daki veya Bursa’daki hanların bir iz düşümü. Medeniyet bir yerde oluştuktan sonra yaşam değerlerini, kurumlarını, binalarını etrafına taşıyor.

Farklı medeniyetleri buluşturan, dönüşen ve dönüştüren şehirler var; Kudüs, Kahire, İstanbul ki Medine ile kardeş şehir. Buralardan çok farklı medeniyetler gelmiş geçmiş; zaman içinde dönüştürmüş, dönüşmüş ve etkisi ile özellikle İstanbul birçok başka şehri etkilemiş. Fatih Sultan Mehmet çok ilginç bir sultan, İstanbul’da Bizans Roma formunu ortadan kaldırmamış, eserler duruyor. Kendisi üç kimlik kullanıyor; Kayzeri Rum, Halife-i Müslimin ve Hakanı Türk. Bir taraftan Türk’ü tutuyor, bir taraftan Müslümanların lideri, bir taraftan da Rum Kralı.

İstanbul 1. Konstantin tarafından milattan sonra 330’da Roma’ya rakip bir şehir olarak kuruluyor. Fakat Haçlı seferleri sırasında 1204’te Latinler İstanbul’dan geçip Kudüs’e doğru giderken şehri yerle bir ediyorlar. Henriko Dandolo isimli Venedik Doçu da fırsat bulunca İstanbul’u yağmalamıştır. Başka bir deyişle Katolik Venedik, Ortodoks dünyasının kalbinde bu eziyetleri, çirkinlikleri yapmıştır. Tüm bunlar Bizanslılara “İstanbul’da Katolik külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz.” dedirmiştir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında İstanbul zavallı bir haldeydi ve içinde değerli hiçbir şey kalmamıştı.
Fetihte nüfus 15.000 aile gibi yani 50.000 kişi kadar, ilk sayım 1455’te yapılıyor. Sonra nüfus ikiye katlanıyor. Evliya Çelebi’ye göre Konya’nın Aksaray’ından İstanbul’un Aksaray’ına, Ege’nin Millet denen yerinden Balat’a, Bursa’dan Eyüp’e, Eğri’den Eğrikapı’ya göç geliyor. Birçok yerden İstanbul’a insan getiriyorlar. Osmanlı Rumeli’ye genişlerken o göçlerle gelenleri kullanmış. Bir sosyal organize yapı olan Ahilik kentin ticari burjuvazisini oluşturan tabakadır. Bunlar tekkede cemaat ve cemiyet düzeni içerisinde bir araya gelen insanlardır. Bunlar savaşlarda da ön safta yer alırlardı. Erken Osmanlı döneminde yeniçeriler ordusunu bunlar oluşturmaktaydı. Gaziyanı Rum denilen kentli erkek askerler ve yine Bacıyanı Rum denilen kadınlardan oluşan yeniçerilerdir. Osmanlı’da kadınlar da savaşa giderlerdi. Bunlar barış zamanında ticaret erbabını oluşturup ticarette bulunurken savaş zamanında orduya katılıp savaşmaktaydılar. Dolayısıyla erken dönem Osmanlı’nın şenlenmesi yani imarı ve yerleşimi bu kurumlar sayesinde gerçekleşmiştir. İstanbul’da Bostancı, Kartal, Erenköy gibi semtlerin isimleri aslında birer ahi babasının isminden gelir; Eren baba, Kartal baba, Gözcü baba gibi. Bunlar hem bir sosyal işlevi olan zaviyelerdi hem de Bizans’a karşı bir üs oluşturmaktaydılar. O nedenle Osmanlı bir yeri fethettiği zaman şenlendirme politikası güderdi, zira Müslümanlıkta zorla din değiştirtmek yasaktır, teşvik ve katılım yoluyla yerel halk cezbedilir ve Osmanlılaştırılırdı. Fatih vakfiyesindeki bir söz ilgi çekicidir: Hüner bir şehri bünyad etmektir. Reaya kalbin abad etmektir. Yani maharet bir şehri onarmak ve yeniden inşa etmektir. Aynı zamanda burada yaşayan insanların kalplerini de kazanmak ve onları mutlu etmektir. Bu nedenle Osmanlı’da bir şehri yeniden inşa etmeye şenlendirme politikası adı verilmiştir. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet şehri aldığında yaptığı ilk planlamalardan birisi de zamanının en yüksek binası olan Ayasofya’nın kubbesine çıkmak ve buradan şehrin nasıl gelişeceğini, nereye ne yerleştirileceğini planlamış olduğudur.
Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı hemen cami yapıyor ve gelir getirmek üzere Kapalıçarşı’nın içindeki ilk cevahir bedestenini yapıyor. Ömrünün sonuna doğru bir de Sandal Bedesteni’ni kuruyor. Şimdi Sandal Bedesteni’ni lokanta yaptılar. Bir tane de Galata Bedesteni var bugünkü Perşembe Pazarı’nın içinde; bedestenler, kervan saraylar, hamamlar vakıflara gelir getiren yerler.
Sultan Fatih şehrin belli yerlerine külliyeler yaptırıyor. Benim dedem Hacı İslam Efendi bu külliye mezunu. Külliyelerde merkezde bir cami var, insanların toplu ibadet yeri ve muhakkak bir sıbyan mektebi, yani bugünkü anaokul, ilkokul diyorlar, ama Fatih Erünsal Hoca sıbyan mektebinin fakirler için Kuran kursları olduğunu anlatıyor; aşevi, imaret, taphane, medrese var. Sultan Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet gibi bütün külliyelerde sanki üniversitesiyle, ilkokuluyla, hastanesiyle bir sosyal yapı oluşturmuş. Bir de yakınlarında muhakkak bir çarşı oluyor, ticaret hayatının devamı için elzem. Etrafa mahalleler, içinde insanlar iskan ediliyor. Mahallelerde başında imam olan bir cami veya mescit var. Tahrir yani sicil defterlerinde ilk isim imamdır, şimdi laiklikte muhtar oldu.
İstanbul’da bahusus yani özellikle çıkmaz sokaklar var. Mahremiyet önemli, 8 ila 10 ev, ortasında bir avlu var. İnsanlar birbirlerini tanıyorlar. Geçmek yok, çıkmaz sokak, giriş de öyle kolay değil. Ben burada ev kiralayacağım filan, ancak biri tavassut ederse, heterojen bir yapıya izin verilmemiş.
Evin mimarisinde kapıdan içeri hemen giremiyorsunuz. Önce selamlık var, arkada haremlik. Hanımlarla erkeklerin hayatlarını ayıran bir sistem var. Evin muhakkak güzel bir bahçesi var. Daha çok hanımlar ev merkezli olduğu için onlara güzel bir yaşam alanı oluşturulmuş. Evlerin birbirlerine olan yakınlıklarına dikkat etmişler, bugünkü gibi üst üste, dip dibe değil. Bunlar bir hayatı kurgulamakla ilgili. Evin pencerelerinden içerisini görmüyorsun. Şimdi birçok sosyete muhitlerinde perde bile yoktur. İçeri girerken muhakkak ayakkabını çıkarırsın. Benim Çamlıca’da inşa ettirdiğim ev aynen böyleydi. Odalarda misafirlerin gusul abdesti yani duş alması için dönme dolap var. Yatak odasında ayaklar, tuvalette yönünüz kıbleye doğru gelmiyor, edeptendir. Evi, işi, camiyi hepsini belli bir kurgu içinde yapmayı becermişler. Bunlar hep bir zihniyete dayalı hayat kurgusu.
Osmanlı’da iş hayatı açısından Kapalıçarşı çok önemli bir yerdir. 30 hektar alanda 61 sokakta 4000 kadar dükkan, 2195 oda, 1 hamam, 1 cami, 10 mescit, 2 şadırvan, 1 sebilhane, 16 çeşme, 1 türbe, 1 sıbyan mektebi ve 24 han bulunuyor.
Şadırvanı, hanı, müthiş bir sistem. Kalpakçılar, örücüler, fesçiler, kürkçüler, kavaflar, gelinlikçiler. O zamanki iş kolları o sokaklara dağılmışlar. Kapalıçarşı’da Ahilik sisteminin uygulamasını görüyorsunuz. Kapalıçarşı’nın etrafındaki bölgede Osmanlı zamanı znaata ait büyüklü küçüklü çarşılar yer almaktaydı. Bakırcılar Çarşısı, Sultanhamam Çarşısı, Fermeneciler Çarşısı, gibi, merak ettiyseniz fermene daha çok Rumeli’de giyilen, çuhadan yapılma, kolsuz işlemeli yelek, cepken benzeri. Sırma ve gaytanla işleme yapan esnafa da fermeneci denmiştir. Fermeneyi itfaiye tulumbacıları da giyermiş. Galata mahallesinde Karaköy civarında bir caddeye bu isim verilmiş, fakat bugün artık bu mesleği yapan bulunmuyor.

Örücüler diye bir meslek var, ben geçen hafta bir takım elbisemin hem ceketini hem de pantolonunu ördürdüm; herhalde bir yere takılmış. Osmanlı ekonomisinde ihtiyaca dayalı bir üretim veya temin vardı. Şimdi ise ekonomi önce ihtiyaç doğurmak ve sonra daha fazla tükettirmek üzerine kuruludur.
Tahmis Çarşısı Osmanlı’da kahvenin kavrulduğu, dövüldüğü ve satıldığı yerlere verilen isim. Bugün Kurukahveci Mehmet Efendi’nin bulunduğu sokağın adıdır. Yelkenciler çarşısı ise Galata Bedesteni civarında bir çarşıdır. Günümüzde daha çok hırdavatın yani öteberinin satıldığı bir yer. Annemin babasının yani dedemin Tahtakale’de bir hırdavatçı dükkanı vardı. Aslında babamın da hayaliymiş Perşembe Pazarı’nda bir hırdavatçı dükkanının olması, öyle demişti bana.
Osmanlı’da kurumsallaşmak şahısların kendi varlıklarını vakfederek kurdukları külliyeler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Vakıf şartlarına göre cami, medrese, imaret ve bazen de tekkeler yapılır. Külliyenin devamını sağlayan, gelir temin eden iktisadi birimlerin başında kervansaray, han ve hamam gelir. Hamam İslam’ın temizlik hususunda koyduğu kurallar dolayısıyla büyük önem taşır. Osmanlı şehirlerinde büyük hamamlar çifte hamam diye anılır. Kadın ve erkekler için ayrı kurulur. Hamamın geliri daha iyidir. Bunun da sebebi, külliyenin devamını ebediyen garanti etmek arzusundan ileri gelir. Çünkü vakıflar, sultan dahil hiç kimse tarafından değiştirilemez, ilga edilemez. Bu suretle ekonomik ve idari birimler vakıf sayesinde devamlı ve güvenli bir yaşama kavuşmuştur. Osmanlı şehirlerinin kuruluşunda Sultan ve Valide Sultan ve müsaade ettiği paşalar vakıfları tarafından bu sistem esas alınmıştır.
Halkın sultanın kulu addedildiği, fetih ganimeti büyük arazi mülkiyetinin sultanının emrine tabi olduğu, ahalide sermaye terakümü kabil olmayan bir toplumda ibadet, eğitim, temizlik, ticaret gibi ana işlere şahıs yatırımı vakıf eliyle yapıldığında hem şahsi yatırımlar teşvik ediliyordu hem de sultanın öfkesi ile vazifeden ayrılan vezir, paşa gibi üst düzey memurlar ve aileleri imkansız, ortada kalmıyorlardı. Ayrıca vakıf kurmak dinen de teşvik görüyordu.
Sultan Fatih İstanbul’un imarına memur vezirlerinden Mahmut Paşa’ya külliyeler yapılmasını emrediyor. Biri Mahmut Paşa Külliyesi, Veli Paşa da deniyor, çünkü Mahmut Paşa’nın ilk ismi Veli. Camisi, türbesi, hamamı, mahkemesi, mektebi inşa edip yanına da 265 tane dükkanyapıyor, gelirleriyle sürdürülebilir bir hayat oluyor. Ama şimdi Mahmutpaşa dediğimizde tekstil piyasasının adıdır. Diğeri Murat Paşa Külliyesi. Bugün Vatan Caddesi’nin Fındıkzade ile birleştiği yerde. Sultan Fatih’in vezirlerinden olan Murat Paşa ile kardeşi Mesih Paşa fetih sırasında esir edilen iki Bizans prensi. Bizans’ın veliahtları imiş ama Müslüman oluyorlar, onlar da bir külliye yapıyorlar. Murat Paşa Külliyesi’nin birçok müştemilatı Vatan Caddesi açılırken kaybolmuş. Bir de Şeyh Vefa Külliyesi var. Fatih Külliyesine gelince, Cami’nin olduğu yerde Havariyyun Kilisesi varmış. Sultan Fatih’in Aya Apostoli (Havariyyun) kilisesini yıktırıp yerine 1462’de yaptırdığı cami 1766 depreminde yıkılmış yerine Sultan 3. Mustafa 1771’de Fatih camiini yeniden yaptırmış. Benim dedem Hacı İslam Efendi oradan mezun.
Eyüp Sultan’ın da önemi büyük. Ebu Eyyüb-ül Ensari, İstanbul’un manevi hamisi olarak değerlendirilmiş. İstanbul’un Medine ile bağlantısını sağlıyor. Hz. Peygamber’i (as) Medine’ye hicretinde ilk misafir eden kişidir. Hz. Peygamber’in İstanbul ile ilgili Hadis-i Şerifindeki kutlu asker statüsüne erişmek için ihtiyar halinde İstanbul kuşatmasına katılmış ve vefat etmiş. Sultan Fatih bu bölgeye bir külliye yaptırmış. Osmanlı Sultanlarının tahta çıkış yani cülus merasimi orada düzenlenir, akide şekeri dağıtılır sonra buradan Eyüp Sultan türbesine gidilir ve kılıç kuşanılırmış. Osmanlı’da Haliç kıyısı önemli bir alan. Son dönemlerde mesire olarak da kullanılmış.
Sultan Fatih’ten sonra da külliye inşası devam ediyor. Davut Paşa, Atik Ali Paşa, Beyazıt caminin olduğu külliye, Yavuz Selim, Haseki, Üsküdar Mihrimah Sultan, Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan. Bütün bunlara baktığınız zaman Sultanların camileri külliye formatındadır. Diğer külliyeler: Yeni Cami, Sultan Ahmet, Çorlulu Ali Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, İstanbul Selimiye, Altunizade İsmail Zühdü Paşa, Pertevniyal Valide Sultan. Bu açıdan şehre baktığınızda vakıf zihniyetiyle yapılmış büyük yaşam ve ibadet alanları merkezinde caminin olduğu ve onun etrafında mahallelerin olduğu bir imar vardır.
Tabii mutasavvıfların yatırımları da benzer şekilde: Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdai, Boğaziçi’nde Yahya Efendi, Aşiyan’da Boğaziçi Üniversitesi’nin yakınındaki Nafi Baba tekkesi, Koca Mustafa Paşa Sümbül Efendi, Topkapı Merkez Efendi hep külliyeler bir nevi. Buralarda hem zikir hem de meşk var. Tekkelere geliyor insanlar, sosyalleşiyorlar. İstanbul’daki tekkeler içinde en baş olanı Asitane Sümbül Efendi tekkesiymiş. Mesela Muharrem aylarında ilk aşure Sümbül Efendi’de sonuncusu ise Karagümrük Cerrahi Tekkesinde yapılırmış.
Hanım sultanların, padişah eş veya validelerinin de çok katkıları var. Şah Sultan Külliyesi, Haseki Sultan Külliyesi, Mihrimah Sultan Edirnekapı ve Üsküdar camileri, Nur Banu Sultan Atik Vade Külliyesi, Bezmi Alem Valide Sultan Dolmabahçe Camii ve Fatih’teki hastane, Pertevniyal Sultan Aksaray meydandaki Cami.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra 3 adet camiyi Fetih Cami olarak tespit etmiştir. Bunlardan ilki Bizans’ın en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı Cami’ye çevirmiş ve Fethin Sembolü olarak muhafaza etmiştir. İkincisi Rumelihisarı Boğazkesen Hisarı içindeki Fetih Mescidi. Bu cami Fatih’in ilk yaptırdığı camidir. Uzun süre yıkık kalmış ve en son 2015 yılında tekrar imar edilmiştir. Burada da uzun bir süre Rumelihisarı Konserleri yapılmıştır. Şimdi cami ihya edildi.
Üçüncü cami de Türklerin fetihten sonra yaptıkları ilk ve en önemli eser olan Yedikule Hisarı’nın içindeki Fetih Cami’sidir. Bu cami de uzun süre kullanılmamıştır. Son yıllarda Fatih Belediyesi onarıyor. Bizans döneminde burada ALTIN KAPI varmış. Hatırlı konuklar buradan şehre alınıp Divan Yolundan Ayasofya’ya doğru gidilirmiş.
Belli bir dönem bu üç fetih mescidi de cami olarak kullanılmadı. Bir dönem Ayasofya müze oldu. Rumeli Hisarı’nda konserler oldu. Yedikule’de dekonserler oldu. Şimdi hepsi asli işlevlerine kavuştu.

1/ Ana Kaza, Batı’da Yedikule’den Ayvansaray’a kadar uzanan, diğer tarafıyla Haliç ve Marmara Denizi’nin çevrelediği SUR İÇİ veya NEFS-İ İSTANBUL.
2/ Sur dışında Silivri ve Çatalca’ya kadar uzanan EYÜP VE HASLAR KAZASI. Tekirdağ ve Kırklareli bile bu sınırların içinde değerlendirilirdi.
3/ Haliç’in Kuzey kıyısından Karadeniz’e kadar GALATA. Asıl olarak Ceneviz Kolonisi, Taksim Tünel hattı Levanten merkezi, Galata civarına da bir dönem Endülüs Arapları yerleştirilmişti.
4/ Boğazın öteki tarafında Kocaeli’ne kadar olan bölge ise ÜSKÜDAR
Son üç kazaya BİLAD-I SELASE adı verilmekteydi.
- Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet Camiinin bulunduğu tepe. Burası Bizans döneminde de Hipodrom’un bulunduğu yerdi
- Çemberlitaş, Nuruosmaniye Camiinin bulunduğu tepe
- Bayezid Camii, Süleymaniye ve şu an Üniversite’nin bulunduğu tepe
- Fatih Camii’nin bulunduğu tepe
- Yavuz Selim Camii’nin bulunduğu tepe
- Edirnekapı Mihrimah Sultan Camiinin bulunduğu tepe
- Kocamustafapaşa Semtinin bulunduğu tepe. Sümbül Efendi’nin bulunduğu bölge
Bunlardan başka sur dışında da bazı önemli tepeler bulunmaktadır:
Beykoz’da YUŞA, Rumelihisarı’nda ŞEHİTLİK DERGAHI, Sarıyer’de MADEN tepesi, Paşabahçe’de KARLITEPE, Beyoğlu’nda TEPEBAŞI, Üsküdar’da İCADİYE tepesi, SULTANTEPE, NAKKAŞTEPE, BÜYÜK VE KÜÇÜK ÇAMLICA tepeleri gibi.

Bu tepelerden bazıları Bizans zamanında da önemli yerler imiş. Yani o tepeler üstünde onlar da kiliselerini kurmuşlar. Bugünkü Sultanahmet, Ayasofya’nın olduğu yer en önemli alandı. Tabii o vakit şehrin Sirkeci’den yani Neorion Limanından Çemberlitaş’a yani Konstantin forumuna kadar olduğunu göz önünde bulundurursak tam ortasında kalan Ayasofya meydanının önemi ortaya çıkmaktadır. Şimdi adı Yedikule olan bölgedeki ALTIN KAPI’dan Ayasofya’ya doğru giden yol en önemli yol idi. Bir zamanların Konstantiniyye’sinde ihtişamıyla surları süsleyen Altın Kapı, Doğu Roma imparatoru III. Theodosius tarafından 413 senesinde yaptırılmıştır. Yaldızlı Kapı olarak da bilinen ve Theodosius Surları’nın görkemli süsü olan Altın Kapı, yüzyıllar boyunca şehre zaferle dönen imparatorları karşılama görevini üstlenmiştir.

Ana tören kapısı Altın Kapı’nın Doğu Roma Dönemi’ndeki adı “Porta Auera”dır ve Osmanlı Dönemi’nde de “Yedikule Kapısı” olarak anılmıştır. Kara surlarının en önemli yapılarından biri olan Altın Kapı’nın özel bir durumu da mevcuttur. Şehirlerarası bir yol olan ve İstanbul’u Roma’ya bağlayan Via Egnetia anayolu bu kapıdan başlamış ve kapıyı aştıktan sonra Doğu Roma’da Mese, Osmanlı’da ise Divan Yolu olan şehrin içindeki ana caddeye bağlanmıştır. Bu önemli şehirlerarası hat, Ayasofya’nın önündeki Augusteion adlı meydanda son bulmuştur. Bu meydanın günümüzdeki adı Sultanahmet Meydanı’dır. Aksaray’dan başlayıp Çemberlitaş ve Sultanahmet’i kateden Divanyolu halen dünyada bu kısa mesafede en çok tarihi eserin yer aldığı en kıymetli rotadır. Fatih Sultan Mehmet’ten sonra imar faaliyetleri ile şehrin ağırlığı biraz daha Süleymaniye, Şehzade, Fatih tarafına doğru kaymıştır.
Bizans döneminde Agora, Embolos, Ergasterium diye alışveriş merkezleri var. Osmanlı’da Arasta, çarşı, han oldu. Çarşı Türkçe’ye Farsça’dan geçmiştir. Farsça dört (yönün) kenarın kesiştiği yer demek. Biraz han, biraz bedesten oldu. Bedesten bezistandan geliyor. Bu bez tekstil ürünlerinin satıldığı yerlere deniyor. Kapanda büyük tartılar var, mesela un kapanı, bal kapanı. O büyük tartıların olduğu yerler de bir nevi bugünkü lojistik depolara benziyor.
Gerileme Devri ve Etkileri
Osmanlı Viyana’ya kadar; Mehmet Genç Hoca’nın ifadesine göre senede 4.000 km² hızla büyümüş Viyana’ya varmış. Sonra da senede 3.000 km² ile küçülmüş ve 1922’de sona ermiş. Muhteşem bir imparatorluk, 4 milyon km kare büyüklüğünde imiş.
Yükselmişiz, kendimize çok güveniyormuşuz. Ama yenilgilerden sonra Osmanlı’da bir merak başlıyor. Batıda ne oluyor? Avrupa’ya elçiler gönderiyorlar, anlamaya çalışıyorlar. Modernleşme hareketleri başlıyor, askeriyede, kanunlarda, giyim kuşamda, eğitimde, mimaride modernleşme… temel alışkanlıklarımızı değiştirmişiz. Bu böyle artarak devam ediyor.
Müslüman at üzerindeyken Hristiyan yayaydı. Müslümanın yanında at binemezdi. Ama 1839 Tanzimatla birlikte bu kalktı, gavura gavur denmek yasak oldu. Kanunlarda eşitlik kabul oldu. Tüm bunlar mahalle ve şehir yaşantısına da tesir etti. Tanzimat sonrasında Hahambaşının Mustafa Reşit Paşa’ya söylediği nakledilen bir söz çok manidar: ”Biz Osmanlı içinde ikinci önemde bir millet idik. Tüm Gayri Müslimleri eşit yaptınız, bu bizim için hiç de iyi değil.”
Zamanla Batı hayranlığı arttı. Şehir geliştikçe, tüccar zenginleştikçe, yerleşim merkezden boğazın kenarındaki yalılara doğru kayıyor. Bir bölüm Müslümanlar Beylerbeyi’ne, Çengelköy’e, ekalliyetlerse Arnavutköy, Bebek taraflarına gidiyorlar. Binalar yapılmaya başlıyor. Taksim’den Harbiye’ye doğru Pera benzeri farklı bir şehir hayatı yaşanıyor.
1800’lerde çok yangın oluyor İstanbul’da; ahşap yapı çok. Yanan şehrin yerine kagir ve çok katlı yapılar yükseliyor. Böylece 19. yüzyılda eski mahalle dokusu karakteristik özelliklerini kaybetmeye başlıyor. Camiler gündelik hayat içindeki egemen rolünden uzaklaşıyor; dini hayatın özüne maddi yaşantının gereksinimleri doğrultusunda bir kültürel sızma ortaya çıkıyor. Eski dönemde camilerin yanı başında açılan kahvehaneler, dini yaşantının bir uzantısı olarak düşünülmüştü. Memlekete ilk kahvenin 1554 yılında geldiği ifade edilir. Halep ve Şam’dan gelen iki kişi Tahtakale’de kahvehane açarlar. İlk tütün 1600 yılları başında gelmiş. O tarihlerden sonra kahvehaneler yaygınlaşmış, evve cami dışı bir toplanma, sosyalleşme alanı olarak kullanılmış. İleriki yıllarda Pier Loti kahvesi örneği gibi dejenere olmuş ve buralar kıraathaneden çok buluşma, dedikodu, atıştırmalık, kahve ve tütün içilen yer haline gelmiştir.
Sultan Abdülaziz Avrupa seyahatinde kagir evleri gördükten sonra “evlerin şeklini değiştirelim” diyor. Ahşaptan kaçış, kagire dönüş başlıyor. Tanzimat sonrası görkemli sarayların yanında devlet ricalinin köşkleri, yalıları, ekalliyetin Pera ve Taksim’deki apartmanları dikkat çekicidir. Artık hayat evde değil dışarıda yaşanıyor; mesire yerlerine gidiyorlar, gezmeler başlıyor, giyim kuşam farklılaşıyor.
İlk defa yurt dışından Orient Express geliyor. Yolcular için Pera Palas oteli inşa ediliyor. Tiyatro Tanzimat’tan sonra önem kazanıyor. Taksim’de Naum tiyatrosu açılıyor. Tanzimat döneminden sonra İstanbul halkının bir kısmı akşam namazından sonra tiyatroya taşınmakta, bazı kesimlerde dindışı eğlence kültürü giderek yayılıyor. Dolmabahçe Sarayı’na da tiyatro açılıyor. 19. yüzyılda İstanbul’da gelişen eğlence kültürü, geçmişin kolektif etkinliklerine karşı, kişisel yönü ağır basan, gündelik zaman geçirmek anlayışını doğurmuştur. Tiyatro, Batılılaşmanın mühim bir unsuru olmuş. Batılılaşma hayatın birçok alanına doğru yayılmış.
Boğaziçi’nde modernleşme döneminde çeşitli semtler Müslüman-Türk ile Gayri Müslimler arasında yoğunlaşma açısından farklı özelliklere sahip olmuşlardır. Kuzguncuk, Tarabya, Yeniköy, Büyükdere ve Arnavutköy gibi semtlerde Gayri Müslimler daha fazla bulunmakta ve onların etkisiyle bu çevrelerde farklı bir yaşam oluşmaktaydı. Yine Beylerbeyi, Çengelköy, Hisarlar ve Üsküdar gibi bölgelerde de Müslüman ahalinin özellikleri birçok noktada farklılık göstermekteydi.
Barok Stili ve Balyan Ailesi
O döneme baktığınızda Ermeni asıllı Balyan ailesine çok fazla bina yaptırılmış, camiler de var. Mesela Dolmabahçe, Ortaköy Camileri, Beylerbeyi, Çırağın Sarayı, Kuleli Askeri Lisesi, Selimiye, Rami Kışlaları… bugünkü İstanbul siluetinde bunu fark edersiniz. Bazı kaynaklarda bu akımın Osmanlı mimarisinin özünden kopuşuna yol açtığını söylerler.
Balyanlar daha sonra yüzyılın başında değişen şartlarla birlikte ABD’ye göç etmişler ve burada dondurma ve yoğurt üretim işine girerek başarılı olmuşlardır. Malikaneleri hala Los Angeles Pasadena’dadır.


Milli Mimari Akımı
1908’den sonra bir milli mimari hareketi var, Batılılaşmaya karşı bir tepki. Burada iki mimar var, Mimar Kemalettin ve Vedat Tek, yurt dışında Batılı eğitim almışlar. O vakit Türkçülük cer etkisiyle binaların içine Türk, Osmanlı, Selçuklu motifleri de koymuşlar. Onlar da bugün İstanbul mimarisinde kendine has ilginç binalardır. Pertevniyal, Çifte saraylar, Cemile Sultan, Münire Sultan, Feriye Sarayları, birçoğu şimdi okul olarak kullanılıyor, Galatasaray Lisesi de Feriye saraylarından.

Vedat Tek’in eserleri birbirine çok benzer, kemerli pencereler yapmış,hep kuleler var, mesela Büyük Postane. Hemen büyük postanenin arkasında, Defteri Hakan binası, Hobyar mescidi, Sultan Fatih döneminden kalma bir mescidi yenilemiş ve ismini de değiştirmiştir. Bu eser mimarın tek cami örneğidir. Biraz da türbe tipolojisinden alınan köşeleri kesik kare formunda bir camidir. Türkistan tarzını andıran bir yapıdaki estetikle karşımıza çıkar. Detaylarındaki soyutlamalar gibi aynı zamanda minarede de soyutlamalar yapılmış biraz Memluk tarzına kaymış, çinileri ve detayların zenginliği ve bunların bünyeyle uyumuyla çok güzel bir mescittir, damı, pencereleri hep aynı üslup. Ticaret Odası tarafından onarılan Liman binası, Tütün deposu, Tayyare Şehitleri Anıtı, Sütlüce Mezbahası şimdi Haliç Kongre Merkezi gibi… Burada bir millilik var, belki fazla barok mimariye yönelişe tepki.


Cumhuriyet’in ilanıyla, İstanbul’un kurulduğu ilk çağlardan itibaren sürdürdüğü siyasal konumu değişti. 1 Kasım 1922’de Ankara başkent olmuştu. Siyasi iktidarını kaybeden şehir aynı zamanda kurulan yeni rejim açısından eski rejimin alışkanlık ve sembolleriyle dolu bir yer olarak görülmüştür. İstanbul, savaş zamanı bayağı gücünü kaybediyor, nüfus 500.000’lere düşüyor. Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Paşa 1919’da Sultan Vahdeddin ile görüşmesinin ardından ayrıldığı İstanbul’a Cumhuriyet’in 1923’teki ilanından dört yıl sonra daha gelmemişti. 1927’de geri geliyor ve Dolmabahçe Sarayında 3 ay kalıyor. Nutku da orada yazdığı söyleniyor. İstanbul’un nüfusu bir daha ancak Demokrat Parti zamanında 1 milyona çıkıyor.

Henry Prost
1937’de birkaç şehir planlamacısı çağırıyor Mustafa Kemal Atatürk. Bunlardan biri Henry Prost, onu seçiyorlar. Beyazıt, Taksim, Beşiktaş Meydanı onun eseri. Cumhuriyet ile birlikte eski var olan veya yeni kurulan şehirlerin yapısının daha çok meydanların ve geniş bulvarların çevresinde oluşmasına dikkat edildi. Henri Prost, İstanbul’un yeniden düzenlenmesini anlatılırken çokça vurgulanan kavram; espace libre yani kamusal alanlar olmuştur. En önemli gelişmelerden biri olarak çıkmaz sokaklar ortadan kalktı. H. Prost’un düzenlemelerinin bu çıkmaz sokakların ortadan kalkmasına önemli katkı sağladığı birçok kaynakta zikredilir. Artık ne eski mahalleler ne de yeni yerleşimlerde eskiden olduğu gibi ibadethaneler merkez alınmamaktaydı.
Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra Konstantin mozolesi ve Havarium kilisesinin yerine Fatih camii ve Fatih türbesini yaptırmıştır. Bu Roma’ya karşı büyük bir meydan okumadır. 1943 yılına kadar günümüzdeki İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat fakültelerinin yerinde muazzam bir ahşap saray var idi. Bu sarayın ismi Zeynep hanım konağıydı. Zeynep hanım Kavalalı Mehmet Ali paşanın kızı ve Kamil paşanın karısı idi ve bu sarayda yaşardı. Saray 1942’de yanmış. Sedat Hakkı Eldem ve Emin Onat tarafından ”Türk Evi” esini ile bir bina yapılmıştır, Fen ve Edebiyat Fakülteleri, bu ikinci ulusal mimari devridir. Bu devre binaların taştan yapılmasından dolayı “Taş Devri” de denilmektedir.
İtalyan Pietro Cannonica
Taksim anıtı fikri belediye meclisince onaylanınca, bu anıtın yapımı dönemin ünlü heykeltıraşı İtalyan Pietro Canonica’ya verilmiştir. Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra Pietro İtalya’ya döner ve bir daha Türkiye’ye hiç gelmeden heykelleri döker ve anıtı tamamlar. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılan ve iki genç Türk; Hadi (Bara) Bey ve Sabiha (Bengütaş) Hanım’ın yardımlarıyla, anıt 1928’de tamamlanmıştır. Anıtta panolarda kullanılan yeşil mermer Suza mermeri ismiyle bilinir. Pembe mermerler ise İtalya’nın Trentino bölgesinden çıkarılmıştır. Anıtın tamamı İtalya’da tamamlanmış, parçalar gemiyle İstanbul’a kadar getirilmiş ve 8 Ağustos 1928’de açılan anıtın, kaide ve çevre düzeni mimar Giulio Mongeri tarafından yapılmıştır. Daha önce bahsettiğimiz üzere Mongeri Karaköy Palas, Osmanlı Bankası ve Beyoğlu’ndaki San Antuan Kilisesi’nin mimarıdır. Pietro Canonica (1869-1959) İtalyan besteci, heykeltıraş ve ressamdır. Taksim Anıtı dışında Ankara Etnografya Müzesi önünde Atatürk’ün at üzerindeki bronz heykelini 1927 yılında yapmıştır.
İstanbul’un Cumhuriyet döneminde Henri Prost’un 1936 ile 1950 yılları arasında danışman olarak çalıştığı dönemde yapılan plan çalışmalarında: Milli sanayinin Haliç’in özellikle Unkapanı’ndan Eyüp’e doğru uzanan kesimine kaydırılmasına başlanmış. Tavsiyeleri arasında Haliç koyunun iki tarafında kamyonlar için geniş birer sanayi yolu açılması da bulunmaktadır ki bu büyük hata, sanayi Haliç’in çok kirlenmesine sebep olmuş.
Bahsi geçen yollar 1950’li yılların ikinci yarısında açılmıştır. İki köprü arasındaki Haliç parçasının bir tarafına haller, balıkhane ve gıda maddeleri pazarlaması, diğer tarafa bir rıhtım inşası düşünülmüş. Şehrin tarihinde var olan Greko Romen eserlerin daha çok ortaya çıkmasına yönelik bir çabanın varlığı üzerinde durulmuş ve Prost planı bu yönleri ile de eleştirilmiştir.
Büyük spor alanları yapılması tavsiye ediliyor. Dolmabahçe Stadı, Spor Sergi Sarayı, Maçka Kışlası yerine Park, Valens yani Bozdoğan kemerinin ortaya çıkartılması. Lastik tekerlekli araçlara uygun bir şehir yapısı. Üniversitenin Beyazıt Şehzadebaşı arasına yayılmasını teşvik ediyor.
Süleymaniye ile Fatih arası çok büyük ve kesif bir mahalle, birçoğu yıkılıyor. Şehrin demografisi değişiyor. Vatan Caddesi onun projesi, Millet Caddesi onun projesi. O zaman o yapamamış. Menderes zamanında Prost’un fikirlerinin önemli kısmı daha radikal şekilde uygulanmaya çalışılmış, bu yollar açılırken ne yazık ki hassasiyet gösterilmemiş. Şehrin tarihi kısmen yok olmuş ve demografisi değişmiş.

Luigi Piccinato
1958 Piccinato
Sonra Piccinato diye bir mimar geliyor, İtalyan, mimar Turgut Cansever de onunla birlikte çalışmış. Piccinato Prost’tan ayrı düşünüyor. Piccinato öncelikle İstanbul ile ilgili çözümlerin çevre ve bölge ölçekleri ile birlikte düşünülmesi gerektiğini vurgulamış. İlave olarak sanayinin ve konut alanlarının dağıtılması veya birden fazla merkezli hale getirilmesini ve meskun alanlarda yoğunluğun düşürülmesini tavsiye etmiş.
Onun tavsiyelerindeki önemli nokta İstanbul bir üretim kenti değil, ticaret ve yönetim merkezi olmasıdır. Bu yaklaşım Prost planı ile Haliç kıyısına sanayi taşıyan ve sanayiyi kısmen şehrin içinde değerlendiren yaklaşımdan uzaklaşma eğilimi göstermektedir. Bu doğrultuda sanayinin İstanbul’un doğusuna kaydırılmasını İzmit, Gemlik ve Bandırma’nın yeni sanayi kentleri olmasını tavsiye etmişti. Planları arasında Haliç’e üçüncü bir köprü, Boğazda Ortaköy-Beylerbeyi arasına bir köprü yapılması da bulunmaktadır.
Piccinato’nun teklifleri ile 1984 yılında iktidara gelen Bedrettin Dalan’ın icraatleri arasında önemli bir paralellik bulunuyor. Piccinato’nun planları tam anlamı ile kabul edilip uygulamaya geçmese de 80 sonraki dönem ve 1984 yılında kabul edilen 3030 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunun çıkması sonraki dönemdeki uygulamalara muhtemeldir ki zemin teşkil etmiştir. Fakat ilginç olan 1984 yılından sonraki icraatleri gerçekleştirenler tarafından Piccinato’nun tekliflerine ciddi bir atıf göze çarpmıyor.
1980 sonrası İstanbul
80 sonrası İstanbul’da çok ciddi bir hareket oluyor. 1982 Türk parasını koruma kanununun kaldırılması ile Türkiye ekonomisi ve Türkiye global dünyaya açılıyor. İstanbul dışarıya taşınıyor. Önce iş yerleri, sonra yerleşim, İstanbul çevreye doğru gelişiyor. İlçelerde büyük AVM’ler yapılıyor. Büyümeye yönelik ulaşım planları devreye alınıyor, mesela Metrobüs, Avrasya Tüneli, Yeni Havaalanı, Kuzey Marmara Otoyolu, Kanal İstanbul gibi.
İstanbul’un, merkezde ibadethanenin olduğu, Müslümanlığın ve bizim kültürel değerlerimizin önemli olduğu bir şehrin inşasında, bu taşınma dönemlerinde belli hassasiyetleri göz önünde bulundurabilir miydik? Kültür ve değerlerinize göre yaşamanız gerekmez mi? Nasıl yaşarsanız öyle inanırsınız, derler. Bugün hayat alışveriş merkezlerinin etrafında dönüyor, merkezde tüketim var. Hayatı bizim için önemli olan değerlerin etrafında döndüren bir ev yapısı, mahalle, şehir yapısı haline getirebilmek için gayret sarf etmeli miyiz? Bizim nesil görevini yapıyor mu? Gençler şöyle, gençler böyle denir. Gençler daha hayata girmediler, karar vermek konumunda değillerken hata sakın yetişkinlerde olmasın!
- Kaynakça ve dipnotlar
- (*) Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır
- Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır
- Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
- Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır
- (Günümüz Türkçesiyle)
- Bu İstanbul şehri ki, paha biçilmez ona
- Tüm İran mülkü feda olsun tek bir taşına
- Öyle tek bir incidir iki deniz arasında
- Yeridir dünyanın güneşi ile tartılsa
- Nedim (18. yüzyıl)
- Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
- Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
- Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
- Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
- Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
- Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
- Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
- Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.
- Yahya Kemal Bayatlı (1920-1950 arası)






