Murat Ülker’den çarpıcı değerlendirme: Nüfus meselesi sanılandan daha ciddi

16:481/03/2026, Pazar
Yeni Şafak
Murat Ülker
Murat Ülker

Murat Ülker, nüfus tartışmasını küresel perspektife taşıyan yeni yazısında, Dean Spears ve Michael Geruso’nun Sıçramadan Sonra: Nüfus, İlerleme ve İnsanlığın Durumu Üzerine adlı eserine atıfla, dünyanın demografik geleceğini değerlendirdi. Ülker, “insan nüfusu gerçekten hep artmaya devam edecek mi, yoksa gelecekte daha küçük bir nüfusa mı sahip olacağız?” sorusunu merkeze alarak, düşen doğurganlık oranlarının ekonomik büyümeden sosyal güvenlik sistemlerine kadar geniş çaplı etkilerine dikkat çekti.

Murat Ülker,
“Nüfus Meselesi Ne Kadar Ciddi?”
başlıklı yazısında, dünya genelinde giderek düşen doğurganlık oranlarının ekonomik büyümeden sosyal güvenlik sistemlerine kadar birçok alanda zincirleme etki oluşturabileceğini vurguladı.
Murat Ülker yazısında şu ifadelere yer verdi;

Hayatta ilk defa kendinize ne vakit, “şu anda dünyada kaç insan yaşıyor acaba?” diye sormuşsunuzdur; belki stadyumda maçta, belki dünya haritasına bakarken…

Daha sonra ise bunu kanıksarız, her doğan çocukla dünyanın daha kalabalıklaşacağını düşünürüz. Bu varsayımla yaşarız. Nüfusun çoğalması, şehirlerin büyümesi, yeni nesiller sanki dünya düzeninin her zamanki doğal akışının bir parçası gibi gelir.

Halbuki ben gençken hatırlarım, insanlar bunu dert eder, önlemek için uluslararası sosyal girişimlerde bulunurlardı. Bugün bile konuşulanlar komplo teorileri arasındadır; ilaçlar, yiyip içtiklerimiz hatta giydiklerimizle kısırlaşıp çocuk sahibi olmamamız için yapılanlar… Tabii bunlara inanmanızı beklemiyorum. Zaten ben de inanmıyorum.

Çünkü o zaman bu zaman dünya misliyle kalabalıklaştı. Bugün aynı anda dünyada yaşayan sekiz milyarı aşkın insanız ve nüfus artmaya devam ediyor. Zengin ve gelişmiş halklar değil fakirler çoğalıyor. Zenginler daha zengin, fakirler daha fakirler; ama göreceli olarak. Önceki asırlarda yaşanan kronik fakirlik ve açlık artık çok daha az! Bundan bir ara bahsetmiştim
Artık her Batı ülkesinde daha çok göçmen yaşıyor ve istemeseler de onlara muhtaçlar! Sistemli soykırımın sürdüğü Gazze’de bile Uluslararası yardım kuruluşlarının verilerine göre günde ortalama 130–150 bebek dünyaya geliyor.
Ocak 2026’da yapılan bir diğer açıklamada ise 2025 yılında Gazze Şeridi’nde yaklaşık 50 bin canlı doğumun kaydedildiği ve bu durumun savaş öncesi döneme kıyasla yüzde 11’lik bir düşüş anlamına geldiği söyleniyor.

Her nesil bir öncekinden daha az sayıda olursa Ne olur?

Dean Spears ve Michael Geruso’nun “After the Spike: Population, Progress and the Case for People” yani Sıçramadan Sonra: Nüfus, İlerleme ve İnsanlığın Durumu Üzerine kitabı (*) insan nüfusu gerçekte hep artmaya devam edecek mi, yoksa daha küçük bir nüfusa mı sahip olacağız gelecekte, sorusuna yanıt arıyor.

Dean Spears, Texas Üniversitesi Austin kampüsünde ekonomi alanında çalışan hem ekonomik demografi hem de kalkınma iktisadıyla uğraşan bir akademisyen. Çalışmalarında özellikle Hindistan’daki çocukların büyüme ve hayatta kalma koşullarına, çevre ve hava kirliliğinin sağlıkla kesiştiği noktalara ve nüfus yapısının toplumsal refahla ilişkisine odaklanmış.

Michael Geruso ise Texas Üniversitesi Austin’de ekonomi profesörü; ekonomik demografi ve sağlık ekonomisi alanlarında çalışıyor. 2023 ve 2024 yıllarında Biden–Harris yönetiminde, Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi’nde sağlık politikaları ve nüfus değişimi konularında çalışan kıdemli ekonomist olarak görev yapmış.

Yazarlar, geriye dönüp baktığımızda bütün hayatımızın, hatta aile büyüklerimizin hayatlarının bile nüfusun büyüme dönemine denk geldiğinin altını çiziyor. Anne babalarımızın, onların anne babalarının, bir önceki kuşağın yaşadığı yüzyıllarda nüfus hep artıyordu. Şimdi ise, yakın tarihte ilk kez bu artış trendinin yön değiştirdiği bir dönemin içerisindeyiz. Pek çok ülkede doğurganlık oranları iki çocuğun altına inmiş durumda. Eğer her nesil, bir öncekinden daha az sayıda bireyden oluşursa, uzun vadede nasıl bir dünya olacağı sorusu, kitabın temelini oluşturuyor. Dünyadaki insan popülasyonun azalacağını bize matematik söylüyor. Bunun toplum üzerinde ne gibi sonuçlara sebep olacağı sorusuna cevap ise işin çetrefilli yanı, çünkü nüfus konusu, insanlığın kendine nasıl bir gelecek hayal ettiği ile doğrudan ilişkili, değil mi?


Spears ve Geruso, nüfusun yalnızca ne kadar tükettiğinden ziyade; aynı zamanda ne kadar ürettiği, ne kadar fikir ortaya koyduğu ve bilim, kültür, sanat, teknoloji alanındaki ürettikleri ile de ilgili olduğuna dikkat çekiyorlar. Bugün bize normal gelen birçok ilerleme, çok sayıda insanın farklı zamanlarda ürettiği bilgi ve deneyimlerinin birikiminin bir sonucu değil mi?

Kitapta “Spike” diye adlandırdıkları bir çizim var.

İnsanlığın on binlerce yıllık tarihini bir zaman çizelgesine yerleştirdiğinizde, nüfus grafiği uzun süre oldukça düşük. Ama son birkaç yüzyılda neredeyse dik bir şekilde yukarıya çıkıyor. Şu anda, yaklaşık 8 milyar insanla tepe noktasına yakın bir yerde duruyoruz. Yazarlar, bundan sonrasını düşünmemizi istiyor. Doğurganlık günümüzdeki düşük seviyelerde kaldığında, bu tepe noktasının aşağı inmeye başlayacağı aşikar!

Birkaç yüzyıl sonra hem daha yaşlı hem de sayıca daha az insanın yaşadığı bir dünyada yaşıyor olmamız ihtimali var.

Ben yaşadığım şehrin sürekli kalabalıklaştığını hissediyorum, itirazında bulunanlarınız vardır. Lakin bizim yaşam çevremizle kısıtlı gözlemlerimiz konuyu açıklamakta yetersiz kalacaktır. Nüfusun düşüşü, gündelik hayatın içinde kolayca fark edilen bir şey değil. Çünkü nüfusun azalması, bir sabah uyandığınızda okulların ve parkların boşalması anlamına gelmiyor. Bundan ziyade, çok sayıda ailenin verdiği küçük kararların toplu sonucu oluyor; Spears ve Geruso’nun önemle belirttiği nokta da bu.

Bir toplumun nüfusunun aynı kalabilmesi için, basit bir denge gerekiyor. İki yetişkin, kendi yerini dolduracak kadar çocuğa sahip olmalı. Kağıt üzerinde bu, ortalama iki çocuk demek, çünkü bir kuşak iki yetişkinden oluşuyor ve o kuşağın “yerini” bir sonraki kuşakta yine iki yetişkinin alması gerekiyor. Ortalama çocuk sayısı bu seviyenin altına indiğinde, yani iki yetişkine mukabil iki çocuğun altına düştüğünde, her yeni kuşağın nüfusu bir öncekinden daha az oluyor. Bu düşüş bir anda göze çarpmıyor. Bir aile bir çocuk yapıyor, bir başka aile iki çocukta kalıyor, bir başka aile hiç çocuk yapmıyor. Bunların hiçbiri tek başına “olağan dışı” bir tablo değil bakıldığında. Çocuklar yine parklarda oynuyor, aileler okul çıkışlarında çocuklarını bekliyor filan… Bugün bize tamamen normal görünen bu aile içi kararlar, milyonlarca kez tekrarlandığında, uzun vadede nüfusun küçülmesine neden oluyor.

Bu noktada 1960’larda davranış bilimci John B. Calhoun tarafından yürütülen ve literatürde Universe 25 olarak bilinen deney hatırlanabilir. Calhoun, fareler için sınırsız gıda, güvenlik ve barınma imkânı sunulan bir “ütopya” ortamı kurmuş; başlangıçta hızla artan nüfus, belli bir yoğunluk seviyesinden sonra sosyal çözülme belirtileri göstermiş. Saldırganlık artmış, annelik davranışları zayıflamış ve nihayetinde doğurganlık düşerek koloni kendiliğinden sönümlenmiş. Deney, fiziksel refahın tek başına sürdürülebilir bir toplumsal yapı üretmediğini; sosyal roller, anlam üretimi ve düzenleyici normların da belirleyici olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Universe 25 insanlık için sonucu baştan belli bir kader sunmaz; ancak refah ile sosyal bütünlük arasındaki ilişkiye dair oldukça düşündürücü bir metafor sağlar. Deneye yöneltilen temel eleştiri, fare topluluğu sosyal bir deney için uygun olmadığıdır. Kapalı ve yapay bir ortamda gözlenen fare davranışlarınım karmaşık insan toplumlarına doğrudan genellenemeyeceği vurgulanmaktadır (**).

Elbette, nüfusun yaşlanması ve küçülmesi; ekonomik açıdan somut sonuçlar doğuruyor.
Ancak yazarlar sorunu bununla sınırlı görmüyorlar. Eğer nüfus giderek azalırsa; gelecekte yaşayabilecek pek çok insan hiç doğmamış olacak. Yazarlar, kendi hayatlarını kuracak, çalışacak, üretecek velhasıl yaşayacak milyonlarca insanın var olmaması ne anlama gelir diye soruyorlar ve bu konuda düşünmemizi istiyorlar. Ama tabii doğurganlık kararının kişisel özgürlük alanı olduğunu biliyoruz. Kitabın kimin kaç çocuk sahibi olması gerektiğini söylemek gibi bir iddiası yok; daha çok ebeveynlik gerçekten ekonomik, sosyal ve kültürel olarak desteklenseydi, aldığımız kararlar aynı mı olurdu, sorusunu irdeliyorlar. Çocuk büyütmenin maliyeti ve bakım yükünün büyük ölçüde kadınların üzerinde kalmasıyla birleştiğinde, pek çok insan için kariyer ve sosyal yaşamı zorlayan bir tabloya dönüşüyor. Yazarlar, dünyanın farklı yerlerinde insanların daha az çocuk sahibi olmak kararının arkasında bu koşulların payı olduğunu söylüyor.

Önemli bir hakikat: Nüfus artışında bir kez belirli bir eşiğin altına düşen ülkeler, nüfuslarını muhafaza edecek seviyeye tekrar ulaşamamışlar. Bugüne kadar düşük doğurganlık oranlarının kendiliğinden yeniden yükseldiği bir örnek yok. Sadece Güney Korede doğum oranı üst üste ikinci kez arttı bunu da belirteyim (***) Yani, eğer ileride nüfusun dengede kaldığı ve hızlı artış ve ya eksilmelerin olmadığı bir dünya istiyorsak, bu kendiliğinden olmayacak. Çocuk sahibi olmanın koşulları, teşvikler ve gerekli toplumsal altyapıyı, şimdiden yeniden kurgulamamız gerekecek. Bizim için telaşa gerek yok, ama gerekli işleri gerçekleştirmek için fazla vaktimiz de yok.

Kitap, daha az insanın yaşadığı bir dünya, gerçekten daha iyi bir dünya mıdır, sorusuna iklim krizi, eşitsizlik, özgürlük, çocuk ve yaşlı bakım ihtiyaçları ve henüz doğmamış nesillerin yaşam hakkı, hepsini birlikte düşünmemizi öneriyor. Sonrası, kendi seçimlerimiz, yaşamımız, gezegenimiz, ülkemiz ve içinde bulunduğumuz çağın tercihleriyle ilgili… Nasıl düşünüp karar vereceğiz, bakalım:

2, 1.9’dan büyüktür

Bir örnek; Uttar Pradesh’te bir devlet hastanesinin yeni doğan servisinde çalışan Seema, her gün yeni bebeklerle karşılaşıyor. Kendi ailesinin geçmişi hep kalabalıkmış. Elektrik, düzenli gelir ve sağlık hizmetlerine kavuşmaları daha yeni olmuş. Fakat Seema’nın kendi hayatında düşündüğü çocuk sayısı tekmiş. Bu tercih, çevresindeki birçok insan için de benzer. Bu önemli bir eşik!

Bireylerin daha az çocuğa sahip olmayı tercih etmesi, yeni kuşakların küçülmesi anlamına gelir. Bu yüzden, ortalama çocuk sayısının hangi seviyede olduğu, incelenmesi gereken verilerin başında geliyor. İki sayısı, bu yüzden mühim! Bu basit bir denge hesabıdır. Çocuk ölümlerinin seviyesi, bölgesel koşullar ve tarihsel dönemler de bu hesaba etki eder. Bazı ülkelerde bu denge biraz daha yukarıda, bazılarında biraz daha aşağıda kurulabilir. Yine de doğurganlığın uzun süre boyunca iki çocuğun altında kaldığında, kuşakların toplam büyüklüğü giderek azalır.

Nüfus tablosunda doğru okunması gereken bir önemli veri daha var. Nüfusun uzun süre boyunca artmış olması, doğumların sürekli yükseldiği anlamına gelmez. Son yüzyıllarda nüfusun yükselmesinde belirleyici olan asıl değişim, artan doğum sayısından çok azalan ölüm oranlarında yaşandı. Bebekler ve çocuklar geçmişe kıyasla çok daha yüksek oranlarda hayatta kalıyor. Bu durum doğurganlık azalırken toplam nüfusun bir süre daha büyümesini mümkün kılıyor. Nüfusta yaşanan artışı iyi okumamız gerekiyor. Bu tabloyu geriye dönük olarak görmek de pek kolay bir iş değil. Dünya nüfusuna dair bildiklerimiz, büyük ölçüde tuttuğumuz kayıtlara dayanıyor. İsveç gibi bazı ülkelerde, kilise ve devletin erken dönemde oluşturduğu kayıt sistemleri sayesinde yüzyıllar öncesinden doğum ve ölüm verileri mevcut. Dünyanın başka pek çok yerinde ise bu tür kayıtlar daha sonra oluştu. Günümüzde tarihçiler, mezar taşları, aile kayıtları ve arkeolojik bulgular ile verileri tamamlamaya çalışıyor.

Geçmişi incelemenin zor olduğu kadar, geleceğe dair kesin öngörülerde bulunmak da bir o kadar zordur. Doğurganlığın hangi ülkede, ne zaman ve hangi seviyede kalacağının bilinmesi mümkün değildir. Mevcut eğilimler, dünyada uzun süredir alışılmış olan artış yönünün tersine döndüğünü gösteriyor. Nasıl bir dünyada yaşayacağımız, nasıl bir toplum kuracağımız ve normalimizin ne olduğu da tayin edici oluyor.

Gezegenimizle ilişkimizi gözden geçirdiğimizde…

Çevre ve nüfus sorunu arasında çoğu kişinin zihninde otomatik bir bağ var. İnsan sayısı artarsa kirlilik artar; insan sayısı azalırsa, çevrenin üzerindeki baskı azalır, diye düşünülüyor. Kitap bu sabit düşünce hakkında önce veriye bakalım diyerek irdeliyor, mesela hava kirliliği: PM2.5 denilen parçacık kirliliği üzerinden ülkeleri karşılaştıran bir sistemde grafikte bir eksen nüfus yoğunluğunu, bir eksen kirlilik seviyesini gösteriyor.

İlk bakışta insan, Hindistan kalabalık ve kirli, ABD daha az nüfuslu ve daha temiz diye düşünebilir. Fakat tüm dünyaya bakınca tablo daha değişik, lakin istatistiksel ilişki yok. Mesela Japonya ve Güney Kore, Hindistan kadar yoğun bir nüfusa sahip; ancak insanlar daha temiz hava soluyor. Nijerya ise ABD kadar bile yoğun değilken ciddi kirlilik yaşayabiliyor. Sanki konu nüfus yoğunluğundan ziyade, o ülkede insan ve kurumların ne yaptığı ile ilgili!

Kirliliğin nereden ve nasıl geldiği ise işin can alıcı noktası. Orta gelirli bazı ülkelerde kömürle elektrik üretimi PM2.5’i yukarı taşıyor. En yoksul tarım ekonomilerinde ise anız yakılması bile başlı başına bir yük oluşturuyor. Tarlayı bir sonraki ekime hazırlamanın en ucuz yolu, atıkları yakmak olabiliyor. Ev içinde odun, tezek gibi yakıtları kullanmak da yükü arttırıyor. Yani sadece nüfus yoğunluğunu sebep olarak görmek, kesin doğru bir yaklaşım değil. Teknik çözümler ve gerekli yatırımlarla, ilgili kural seti uygulamakla ve aslında toplumsal farkındalık meydana getirmekle çevremiz üzerindeki baskıyı azaltarak sorunların önüne geçmemiz mümkündür.

Mexico City burada verilebilecek en iyi örneklerden. Geçmişte bir dönem çocukları gökyüzünün rengine gri dediği bir şehirde bugün gökyüzü mavi diye tarif ediliyor. Şehrin nüfusu azalmadığına göre değişen yönetim tercihleri, denetim, teknoloji ve kamu baskısı değişimi meydana getiren temel etkenler. Hindistan’da ise tam tersi bir durum mevcut. Anlayacağınız, nüfus büyüklüğü ile partikül hava kirliliği arasında anlamlı bir ilişki yok. Tarihsel olarak baktığınızda, gerçek bir ilişki de yok. Konuyu nicelikten çok, nitelikle açıklamak daha doğru.

İnsan sayısı arttıkça gezegenin daha fazla zorlanacağı fikri, özellikle son yarım yüzyılda toplumda yaygın olarak kabul edilmişti. İnsan fazlalığının sorun olduğu fikrinin geniş kitlelerce benimsenmesinde, 1800’lü yıllarda yaşayan Thomas Malthus’un ve 1960’ların sonunda yazılan bazı metinlerin etkisi büyük olmuş. Malthus nüfusun artmasıyla birlikte kıtlık olacağını, 1968’de yayımlanan The Population Bombkitabı da çevre sorunlarının doğrudan nüfus artışıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyordu.

Paul Ehrlich tarafından yazılan kitap, sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende artan insan sayısının kaçınılmaz sorunlar doğuracağını anlatıyordu. O dönemden itibaren çevreyle ilgili pek çok tartışmada, insan kalabalıklığı konusu kendiliğinden merkeze yerleşti. Nüfus arttıkça çevrenin üzerindeki olumsuz baskının artacağı fikri, yıllarca sorgulanmadan kabul gördü.

Ancak çevreyle ilgili sorunların ortaya çıkışı, tek bir değişkenle açıklanabilecek kadar basit değildir. Dünyada son iki yüzyıldır yaşanan hızlı nüfus artışıyla beraber sanayileşme, enerji üretim tercihlerindeki dönüşüm, şehirlerin büyüme biçimi ve üretim yöntemlerinin etkisi çoğu zaman birbirine karışıyor. Neden, sonuç ilişkileri incelenirken, bunların da göz önünde tutulması gerekiyor.

Bugün nüfus artışının tepe yapıp sonra düşmeye başladığı veya nüfusun bir noktada dengelendiği senaryolar var. Kitap denge halini tartışırken, işin kolayına kaçmamak için en uç varsayımı seçiyor. Mesela, yarın doğurganlık oranı düşük olan toplumlar bir anda eski yüksek doğurganlık seviyelerine geri dönse ve dünya 12 milyar kişilik nüfusa ulaşsa gibi, kendilerinin bile gerçekçi bulmadığı bir varsayımı test ediyorlar. Hızı bir parametre olarak alsak da belli bir zaman aralığında dünya nüfusu hızla değişmiyor. Mesela yıl boyunca hiç kimsenin ölmediğini ve doğumların aynı kaldığını düşünelim. Bu uç senaryoda dünya nüfusu 8,2’den 8,3 milyara çıkıyor. Bir de tam tersini düşünelim; yıl boyunca hiç doğum olmasın, ölümler normal akışında devam etsin; bu senaryoda da nüfus 8,2’den, 8,1 milyara iniyor. Bu iki uç ihtimal bile kısa vadede ancak küçük bir fark yaratıyor. En uç ihtimalde bile iklim açısından dramatik bir fark oluşmuyorsa, daha olası ihtimallerin etkisi de düşük olur. Yani iklim krizi gibi acil aksiyon alınmasını gerektiren bir konuda, sorunu nüfus artışına endekslersek zamanın etkisini yanlış değerlendirmiş oluruz.

Bir de gelişen teknoloji ve yeni politikaların etkisi var. Veriler, Birleşik Krallık’ta kişi başı emisyonun 1950’li yıllara kıyasla ciddi biçimde düştüğünü gösteriyor. Bugün bir çocuğun karbon izi verisine de ulaşmak mümkün. Araştırma kapsamında kurulan modelde, bir bebeğin doğduğu yıla göre hayat boyu emisyon etkisinin değiştiğini gösteriyorlar. Grafik, 1970’lerde doğanların etkisinin zirvede olduğunu, bugün doğan bir bebeğin etkisinin ise daha az olduğunu gösteriyor. Sanayileşmenin hızlandığı dönemlerde doğan kuşakların karbon ayak izi daha yüksekmiş. Günümüzde ise bu trend aşağı yönde; bugün doğan bir çocuğun yaşamı boyunca yaratacağı toplam etki, on yıl önce doğan bir çocuğa kıyasla daha düşük görünüyor. On yıl sonra doğanlar içinse bu etki daha da azalıyor. Yani yeni doğanın çevre üzerinde azalan bir baskı yarattığı söylemek daha doğru.

Hızlanan hayat biçimi bugün, yarım yüzyıl önceki kadar büyük bir problem yaratmıyor. Çünkü artık toplumun çevre bilinci, kanun koyucu, üretici ve servis sektörlerinde çalışanların aynı faaliyetleri, hatta daha fazlasını daha düşük çevresel etkiyle gerçekleştirmesini mümkün kılıyor.

Eğer doğurganlığın artması toplum için hayırlı ise, çocukları kim doğuracak?

Kadınlar.
Bu değiştirilemeyecek biyolojik bir durum. Hamilelik sürecinin zorluklarını, doğumu ve doğumun taşıdığı riskleri kadınlar üstleniyor. Bebeğin bakıma ihtiyaç duyduğu sürede kadınların üzerine daha fazla yük düşüyor. Nüfusun dengelendiği bir gelecek düşünürken, bunun modern toplumda kadınlar üzerinde nasıl bir yük oluşturduğunu açıkça konuşmamız gerekiyor. Kadınların özgürlüklerinin kısıtlandığı, bir şeye zorlandığı bir şekil kabul görmeyecektir. Zaten yazarlar da zorla veya teşvikle çocuk sahibi olunmasını sağlayan politikaların uzun vadede nüfusu dengede tutabildiğine dair somut bir örnek olmadığını söylüyor. Gereken, insanların özgür ve adil koşullarda ve desteklendiklerini hissettikleri bir ortamda, ortalamada iki çocuklu bir aile hayatını tercih etmesidir. Bunun için, toplumda ebeveynlik anlayışının bugünkünden daha kolay, daha güvenli ve yüklerinin paylaşıldığı bir hal alması gerekiyor.

Ortalama iki çocuk demek, herkesin iki çocuk sahibi olması demek değildir. Bazıları hiç çocuk istemiyor, bazıları bir çocukla yetiniyor, bazıları üç ya da daha fazla çocuk yapıyor. Mesela Kanada ve Çekya’yı ele alalım. İki ülkede de aynı kuşak ailelerde ortalama çocuk sayısı 1,8, fakat aile yapıları farklı. Çekya’da iki çocuklu aileler daha yaygınken, Kanada’da ailelerin içinde hiç çocuğu olmayanlar ve üç ve üzeri çocuk sahibi olanlar daha fazla. Ama ortalama aynı 1,8, yani nüfusun dengede kalması için tek tip aile modeli dayatılmasına hiç ihtiyaç yok.

Günümüzde kadın haklarında artış var, ABD örneği dikkat çekici: 1975 ile 2010 yılları arasında, kadınların toplumsal konumu belirgin biçimde iyileşmiş, ücret farkı azalmış, daha fazla kadın eğitim görmüş. Kadınlar mesleki ve hukuki alanlarda ciddi kazanımlar elde etmiş. Kadınların çalışmasına yönelik toplumsal onay artmış.

Ama ABD’de aynı dönemde doğurganlık oranı büyük ölçüde sabit kalmış. Doğurganlığın azalmadığı bir dönemde, kadınlar eşitlik anlamında epey ilerleme kaydetmiş. Yani, kadın, erkek eşitliğini sağlamak için doğurganlık düşmelidir, iddiası geçerli değilmiş. Çalışma hayatına bakıldığında da benzer bir tablo var. OECD ülkelerinde doğurganlık oranları ile cinsiyetler arası ücret farkı arasında anlamlı bir ilişki görünmüyor.
Bebeğin bakım yükü, hala büyük ölçüde kadınların üzerindedir. Ev işleri, çocuk bakımı ve tüm diğer yükler eşit dağılmıyor.
Bu eşitsizlik, iş hayatındaki farklara da sebep oluyor. Yazarlar, eğer nüfusun dengelenmesi isteniyorsa, çocuk bakımında yükün daha geniş bir kesim tarafından paylaşılması gerektiğini söylüyor.
Yani, çocukları kim doğuracak, sorusu kadar çocukları kim büyütecek ve gereken emeği kim destekleyecek gibi sorular da önemli.



#murat ülker
#doğurganlık hızı
#nüfus