Hatırlamak daha zor Nergis Hanım

Suat Köçer
00:0024/10/2014, Cuma
G: 23/10/2014, Perşembe
Yeni Şafak
Hatırlamak daha zor Nergis Hanım
Hatırlamak daha zor Nergis Hanım

Genç oyuncu Görkem Şarkan''ın yazıp yönettiği Nergis Hanım, Alzheimer hastası annesine bakmak zorunda olan bir evladın çıkmazını yalın ve geçekçi bir dille perdeye taşıyor.

Görkem Şarkan, seyircinin tiyatro ve TV dizilerinden hatırladığı genç bir oyuncu. Başarılı rollerle adından sıkça söz ettiren Şarkan, bu kez sinemada önemli bir çıkış yaparak ilk uzun metrajlı filmi Nergis Hanım''la bu hafta seyirci karşısına çıkıyor. Zerrin Sümer ve Settar Tanrıöğen''in başrollerini paylaştığı film, Alzheimer hastası annesine bakmakla yükümlü Ekrem''in tutsaklığa dönüşen hikâyesini konu ediyor.

BİR ANNE-OĞUL HİKÂYESİ

Ekrem, Alzheimer hastası annesine bakmak zorunda olan orta yaşlı biridir. Aynı evde yaşadığı annesinin psikolojik durumu onu kendi yaşamına dair büyük fedakârlıklara mecbur bırakır. Evden kaçmaması için kapı ve pencereleri kapalı tutan Ekrem, adeta hapis hayatı yaşadığı bu evde, annesinin hastalıktan kaynaklanan tavırlarına katlanmaya çalışır. Fakat zaman geçtikçe bu durum Ekrem''i içinden çıkılmaz bir noktaya doğru sürüklemeye başlar.

SIKI BİR ''İLK FİLM''

İlk filminde zor bir hikâye sırtlanan Görkem Şarkan, hemen her yönüyle mutedil, derli toplu bir iş çıkarıyor ortaya. Genç yönetmen, anne-oğul ilişkisini melodram tuzağına düşmeden, yalın bir dille perdeye yansıtmayı başarıyor. Gerçekçi bir tarzda kurgulanan senaryosu, sade diyalogları ve başarılı biçimde işlenen ayrıntılarıyla, Nergis Hanım, ilk olmasına rağmen sıkı bir film tanımını hak ediyor.

Filmin iki başrol oyuncusu Zerrin Sümer ve Settar Tanrıöğen, rollerinin hakkını verirken, genç oyuncular Begüm Akkaya ve Faruk Barman de başarılı oyunculuklarıyla filme ayrı bir değer katıyor. Adanalı olduklarını örendiğimiz ikiliden Ekrem karakteri aksanlı konuşmasıyla bunu yansıtırken, annenin oldukça düzgün bir Türkçe kullanması zaaf olarak göze çarpıyor. Sonuç itibarıyle Nergis Hanım, finalde seyircisine ümit aşılamasa da, yeni kuşak sinemamıza iyi bir yönetmenin müjdesini veriyor.

Rollerimiz hayatın duvarlarına çarpıyor
Filminizin hikâyesinin nasıl bir çıkış noktası oldu?

Anneannem ileri düzey demans hastası. Uzun yıllar dayımla beraber yaşadılar. Onların yaşamları bana böyle bir kurgunun fikrini verdi. Yaşamdaki her türlü gerçekliği üzerine ahlak, erdem, kutsal gibi metafizik kılıflar takarak katlanır hale getirmeye çalışıyoruz. Ama gerçek orada durmaya devam ediyor. Ben o gerçeğe bakmaya gayret ettiğim bir hikâye anlatmak istedim.

Annelerin yanında genelde kızlarını görürüz, bu tarz filmlerde. Evladın erkek olması neleri değiştiriyor?

Bir kere bu toplumun ezberini bozuyor her şeyden önce. Cinsiyetçiliğin en yoğun yaşandığı toplumlardan biri toplumumuz. Erkeğin kadının rolleri çok sert çizilmiş. Erkek efendi ve sahip, kadın hep uyruk, ilişik. Ama işte bu gerçekle ilişkisi olmayan rol dağılımı hayatın içinde hep duvarlara çarpıyor. Eğer dert hayatta kalma işinin kendisi oluyorsa cinsiyet rolleri, layıklık, ''bize yakışır mı''lar hiçbir işe yaramıyor. Filmde Ekrem''in erkek ya da kadın olmasından ziyade, o hayata maddi olarak muhtaç olması asıl mesele. Birbirlerine maddi sebeplerle bağlı iki insan olarak görüyorum ben. Diğer roller bundan sonra geliyor.

Filmin diline dair ne tür kaygılar güttünüz? Ortaya çıkan sonuçla yapmaya çalıştığınız film ne ölçüde örtüştü?

Tek zamanda ve tek mekânda geçen bir film yapmak beni zorladı. Ancak peşinde olduğum şey belgesel gerçekçiliğe mümkün oldukça yaklaşabildiğim bir kurgusal dramaydı. Çok sade, yalın ''film'' gibi hissettirmeyen bir film yapmak istedim. Tabii ki tam da istediğimi yaptım diyemem, fakat sonucun hayal ettiğimin çok da uzağında olmadığını düşünüyorum.