İSLÂMÎ HOLDİNGLER rezaletine Alman usûlü bir bakış

Ali Murat Güven
00:009/05/2010, Pazar
G: 9/05/2010, Pazar
Yeni Şafak
İSLÂMÎ HOLDİNGLER rezaletine Alman usûlü  bir bakı
İSLÂMÎ HOLDİNGLER rezaletine Alman usûlü bir bakı

Senaryosunu Kadir Sözen'in yazdığı, yönetmenliğini ise Ben Verbong'un gerçekleştirdiği Türk-Alman ortak yapımı 'Takiye', merkez üssü Anadolu olan utanç verici bir ahlâksızlık öyküsüne 'dışarıdan bakış'ın biçim ve içerik handikaplarını fazlasıyla taşımasına karşılık, 'İslâm' ve 'İslâm sömürgenleri' arasına kalın bir çizgi çekerek son kertede yine de sağlıklı bir yargıya varmayı başarıyor.



TAKİYE: ALLAH'IN YOLUNDA (Takiye: In Gottes Namen)

Yapım Yılı ve Ülkesi:
2010, Almanya-Türkiye ortak yapımı

Türü ve Süresi:
Siyasal drama / 95 dakika

Yönetmen:
Ben Verbong

Senarist:
Kadir Sözen

Görüntü Yönetmeni:
Axel Block

Özgün Müzik Bestecisi:
Oliver Kranz

Ses Kayıt Teknisyeni:
Wolfgang Wirtz

Kurgucu:
Ulrike Leipold

Yapım Tasarımcısı:
Gabriele Goiczyk

Kostüm Tasarımcıları:
Bea Gossmann, Ardemis Sahman

Makyaj Tasarımcıları:
Christina Paul, Canel Karadağ

Sanat Yönetmenleri:
Alexander Scherer, Tolunay Türköz

Oyuncular:
Erhan Emre (Metin), Özay Fecht (Anne), Fahriye Evcen (Sevde), Ali Sürmeli (Hoca), Stipe Erceg (Numan), Rutkay Aziz (Hüseyin Bey), Mahir Günşıray (Komutan), Serkan Keskin (Kenan), Suzan Anbeh (Sabine), Michael Mendel (Höffgen), Can kolukısa (Holding'in bekçisi)

İthalatçı Şirket:
Filmfabrik

Dağıtıcı Şirket:
Tiglon Film

İçerik Uyarıları:
Bir kaç sahnesinde kanlı şiddet görüntüleri (evde yaşanan patlama sonrası ölümler, sert kavgalar) ve argo konuşmalar (“o…çocukları”, “...öt herif”), bir sahnesinde de kısa süreli yüzeysel çıplaklık (iç çamaşırları içinde görünen bir kadın karakter) yer almaktadır. Bu gibi sahnelerinin yanı sıra, oldukça karmaşık ve genç izleyiciyi din karşıtı olarak manipüle etmeye müsait konusu nedeniyle, ilköğretim çağındaki çocuklar için uygun bir yapım değildir.

Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı:

Yeni Şafak-Sinema Puanı:
* * 1/2

Metin; tesettürlü eşi Sevde, küçük oğlu, evlerini çekip çeviren yaşlı annesi ve kafeterya işleten ağabeyi Numan'la birlikte Almanya'da hayat mücadelesi veren genç bir gurbetçidir. Öz kültürüne alabildiğine yabancı bir toplumda, son derece safiyâne duygular içinde dindar bir hayat yaşamaya çalışan kahramanımız, günün birinde Jimpa adlı bir “İslâmcı Holding”in yetkilileriyle tanışır. Holding'in -“Allah”, “Kur'an”, “iman”, “cihat” gibi sözcükleri ağızlarından hiç düşürmeyen- çenebaz adamlarının cami toplantıları sırasında ortaya koydukları birbirinden etkileyici ekonomik hedefler Metin'in tek kelimeyle gözlerini kamaştırmıştır. Hem maddî açıdan zor durumda olan ailesini buradan gelecek “kâr payları”yla biraz olsun rahatlatmak, hem de “yükselen Anadolu kaplanları”na kendi çapında bir siyasal destek vermek amacıyla, ailesinin o güne kadar güç bela biriktirdiği 25.000 Euro'yu son kuruşuna kadar Jimpa'ya yatırır. Bununla da kalmaz, yaşadığı kentte holdingin gönüllü bir elemanı gibi propaganda yapmaya başlar; çevresinde bulunan diğer bütün Türk işçileri ve esnaflarının birikmiş paralarını aynı adrese aktarmasına vesile olur.


Başlangıçta işler gayet iyi giderken, Jimpa yetkilileri Almanya'nın çeşitli kentlerindeki 30 bürolarını bir gece aynı anda kapatır ve kayıplara karışırlar. Almanya'daki uzun gurbetliğin karşılığı olan birikimlerini -kendilerine verilen sözlü garantiye kayıtsız koşulsuz güvenip- bu tekinsiz holdinge emanet etmiş olan ne kadar insan varsa, bunlar Metin ve ailesinin üzerine çullanır. Ardından da genç adamın hayatta sahip olduğu her şeyi tek tek elinden alan felaketler silsilesi başlar. Samimi bir dindar olarak çevresindeki herkese karşı derin bir utanç hisseden Metin, bir yandan öfkeli alacaklılara kendince cevaplar yetiştirmeye çalışırken, öte yanda ise ilk anda salt mâlî bir dolandırıcılıktan ibaret gibi görünen bu rezaletin köklerinin, hem Alman hem de Türk istihbaratının içinde olduğu karmaşık bir siyasal örgütlenmeye uzandığını görerek dehşete düşecektir.


'YAKINLARDAKİLER'İN EL ATAMADIKLARINI 'UZAKTAKİLER' SORGULUYOR

2000'li yılların başlarından bu yana, her ne zaman “İslâm dünyasının çağdaş sorunları”na yönelik eleştirel yaklaşımlar içeren bir sinema ya da televizyon filmi izlesem, sürekli olarak şu dört sözcüğü mırıldanıp duruyorum:


“Sen çekemiyorsan, başkaları çeker!”


Alman yönetmen Ben Verbong'un “Takiye”sinden çıktıktan sonra da Beyoğlu-İstiklâl Caddesi'nde yürürken yine aynı bildik türküyü terennüm etmekteydi konuşmaktan kurumuş dudaklarım…


Rahmetli Yücel Çakmaklı'nın, 1970 yılında “Birleşen Yollar” ile “günümüzün seküler devlet/toplum düzeninde modernite ve inanç çatışması”nı ilk kez beyazperdeye aktarma cesaretini gösterip çok önemli bir milat başlatmasından itibaren, gerek Türkiye, gerekse İslâm coğrafyasının 40 dolayındaki ülkesine yayılmış olan dindar kimlikli insanları anlaşılmaz bir “rehavet” kaplayacaktı. Dahası, sözünü ettiğim o rehavet, Mustafa Akkad'ın 1976'da “Çağrı” gibi bir üstün yapımı çekmesiyle birlikte zaman içinde iyice katmerlenerek, günümüzde artık düpedüz “Sinema, İslâm inancı ve düşüncesini kayıtsız-koşulsuz 'yağlarsa' iyi bir şeydir. Onun dışındaki her farklı düşünce varyasyonu ise şeytanîdir” kör önermesine gelip dayanmış bulunuyor.


Oysa ki “İslâmcı sinema”, “İslâm'ın doğuş-yayılım tarihini ve o tarihin önde gelen kutsal kişiliklerinin hayatlarını anlatan filmler” çekmek demek değil… Bu konsept, Müslümanların sinemadaki meselesinin çok küçük ve önemsiz bir cüzü olabilir ancak. Kaldı ki sözünü ettiğimiz türden filmleri çekebilmek için Müslüman olmaya bile gerek yok! Zengin dekor ve kostümlü “epik/tarihsel film” yapmayı iyi bilen, bunun için gerekli sermayeyi de toparlamış bir yönetmen olmanız yeterli…


Aynı şekilde, kendisine hayat yolu olarak dindarlığı seçmiş çağdaş Müslüman bireyin, sabah kalkışından akşam yatışına kadar, gününün istisnasız her dakikasında ne denli “özel”, ne denli “ayrıcalıklı ve seçilmiş” olduğunu şematik-didaktik bir dille kitlelerin gözüne sokan müsamere düzeyindeki filmler de değildir “İslâmcı sinema”…


“İslâmî film”in, bu çağdaş sanatın terminolojisi ve felsefe bilimi açısından kabul edilebilir tek bir tanımı var ki o da “herhangi bir önemli dünyevî meseleye Müslüman perspektifinden bakan öyküler anlatmak”…


Konuya bu kapsamda yaklaştığımızda, bireysel özgürlükleri ellerinden alınıp çağdaş birer köleye dönüştürülmüş 40-50 kadının bünyesinde çalıştığı rezil bir genelev ortamı;


hayattaki tek umudu biricik kızını ya da oğlunu “çağdaş aile yapısı” dayatmasının tesirine girerek fazlaca özgür bırakmış, sonra da -sözgelimi- eroine kurban vermiş küçük burjuva özentisi bir anne-baba;


insanın duygusal-ruhsal varlığını bütünüyle reddederek onu yalnızca canlı bir “sermaye”, bu sermayenin temin edildiği toplumu da bir tür “et pazarı” olarak gören porno sektörü;


medya dünyasındaki insanlık dışı-ahlâk dışı yayıncılık yaklaşımları;


velhasıl, aklımıza gelebilecek ya da ilk anda gelemeyecek yüzlerce, hattâ binlerce güncel ve çağdaş sorun “İslâmcı sinema”nın ilgi alanını oluşturabilir.


Ve en önemlisi de bu yöndeki yapımlarda “idealize edilmiş dindar figürler” olabileceği gibi “son derece sevimsiz, tepeden tırnağa riyâyla bezeli, antipatik, sahtekâr dindarlar” da rahatlıkla yer alabilir. Çünkü hayat tam olarak böyle bir şey; her gün eşimizle dostumuzla birlikteyken -çevrelerine ve İslâm'ın genel imajına verdikleri zararlardan dolayı- hiç tereddütsüz yerin dibine sokup çıkardığımız bir sürü “hastalıklı tip”in, gerçekçi birer toplumsal figür olarak romanlarda, şiirlerde, TV dizilerinde, tiyatro ve sinema yapıtlarında yer almasına hangi sağlıklı gerekçelerle karşı çıkabiliriz?


Fakat, kendi dar çevresinin dışında kalan uçsuz bucaksız “dış dünya”ya karşı fazlasıyla sert ve gardını almış bir konumlanma içinde yaşayıp giden Türkiye dindarlığında “değerlendirme mekanizması” hiç de böyle işlemiyor ne yazık ki…


İster kadın isterse erkek, ister genç isterse yaşlı, ister iyi eğitimli isterse de kara cahil olsun, pek çok dindar insan, kendi hayat tarzlarını rahatsız edici bir abartı eşliğinde yücelten, onların seçtiği yolu yere göğe sığdıramayan her türlü medyatik ve sanatsal iletiye karşı çılgınca bir müsamaha içindeyken, sepetteki “çürük elmalar”dan söz etmeye kalkışan habercileri-sanatçıları ise ânında çarmıha geriyor. Edilen kelâmın sahibinin ya en üst düzeyde “kutsanması”, ya da “lanetlenmesi” sonucunu doğuran bu keskin virajdan hiçbir sanat dalının mensubunun kaçabilmesi de mümkün değil…


Mesut Uçakan, bundan 20 yıl önce “cennetten kısa süreliğine dünyaya inmiş” görünümdeki mütedeyyin bir genç kızın öyküsünü ardarda iki filmle (“Yalnız Değilsiniz” ve “Kelebekler Sonsuza Uçar”) anlattığında içeri girebilmek için sinema önlerinde kapı-pencere kıran dindarlar, “dindar” olmanın bedelini bütün hayatı boyunca son derece zor koşullarda film yaparak (çoğu kez de yapamayarak!) ödemiş bir başka İslâmcı yönetmen İsmail Güneş'in “The İmam”ında imam-hatipliliğini gözlerden ırak tutmak için muhtelif taklalar atıp duran farklı bir karakteri gördüklerinde ise (sanki böyle bir tipolojiyle gündelik hayatta asla karşılaşmıyormuşçasına) öfke kusuyorlar.


Aynı şekilde, son yıllarda üç tane mütedeyyin insanın bir mekâna oturduğunda açtığı ilk muhabbet olan “kapitalist sistem karşısında dindar bireyin yozlaşıp dağılması”, bu olguyu uzaktan uzağa gözlemleyen ve filmlerine aktarmak isteyen Özer Kızıltan (“Takvâ”) ya da Alper Çağlar (“Büşrâ”) gibi adları “inanç”la birlikte anılmayan daha seküler bakışlı sanatçılar tarafından ele alındığında da kızılca kıyametler kopuyor.


Böylesi tepki dalgalarının, beni artık tek kelimeyle fitil eden sloganik savunma cümlesi ise şu:


“Filanca film, ya da dizi, ya da roman, bizim gerçeğimizi kesinlikle yansıtmıyor!”


O hâlde ben de gayet esaslı bir “partili” geçmişi olan, ömrünü “siyasal İslâm”a adamış, bu hareketin üç ayrı dönemine tanık olmuş, sözünü ettiğim adanmışlığın bedellerini de hem özel, hem meslekî hayatının bütün aşamalarında yediği her lokma burnundan fitil fitil gelerek ödemiş bir adam olarak sormak istiyorum:


“Bizim şu meşhur 'gerçeğimizi' yansıtan örnekler tam olarak nelerdir?


Sinemada, tiyatroda, televizyonda, romanda, habercilikte bilâ istisna Hz. Cebrail'in saflığı, temizliği ve itaatine sahip bir takım kadın ve erkeklerin ortalıkta dolandığı ütopik öyküler anlatmak mı?


Birileri sizlere sürekli bu bakış açısının yansımalarıyla dolu, birbirinin karbon kopyası yapıtlar sunmaya kalkarsa, bunların İslâm coğrafyasındaki mevcut manzarayı dürüstlükle yansıttığına gerçekten inanacak mısınız?


Böyle bir soruya “evet” diyeceklerle, en azından sinema temelinde konuşacak fazlaca bir şeyimiz kalmıyor hiç kuşkusuz… Hele de soruma bu yönde cevap verenlerin, filmler-diziler özelinde varlığını ya da tasvir edilmesini asla kabul etmedikleri “yozlaşma” olgusuna, film eleştirmenin dışında kalan diğer zamanlarda ne denli ağır eleştiriler yönelttiğini de bildikten sonra iyice anlamsızlaşıyor bu uzlaşma çabası…


EKSİKLERİYLE BİRLİTE DOĞRULARI ANLATIYOR

İşte, Ben Verbong'un “Takiye”si de aslında herkesten önce bizlerin, sözgelimi “İslâmcı yönetmen” Mesut Uçakan ağabeyimizin anlatması gereken büyük bir rezaleti mercek altına yatırıyor. Bu rezalet, 1990'ların ortalarında -ağırlıklı olarak Konya şehrimizden- birbiri ardına mantar gibi türeyerek ortaya çıkan sözümona “İslâmcı holdingler”in doğuş, palazlanma ve büyük bir gürültüyle de batış öyküsü…


Sevgili Uçakan ile geçen cuma günü bir kafeteryada oturup karşılıklı çaylarımızı yudumlarken, “Bu filmi aslında sen çekmeliydin Mesut ağabey!” diyerek, yukarıdaki yargımı ona da aynen ilettim.


Yılların sinemacısı Uçakan da bu sözüm üzerine müstehzi bir gülümseme eşliğinde şöyle cevap verdi:


“Bana, tamahkârlarla sahtekârların diyaloğunu anlatacak böyle bir film için 2 milyon dolar bütçe verebilecek dindar bir para babası bul, ben de hemen holding rezaleti üzerine film çekeyim güzel kardeşim!”


Dindarların “eleştirel bir sinema” karşısında tüylerinin nasıl diken diken olduğunu, bu kesimin 2005'den bu yana aralıklarla gösterime giren “The İmam”, “Takvâ” ve son olarak da “Büşrâ” gibi ilginç yapımlara yönelik yaklaşımlarında net olarak gözlemledik. Her üç denemede de -anılan filmleri kesinlikle izlemeden harekete geçen- bir sürü insan, o beylik cümle (“Falan da filan bizim gerçeğimiz değildir!”) eşliğinde yazılı basın, görüntülü ve elektronik medya ortamlarında kaba-saba karalama kampanyaları başlattılar. Acı olan şu ki söz konusu kampanyalar tuttu ve aslında geniş çaplı bir toplumsal ilgiyi hak eden böylesi filmler gişede ardı ardına hezimete uğradı.


Eh, iyiden iyiye sekülerleşmiş durumdaki bu memlekette “İslâmî konular”a ilgi duyabilecek yönetmen sayısı son derece sınırlı olduğundan; ayrıca Akkad'ın klasikleşmiş “Çağrı”sını da her ay tozlu raflardan indirip zırt pırt gösterime sokamayacağımızdan dolayı, Türkiye'de bu tür bir maneviyatçı yaklaşıma profesyonel sinemasal ilgi açısından en azından şimdilik “deniz bitmiş durumda”…


Hâl böyle olunca da geriye Türkiye'nin ağır toplumsal meselelerine yaşadıkları ülkelerden ilgi duyan gurbetçi sanatçılar ve onların yabancı ortakları kalıyor.


“Takiye”, milliyet olarak işte böyle melez bir film… Her ne kadar işin yapımcı, oyuncu ve senarist tarafında ağırlıklı olarak Türkler yer alsa da, yapıta egemen olan genel tavır, yaşanan trajedilere bakış açısı ve kullanılan mekânlar izleyiciye bir “Alman soğukluğu”nu, “batılı mesafeliliği”ni fazlasıyla hissettiriyor. Buna karşılık, gerek senarist Kadir Sözen, gerekse yönetmen Ben Verbong'un, dinsel inançla yakından ilişkili bir mesele olan “holding rezaleti”nı anlatırken, “din kurumu”nun kendisini karşılarına almamak için özel bir çaba sarfettikleri de açıkça belli…


Adım kadar eminim ki inadını kırıp bu filmi izlemeye gidecek az sayıdaki dindarın azımsanmayacak bir bölümü, “Takiye”nin “İslâm'a ve Müslümanlara hakaret ettiğini” ileri sürecektir. Fakat, benim açımdan bakıldığında filmde kesinlikle böyle bir kaygı ya da zaaf yok. “Takiye”nin senaryodaki bakış açısı itibarıyla en büyük zaafı, 1990'ların başlarından 2000'lerin ortalarına kadar, öncelikle Türkiye ve Almanya olmak üzere, Konya'dan, Kayseri'den başlayıp Avrupa'nın ortalarına kadar uzanan çok geniş bir havzayı etkilemiş bu din soslu ekonomik üçkâğıtçılığı doğru cephesinden okuyamıyor oluşu…


Senariste göre, Anadolu'dan gelen bir takım göbekli ve düzenbaz adamların cebellezin ettikleri bütün bu paralar, “El Kaide” gibi küresel terör örgütlerinin finansmanında kullanıldı.


Sevgili Sözen, sevgili Verbong, çeyrek yüzyıldır bu “piyasa”nın içinde savrulan, ele aldığınız câmiâda nice güzellikler ve de kirlilikler görmüş biri sıfatıyla, sizi temin ederim ki yok böyle bir şey! Eğer olsaydı, temiz ya da kirli, doğru ya da yanlış, en azından “O paralar stratejik bir siyasal amaca hizmet etti” der ve bu tezinizi kabul ederdim. Fakat, anlattığınız hırsızlıkların ganimeti böylesi “yüksek ideallere” (!) bile harcanmadı. “Bu dünya hayatı gelip geçici, o hâlde daha henüz gençken benim niye şöyle 4x4 arazi vitesli bir otomobilim, sık sık ekranlarda boy gösteren bol boyalı manken bir sevgilim, Bodrum'da denize sıfır bir villam yok” diyerek bilinçaltlarında kendi kendilerini yiyip bitiren ortaokul ikiden terk, badem bıyıklı, geniş puanlı kravatlar takmış bazı omurgasız adamların hayattan haz alma vesilesine dönüştü bütün o sermaye…


Yurt içinde ve dışında yaşayan birtakım hırslı insanlar, yeryüzünde Mark'a, Dolar'a, Euro'ya yıllık yüzde 30-40 düzenli gelir getirecek bir üretim modeli olmadığını bile bile, “Bu faizi en azından iki yıl bile alsam kârdır” diyerek anılan türden telmaşa holdinglere bodoslama yöneldiler; üstelik hayâl ettikleri o astronomik kâr paylarını (!) ilk birkaç yıl düzenli olarak aldılar da…


Fakat, hiçbir mantıksal temeli olmayan bu ucube ekonomik model en sonunda iyice şişip büyük bir gürültüyle patladı, aralarında tek bir ekonomist ya da çekirdekten yetişme tüccar bulunmayan o kifayetsiz muhterisler de ya hapse girdiler, ya kasalarında kalan paralarla birlikte kayıplara karıştılar.


Alman'ın fazlaca kompleks bir yapıda işleyen kafası, bir adamın sırf “mutaassıplığın zirvesindeki şehrinden uzaklardaki beş yıldızlı bir otel odasında rahatça dansöz oynatmak için” bile halkı dolandırabileceğini basmıyor tabiî. 10-15 yıl süren bu büyük sahtekârlığın ardında kendisinin algı düzeyini çok aşan, alabildiğine karmaşık bir tezgâh arayıp duruyor. Dediğim gibi, arka planda böyle bir tezgâh olsa yine iyi; fakat o bile yoktu İslâmcı holdingler olayında. Yalnızca -bunu çevresine pek çaktırmasa bile- “dünya hayatının nimetleri”ne fena hâlde susamış, her açıdan az gelişmiş “köylü” İslâmcılar ve onların hırslarına hoyratça alet edilen tertemiz bir “İslâm” vardı meydanda…


“Takiye”, oyunculuk, senaryo ve yönetim açısından ortaya koyduğu bütün irili ufaklı kusurlara karşın, “gerçek İslâmcılar” tarafından mutlaka izlenmesi ve üzerine de uzun uzun düşünülmesi gereken önemli bir film…


FİLMİN ANAHTAR SAHNESİ

Metin, ailesinin bütün üyelerinin ortaklaşa biriktirdiği 25.000 Euro'yu, çok güvendiği Jimpa Holding'e yatırmak üzere annesinden teslim alırken, “Allah'ın izniyle en doğrusunu yapıyoruz” der. Annesinin ona verdiği cevap ise bütün bu öykünün nefis bir özeti niteliğindedir:


“Bana kalırsa, bu işin Allah'la hiç bir ilgisi yok be oğlum…”


FİLMİN EN KÖTÜ TARAFI

Elinde “İslâmcı holdingler skandalı” gibi muazzam zenginlikte bir drama malzemesi varken, bunu lâyıkıyla kullanamayıp, öyküsünün “serme” bölümünü çok kısa tutarak doğrudan doğruya “sonuçlar” bölümüne geçmesi; bu yaklaşımıyla da elindeki malzemeyi büyük ölçüde ziyan etmesi…


FİLMİN EN İYİ TARAFI

İzleyiciyi “üçkâğıtçı holdingler” konusunda bir buçuk saat boyunca (çoğu kez de haklı bir eleştirellikle) biledikten sonra, bütün bu ahlâkî yıkımın tam orta yerinde duran, her şeyini yitirmiş durumdaki ana kahramanı Metin ve onun dinsel inançlarla arası pek iyi olmayan ağabeyi Numan'a nihai kurtuluş yolu olarak “İslâm'dan nefret”i göstermemesi; “İslâm” ve “onu dünyevî çıkarları için hoyratça kullananlar” arasındaki ayrımı son kertede çok net olarak yapması…


FİLMİN EN İYİ OYUNCUSU

Özay Fecht (Anne)