Lûtfen say beni sen de ey dost!

00:0023/12/2006, Cumartesi
G: 28/08/2019, Çarşamba
Dücane Cündioğlu

Senin bir ömür boyunca gördüğünü bir ''an''da görebilir miyim? Soru, “Ne demek istiyorsun?” şeklindeki bir mukabeleyle karanlığa gömülemeyecek denli açık. O hâlde niçin pencereyi açıp dışarıya çıkmaya çabalıyorsun? Bak, pencere, demir parmaklarla örülü. Baca yoluyla da dışarıya çıkamazsın. Nâfile! Duvarlar, çökertilemeyecek kadar kalın; döşemeyse, duvarlardan daha da kalın.Çıkışı bulmak için denediğin yolların, çıkışa elverişli olmadığı kesinlik kazandığına göre, artık boşuna çapalama... Şayet usulca

Senin bir ömür boyunca gördüğünü bir ''an''da görebilir miyim? Soru, “Ne demek istiyorsun?” şeklindeki bir mukabeleyle karanlığa gömülemeyecek denli açık. O hâlde niçin pencereyi açıp dışarıya çıkmaya çabalıyorsun? Bak, pencere, demir parmaklarla örülü. Baca yoluyla da dışarıya çıkamazsın. Nâfile! Duvarlar, çökertilemeyecek kadar kalın; döşemeyse, duvarlardan daha da kalın.

Çıkışı bulmak için denediğin yolların, çıkışa elverişli olmadığı kesinlik kazandığına göre, artık boşuna çapalama... Şayet usulca geriye dönersen, dışarı çıkmanı sağlayacak kapının ''açık'' olduğunu göreceksin. Oraya doğru yürü! Işığa doğru yani.

* * *

Işığın parıltılarından yararlanabilmem için, bizatihi çevremin karanlıklar içerisinde olma zorunluluğu beni ürkütüyor. Çevrem, bana aydınlık gelseydi, ışığın parıltısını bir lütuf olarak göremezdim. Çünkü dışarıdan süzülen huzmeler, benim, o mini mini huzmelerin kaynağıyla, yani ışıkla temasa geçmeme mâni olurdu. Demek ki ışığı görebilmem için karanlığa muhtacım.

Çevremin aydınlık olup olmaması önemli değil. Bilâkis çevremin bana aydınlık gelmesi şart. Aydınlık gelmesi: aydınlık görünmesi yani.

Işığı farketmeseydim, karanlığı da farkedemezdim. Bu doğru. Peki ya tersi? Ne garip, tersi de doğru. Karanlığı farketmeseydim, ışığı da farkedemezdim. Hemen düzeltiyorum: Sadece ışığa değil, en az ışık kadar karanlığa da muhtacım.

* * *

Gönlümün ışkın sâyesinde aydınlandığını kabul ediyorum. Ancak ustam, uzun zaman önce, bana, ''sâye'' sözcüğünün ''gölge'' anlamına geldiğini öğretmişti. Demek ki ben doğrudan ne ışığa, ne de karanlığa muhtacım. İhtiyaç duyduğum şey: gölge!

Sayıklıyor muyum?

Elbette. Düşüncelerimi, düşlerimi, ben''e düşenleri peşisıra sayıyorum; peşisıra, yani düzensizce.

Bir sonraki ders için tenbih: Ben''e düşenleri düzenlice saymayı bilseydim, acaba o takdirde bu eylemime ''sayıklama'' adı verilebilir miydi?

* * *

Kaldığım yerden devam ediyorum:

''Sayıklama'' sözcüğü kökenini saymak''ta buluyor; tıpkı ''saygı'' gibi. Sayarsam, saydığım her şeye saygı duyduğumu göstermiş olacağım çok açık. Saymaktan vazgeçersem, düşme lütfu gösteren, fakirhânemi aydınlatan düşlerime, düşüncelerime saygısızlık etmiş olacağım. Demek ki ne denli güç gelirse gelsin lütf u ihsanın bedelini ödemeli, ne yapıp edip sayıklamayı sürdürmekten kaçınmamalıyım.

Sakın, ''sayıklama'' sözcüğünde saklı bir yapım-eki''nin ürettiği olumsuzluğu yüzüme vurmasınlar?

Vursunlar! Çekim-eklerinin cilvelerine kayıtsız kalanların, beni herhangibir yapım-ekiyle gafil avlamasından gocunmam. Biz yapım-ekleriyle âşinayız. Beni tanırlar.

Say-ık-lamak...

Şu ortadaki ek''in ihtişamından gözlerim kamaşıyor ve elimde olmadan secdeye kapanıp bir ''hiç'' hâline geliyorum. Yazık''taki ''ık'' değil mi bu!? Yazmak''tan yazık, kazmak''tan kazık, sarmak''tan sarık gibi... Bu tür yapımlarda ''ık'' eki, sözcüğün anlamına çoğu kez nahoş bir koku bulaştırıyor. (Nâdana, sayıklamak''taki ''ık'' da böyle görünüyor olmalı.)

Sayma işlemi düzenli olunca, ''saymak'' deniyor; düzensiz olunca, ''sayıklamak''.

Düşenin düzensizce düşmüş olması değil, düzensizce ifade edilmesi mi ayıplanıyor acaba?

Ne tuhaf! Onları düzenleseydim, o takdirde düşene, düşüncelerime, düşlerime saygısızlık etmiş olmayacak mıydım? Düzenlemekle, onları elbette bütünüyle saymış olmazdım; sadece seçmiş, kullanmış ve dilediğim bir forma sokmuş olurdum. Düşeni, daha aşağıya düşürmeyi seçmiyorsam; hiç beklemeden usulce geriye dönmeli ve kapıya doğru yürüyüp bu meclisten ayrılmalıyım.

* * *

Ne zaman güneş doğsa, elimdeki kandil işlevini yitiriyor. Gündüzleri muma ihtiyaç duymayışım bundan!

* * *

Baştaki soru cevapsız kaldı. Oysa şöyle de sorulabilirdi:

- Senin bir ''an''da gördüğünü bir ömür boyunca görebilir miyim?

Bak, yine defter-i irfana sığmaz bir söz gelmiş dîvaneden. Seninse gücün tükendi.

* * *

Sayıklamalarına saygı duyuyorum, lûtfen say beni sen de ey dost!