Yazarlar Değerli kitabiyat bilgini Turgut Kut

Değerli kitabiyat bilgini Turgut Kut

Dursun Gürlek
Dursun Gürlek İnternet Yazarı
Abone Ol Google News

Geçenlerde Hakk’ın rahmetine kavuşan ve Sapanca’da toprağa verilen Turgut Kut, tam bir kütüphane müdavimi ve tabii ki kitabiyat bilginiydi. Ben kendisini daha çok, Beyoğlu’nda İbrahim Bey’in Simurg Kitabevi’nde görüyordum.

Turgut Bey’i, ilk defa büyük babası Hasan Tahsin Kut, elinden tutarak merhum Ali Emiri Efendi’nin kurmuş olduğu Millet Kütüphanesi’ne götürüyor. Dolayısıyla küçük bir çocukken böyle bir kitap hazinesiyle tanışmış oluyor. Ne güzel değil mi, aradan uzun yıllar geçtikten sonra Turgut Kut ve Prof. Dr. Günay Kut çiftinin yazma eserler koleksiyonu Millet Kütüphanesi’ne bağışlanıyor. Bu vesileyle adı geçen kütüphanemizin şimdiki müdiresi Melek Gençboyacı, Turgut Bey’e bir plaket takdim ediyor. İlaveten söylemek isterim ki, benim de Melek Hanım’la tanışıklığım, Süleymaniye Kütüphanesi’nde görev yaptığı yıllara dayanıyor. Hem kendisinin hem de o zamanki müdür Muammer Bey’in yardımını gördüğümü söylemeliyim.

Efendim, merhum Turgut Kut Bey’in kitabiyat konusunda tam bir uzman olduğunu, ayrıca eski İstanbul’u, özellikle Suriçi’ni bütün kültürel yapısıyla bildiğini ve sevdiğini kendisini yakından tanıyanlar teslim ederler. Bir tarihte ben de Millet Kütüphanesi’nde Suriçi’ni anlatan sohbetini büyük bir zevkle dinlemiş ve keşke bu sohbetler sistemli bir hale getirilse diye içimden geçirmiştim.

Turgut Bey’in vefat haberini kadim dostum Muhsin Karabay’dan aldım. İkimiz de cenazesine gitmeyi düşündüysek de zaman darlığı buna engel oldu. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Beni Turgut Bey’e yaklaştıran sebeplerden biri de merhumun İbnülemin Mahmud Kemal Bey’le olan yakın ilişkisiydi. Son devrin tarih, edebiyat, şiir ve sohbet itibariyle en renkli şahsiyetlerinden biri olan İbnülemin, Turgut Bey’in büyük babasının, nâm-ı diğer beybabasının yakın dostuydu ve bunlar ailece sık sık görüşüyorlardı. Bunu önceden bildiğim için, kendisinden İbnülemin’le ilgili hatıralarını yazmasını rica ettim. En kısa zamanda kaleme aldı ve bu ilgi çekici hatıraları hem bana verdi, hem de Hürriyet Gösteri dergisinde yayımladı. Seksenli yılların sonunda ben de adı geçen dergide bu büyük tarihçimizle ilgili bir makale neşretmiştim. Ayrıca Turgut Bey’in ağabeyi Fatih Savcılığı’ndan emekli Cüneyt Kut Bey’i de evinde ziyaret edip, ondan da aynı konuyla ilgili anıları dinlemiştim.

Mademki söz Süleyman Nazif’in “Kimseye benzemeyen adam” diye tavsif ettiği, Yahya Kemal’in de “Hezâr gıpta o devr-i kadîm efendisine” mısraıyla övdüğü İbnülemin’den açıldı, öyleyse ben de Turgut Bey’in bu konuyla ilgili hatıralarından bir iki paragrafı, siz değerli okuyucularıma takdim edeyim:

“Kimisinin ‘Beyefendi’, kimisinin ‘Efendi Hazretleri’ diye hitap ettiği İbnülemin Mahmud Kemal Bey, çocukluk anılarımın unutulmaz bir parçasıdır. Bu, hâlâ bütün canlılığıyla ve bütün ayrıntılarıyla sürüp gider.

Cuma akşamları ev halkının daha ciddi, daha özenli olması kesin bir mecburiyetti. Akşam yemeğinden sonra evde günlük hayattan farklı bir telaş başlardı. Misafirler kapıya bakan ve sürekli kapalı duran kafesten izlenirdi. Beyefendi, bu durumu bilir, zili çalmaz, kapıya vururdu. Özel vuruşu ‘Beyefendi’nin gelişine işaretti.

Koca kilitli kapı açılır, içeriye sanki çok eski devirlerden kalma uzun boylu, esmer, garip kılıklı biri girerdi. Ben de korkuyla karışık bir hayretle geleni seyrederdim.

Uzun bir soyunma faslı başlardı. Önce fötr şapkasını çıkarır, altından siyah takkesi belirirdi. Sırasıyla yün atkısı, kalın paltosu alınır, yere sürmeden ve – Allah korusun- düşürmeden portmantoya asılırdı. Dizlerine kadar gelen geniş yakalı ceketi, Meşrutiyet’ten kalma, her zaman hazır olarak kullanılan koyu renkli kravatı ayrıca dikkatimi çeker, ‘Acaba niye beybabamın böyle bir kravatı yok’ diye düşünürdüm. Lastiklerinden meslerini çıkarırken etrafını süzer, oturma odasındaki pencerelerin kapalı olup olmadığını sorardı. Sonra boğazına kadar gelen yeleğinin cebinden çıkardığı kâğıda sarılmış Yemen kahvesini birine teslim eder, kaybolmamasını hatırlatırdı. Bu arada orada beliren hanımlara selam verir, büyük bir nezaketle hepsinin hatırını sorardı.

Cuma gecelerinin tek hatibi beyefendi olurdu. Binbir çeşit konu, mûsıki fasılları ve Darüşşafaka hocalarından Mûsıkişinas Kâzım Bey’in gür sesiyle okuduğu Aziz Mahmud Hüdâî’nin ‘Ey Resûl-i Mustâfa ve Müctebâ / Ve’y Hâbib-i Murtaza vü Muktedâ’ beytiyle başlayan na’tıyla bitirilen bu Cuma toplantıları yaz kış demeden eski bir tarihte başladı, Beybabamın 11 Temmuz 1951’de ölümüne kadar devam etti.

Geçirdiği bir ameliyat sonucu Cerrahpaşa Hastahanesi’nde Mayıs 1957’de vefat etti. Ertesi gün Bayezid Camii’nde kılınan öğle namazından sonra eller üstünde üniversite merkez binaya getirildi. Sonra Merkez Efendi’deki aile kabristanına defnedildi. Kıyafetiyle, davranışlarıyla, engin bilgisiyle aramızda yaşayan bu devr-i kadim efendisi bize bir yığın eser, koca bir kütüphane ve bir hoş sadâ bırakarak aramızdan ayrıldı. Ruhu şâd olsun.”

Not: Hatıratın tamamı kitabımızın ikinci cildindedir. Bu vesileyle her iki büyüğümüze de Allah’tan rahmet niyaz ediyorum.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.