Yazarlar Tarikatlar eleştirilebilir mi, eleştirilmeli mi?

Tarikatlar eleştirilebilir mi, eleştirilmeli mi?

Faruk Beşer
Faruk Beşer Gazete Yazarı

Tasavvufla ilgili olarak şimdiye kadar söylediklerimizin özeti şu:

Tasavvuf denince ilk zamanlarda anlaşılan zühd, takva, bunun daha da ileri derecesi olan vera’, ihsan düzeyinde ibadet, tezkiye-i nefs yani duyguların eğitimi, imandan doğan sevgi ve İslam kardeşliği, dayanışması ve bunlar için çabalamak İslam’ın bizden istediği şeylerdir, hatta bunlar İslam’ın özüdür ve her birerlerini tek tek saymak yerine hepsine birden ‘tasavvuf’ demenin bir sakıncası yoktur. Hiçbir mümin bu saydıklarımıza karşı çıkamayacağına göre bu çerçevede kalan bir tasavvufa da karşı çıkamaz. Efendim, tasavvuf sonradan bozulduğu için İslam’ın bu alanına ‘tasavvuf’ demek zorunda değiliz, bunlar aslında ne ise o olarak ifade ederiz denirse bunda da bir sakınca yoktur.

Şimdi gelelim can alıcı sorulara:

Kitabî tasavvuf bu olmakla beraber tasavvuf hep böyle mi devam edegeldi? Ne yazık ki, bu soruya olumlu cevap verebilmemiz mümkün değildir. Benim anladığım en önemli problem, daha önce sözünü ettiğim epistemolojik kaymanın dışında tasavvufun tarikatlaşarak ‘tevhid-i kelime’yi arama yerine ‘tefrik-i kelime’ yapması yani fırkalaşmasıdır. Böylece de şirazenin dağılması ve her tarikatın bağımsız bir fırka, hatta yer yer başlı başına bir din halini almasıdır. Bir zamanlar ‘cemaat’ ve ‘fırka’ kavramları üzerinde uzunca durmuş ve İslam vahdetini asıl bozan oluşumun fırkalaşma olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Kuranıkerim’de fırkalaşma/teferruk üzerine yapılan vurgunun azameti karşısında hayrete düşmüştüm. Bu vurguyu Resulüllah (sa) Efendimiz şu sözüyle özetlemiştir: ‘Benim ümmetim de sayısız fırkalara ayrılacak, hepsi cehenneme çağıracak, sadece ben ve ashabım gibi yaşayanlar, ana damar/cemaat kurtulacaktır’.

Şimdi bir soru daha; Resulüllah es-Sadıku’l-emîn olduğuna göre hem fırkalaşmak, birbirinden koptukça kopmak, farklı gözükmeye çalışmak hem de böyle bir tarikatlaşmanın meşru olduğunu savunmak nasıl mümkün olabilir?

Şöyle denirse başka: Tarikat yol demektir, bir yol göstericinin yani mürşidin etrafında toplanan, ondan duygu/ahlak eğitimi alan insanlar fırkalaşmıyor, ana damardan ayrılmıyor, yani ulü’l-emri ve o olmadığında onun yerini alan ulemayı rehber olarak görüyorsa, kısaca merkez parçalanmıyor ve orada birleşiliyorsa böyle bir oluşuma tarikat demekte ve onu bir mektep olarak görmekte ne sakınca vardır? Eğer böyleyse elbette bir sakınca yoktur. Nitekim böyle olanların az da olsa var olduğunu söylemek de bir hakşinaslık olur. Ama genel durum bunun böyle olmadığını gösteriyor. O halde, Resulüllah öyle demiş ama şeyhimiz de böyle diyor, biz şeyhimize tabi oluruz, çünkü o Resulüllah’ı senden benden daha iyi bilir demenin bir mantığı olabilir mi? Hem onun dediği gibi olmayacak hem de onu daha iyi bilmiş olacak, bu nasıl olabilir?

Bir başka soru: Tasavvuf adına ortaya çıkan eğilimlerin ve onun kurumları olan tarikatların yaptıkları doğru mudur yanlış mıdır diye eleştirilebilir mi? Eleştirilebilirse kim hangi ölçülerle eleştirecek? Şeriatın yani Kitabın ve onun beyanı olan Sünnetin dışında bir ölçü mü aranacak? Şeyhlere ya da mürşitlere karşı gösterilen ve sahabenin Resulüllah’a bile yapmadığı, yapmaya kalkanlara ise onun asla müsaade etmediği kutsallaştırmaların, takdisin şeriatta yeri nedir? Avam-ı nas bunları anlamayacağına göre buna göz yuman, hatta bundan hoşlandıkça daha ilerisini isteyen, mehdi olan, mesih olan şeyhlere söz edenler çarpılacak mı?

Daha önce mukaddes’le kutsal kavramlarını birbirinden ayırmış, kutsal’ın tanrı anlamındaki kut’tan geldiğini ve tanrılık özelliği taşımayı ifade ettiğini, mukaddesin ise münezzeh, temiz, mübarek demek olduğunu söylemiştik. Kutsal topraklar olmaz, mukaddes mekanlar olabilir. Yani kutsal kelimesi bize hiçbir surette uymaz. Mukaddes de ancak Allah’ın öyle kılmasıyla olur. Ölmüş birisi için Allah onun günahlarını affedip bağışlasın anlamında ruhunu takdis eylesin denebilir. Ama bir insana kudsiyet atfetmek onun günahsız ve tertemiz olduğuna inanmak olmaz. Çünkü hem böyle günahsız bir insan yoktur hem de biz birisinin böyle olduğunu bilemeyiz. Allah (cc): ‘Siz kendinizi kendiniz tezkiye etmeyin’, yani filan mukaddestir demeyin buyurur. Peki, tarikatlarımızın çoğunda takdis, hatta bazılarında ileri derecede kutsama var mıdır yok mudur? Böyle bir eğilimin sonu nereye varır? Şia’nın kendi imamlarını ‘masum’ yani günah işlemekten peygamberler gibi korunmuş saymalarını biz Kitaba ve Sünnete aykırı bulurken kendi şeyhlerimiz için ‘mahfuz’ demiş olmamızın bundan farkı nedir?

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.