Yazarlar Tevhid tevhid diyoruz da anlayarak mı söylüyoruz?

Tevhid tevhid diyoruz da anlayarak mı söylüyoruz?

Faruk Beşer
Faruk Beşer Gazete Yazarı

Tevhid, bir bilme, birleme demek. Bununla elbette Allah’ı bir bilmeyi kastediyoruz. Ama bu bir bilmenin mahiyetini çok iyi kavramıyor olabiliriz. Allah birdir demek O’nu hakkıyla bir bilmek için yeterli midir? Hıristiyanlar da ‘Tanrı’ birdir diyorlar ama O’nun fonksiyonlarını üçe bölüyorlar. Yahudiler onlara göre daha da tevhidçi gözüküyor ancak onlar da ‘Tanrı’yı bazı alanlara karıştırmıyor, oralarda kendi bildiklerini yapıyorlar. Bunun için biz bu her iki inanca şirk diyoruz. Çünkü kısmen de olsa Allah’ın haklarını, tasarruf alanını bölüyor ve O’ndan başkasına da pay çıkarıyorlar.

Peki, bizim tevhidimiz net mi? İnsanımızın söylemlerine baktığımızda bunun herkeste çok net olmadığını görüyoruz. Yani bizde de Allah’a ait olanı Allah’a, kula bırakılanı kula görme hali ve inancı çok net değil. Oysa din iman söz konusu olduğunda meselenin özü burası olduğu için bu konuya önem vermemiz, bilgimizi ve imanımızı gözden geçirmemiz gerekir. Meseleyi anlarsak benim diyen nice müminin bile tevhid anlayışında problemlerin olduğunu görürüz.

Tevhidi anlatan bazı alimler böyle tam tevhidin ancak ‘tevhid-i ulûhiyet’ ve ‘tevhid-i rububiyet’le olacağını ifade ederler. Bunun anlamı da şudur: Allah hem ‘İlah’ olmada hem ‘Rab’ olmada tektir. Biraz daha açalım; ‘İlah Mabud’ yani ibadet edilen demektir, o halde ibadet/kulluk, tapınma, takdis anlamına gelen her ne varsa hepsi sadece Allah’ın hakkıdır. O bu konuda ‘tek başınadır’, azıcık da olsa başka hiçbir şeye ya da kimseye bunlardan bir pay ayrılmasına müsaade etmez. Ayrılırsa bu ölçüde O’na ortak/şirk koşulmuş olur. Bizim Resulüllah’a (sa), annemize babamıza ve amirlerimize itaatimiz dahi Allah öyle istediği içindir. Yani biz mutlak itaat hakkını sadece Allah’a has bilir ve O’nu tespih ve takdis ederiz. Başka hiçbir şeyi bu konuda O’nun sahasına bulaştırmayız. İşte tevhid-i uluhiyet yani O’nu ‘Mabud’ olmakta tek bilme budur.

Diğerine gelince; ‘Rab’, terbiye ile aynı köktendir. Rab terbiye eden yani besleyen, rızık veren yaşatan, öldüren Allah’tır, varlıkta rububiyeti akla getiren her türlü tasarruf O’ndandır. Hiç kimse için; ona tasarruf hakkı verilmiştir, rızkımız ondandır, bizi o koruyor denemez. Denirse Allah’ın rububiyet yani ‘Rab’ olma özelliği bölünmüş ve bölündüğü oranda bir başkası O’na ortak/şirk kılınmış olur.

Tevhidin bu iki şekilde ifade edilmesine bazıları ‘tevhid-i sıfât’ı da eklerler ve bu olmadan da tevhidin tam olamayacağını söylerler. Çünkü biz Allah’ın isim ve sıfatları vardır deyince Hıristiyanlar bunu kendi teslislerine/üçlemelerine benzetirler. Biz ‘Tanrı’yı üç olarak görüyoruz ama aslında o birdir de üç olarak görünmektedir. Bu tıpkı sizin, Allah birdir ama isimleri ve sıfatları vardır demeniz gibidir. Siz, ya Rahîm ya Rahman derken O’nun böyle parçaları olduğunu kabul etmiş olursunuz derler. Bu itirazdan kurtulmak için Mutezile sıfatları kabul etmez, Allah’ın sadece isimleri vardır derler. Aslında bu itiraz isimlerin çokluğu sebebiyle de gelebilir. Yani Mutezile bununla meseleyi halletmiş olmaz. Bu sebeple Ehlisünnet bu itiraza cevap olarak şöyle der: Biz Allah’ı anlayabilmek ve anlatabilmek için O’nun sıfatlarından/özelliklerinden, fiillerinden söz ediyoruz ama bunu anlama ve anlatma zorluğu sebebiyle yapıyoruz. Yoksa Allah’ın sıfatları O’nun zatından ayrı şeyler değildir, Onun zatındaki bölümler ve parçalar da değildir. Her bir sıfat O’nun ne aynıdır ne garıdır. Yani bu sıfatların her biri bizatihi Allah’ın kendisi olmadığı gibi, Ondan ayrı bir şey de değildir. O halde tevhidin gereği olarak Allah’ı bütün sıfatlarıyla da bir bilmek gerekir. İşte buna da tevhid-i sıfât demişler.

Kısaca tam bir tevhid, Allah’ı hakkıyla bir bilmek bütün bu alanlarda O’nun yegâne olduğuna inanıp, ona göre davranmaktır. Aksi halde O’nun bu Bir’liğine başkaları da ortak kılınmış olur.

Şimdi şöyle inanışların olduğunu düşünelim: Filanca bizim her yaptığımız görür. Oysa el-Basîr olan her şeyi gören sadece Allah’tır. Falanca istediğine hidayet verir. Oysa el-Hâdî, hidayetin yegâne sahibi olan sadece Allah’tır. O Resulüllah’ı bile, ‘sen istediğine hidayet veremezsin’ diye uyarmıştı. Falancanın tasarrufu ölmüş olduğu halde devam etmektedir. Oysa Allah’ın Resulü, ‘Ben hayatta iken onların şahidi idim, ama sen beni öldürünce artık onları tek gözetleyen sensin Allah’ım’ demişti ilah. Evet bunları ve yüzlerce benzerini düşündüğümüzde böyle bir inanmanın muvahhid bir iman olduğunu söyleyebilir miyiz?

Namaz-tevhid ilişkisini yazacaktık, giriş uzadı. Pazara inşallah.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.