Savaşı kim kazanacak?

04:0012/03/2026, Perşembe
G: 12/03/2026, Perşembe
Süleyman Seyfi Öğün

Yaşadığımız hayâtın ne kadarı sonuna kadar gerçektir? Medeniyetleri bu tartıda tartmak ortaya çok dikkat çekici boyutlar çıkarıyor. Hâyatın somut olduğunu düşündüğümüz gerçeklerinin, kökleri kavrandığında o kadar da gerçek olarak kalmadığına şâhit oluyoruz... Somut işler, işlemler veyâ daha umûmî karşılığıyla eylemelerimiz esâsen hiç de somut olmayan itibârî (fiktif) kabullere oturuyor; oradan neşet ediyor . İtibârî değerlerin çöktüğü yerde ise içinden çıkmakta zorlandığımız kaotik vasatlar peydahlanıyor.

Yaşadığımız hayâtın ne kadarı sonuna kadar gerçektir? Medeniyetleri bu tartıda tartmak ortaya çok dikkat çekici boyutlar çıkarıyor. Hâyatın somut olduğunu düşündüğümüz gerçeklerinin, kökleri kavrandığında o kadar da gerçek olarak kalmadığına şâhit oluyoruz...
Somut işler, işlemler veyâ daha umûmî karşılığıyla eylemelerimiz esâsen hiç de somut olmayan itibârî (fiktif) kabullere oturuyor; oradan neşet ediyor
. İtibârî değerlerin çöktüğü yerde ise içinden çıkmakta zorlandığımız kaotik vasatlar peydahlanıyor. Yeni bir itibârî değerler kümesinin müşterek kabulünün sağlandığı yeni bir vasat temin edilene kadar da bu kaos devâm ediyor.

Meselâ II. Umûmî Harbe giden yolda yaşanan buydu. Belle Epoque olarak bilinen zamanların temel müracaat kaynağı olan itibârî değerler aşınmış, insanlık Hitler gibi fanatiklerin mâceralarına sürüklenmişti. II. Umûmî Harp sonrasında kurulan ve Dünyâ Düzeni olarak bilinen dünyâda itibârî değerler yeniden târif edilmişti.


Siyâseten bakıldığında, katılımcı demokrasi, bireysel hak ve özgürlüklerin saygı görmesi, ulusal bağımsızlıkların tanınması ve ulusların iç işlerine karışmamak vb itibârî bir değerler seti olarak kabûl edilmişti. Artık yeni ilişkiler bunlara göre kurulacak, eylemler bu tartılarda tartılıp muhakeme ve mahkeme edilecekti.
Esâsen bu değerlerin bizâtihi bir değer olduğunu sonuna kadar tartışmak mümkündür.
Bunu yapanlar da çıkmıştır. Ama somut hayât ve eylemler, şöyle böyle yeni düzenin disiplinine girmiştir.

Bu manzara bize,
değerlerin bizzat değer olmaktan çok, bir değerlemenin ürünü olduğuna
işâret ediyor. Hâsılı,
“değerleme” değerin kendisinden önce geliyor.
Değerlendirmeler değerin değil, değerlemenin işlevi olarak tezâhür ediyor.

Ekonomi sâhasında da bunu görebiliyoruz. Meselâ mübâdele vasıtası olarak bildiğimiz paranın târihi bunu çok sarih bir şekilde gösteriyor. Değerli mâdenler olarak uzun bir geçmişe sâhip olan bâzıları ; misâlen
altın veyâ gümüş , esâsen kendi somutluğu içinde sâdece birer mâdendir. Ama ona değerleme yükleyen insandır
. Bu değerleme müşterek bir kabûl gördüğü andan itibâren altın ve gümüş itibâri mânâda değer kazanmış olur ve ekonomik hayât içinde değerlendirmelerin, hesaplamaların, iş ve işlemlerin mevzuu hâline gelir. Bunda elbette, altın ve gümüşün diğer mâdenlere göre daha az bulunuyor olması diğer mühim bir kıstasdır. Bu sâyede, zamân içinde kendisini aşırı çoğaltıp değer kaybına uğraması da daha baştan engellenmiş olur. Meselâ Lâtin Amerika’da altın o kadar boldu ki, yerliler onu nazar-ı itibâra almıyor, en fazla süs eşyâsı veyâ çocuk oyuncağı olarak kullanıyorlardı. İspanyol müstemlekeciler kıt’aya geldiklerinde altından yapılan misketlerle oynayan çocukları gördüklerinde gözleri yuvalarından fırlayacak olmuştu. İspanyollar sonsuz bir iştah ile bu zenginlikleri memleketlerine taşıdılar. Sonra ne mi oldu? Çoğalan altın varlığı , ona yüklenmiş olan “”itibârî” değeri ortadan kaldırdı. O bir zamanların mutandan İspanyol Krallığı içine doğru çöktü. Sâdece kendisini değil, bağlı bulunduğu Akdeniz ekonomilerini de batırdı. Bu tesirler İtalyan şehir devletlerine, hattâ Osmanlı’ya bile uzandı.

Modern dünyâda kâğıt paraya geçiş riskli bir paradoksu ortaya çıkardı. Matbaalarda sonsuz para basılabilirdi. Bu risk, paradan para kazanan para baronlarının önünü açıyordu. Onların varlığı ekonomilerin içindeki her an metastas yapmaya aday tehlikeli bir hücre grubuna benziyordu. Onu durdurmanın yolu , kâğıt para stoklarını sınırlı olan altına bağlamaktı. Bretton Woods bu disiplini gevşetti. Yeni hegemon güç olan ABD ekonomik üretiminin çok canlı olduğu 1950-1970 arasında iyi kötü bir dengeyi sağladı. Dolar varlığı artarken üretim de artıyor, mesele en azından hissedilmiyordu. ABD’nin dünyâya dayattığı Dolar temelli rezerv para standardı , onun dünyânın artığını sorunsuz çekmesini sağlıyordu. Bu sâyede kültürel bir itibârî değer olarak Amerikan Rüyâsını da pazarlayabiliyordu. Ama ödemeler rejiminde Doları altına çevirmek zorunda kalması rezervlerini eritmeye başlayınca;çanlar çaldı. Dahası ,
yoğun bir orta sınıflaşma üzerinden inşâ ettiği refah toplumu verimliliklerini aşındırıp üretimi düşürmeye başlayınca
kritik bir karâr verdi. İtibârî değer mâdenden kâğıda geçti.Zâten gevşek tuttuğu altın disiplinini kopardı. Artık insafsızca Dolar basacaktı. Bunun ,tıpkı altın meselesinde İspanyolların yaşadığı gibi enflasyona yol açacak olması mukadderdi. Buna mâni olmak için iki şey yaptı. İlki, başta petrol olmak üzere
dünyâ enerji ticâretini Dolar’a bağladı
. Yaygın bir borçlanma ağı ve parlak reklâmlar üzerinden
sun’i bir tüketim kültürü
inşâ ederek Dolar’a olan talebi canlı tuttu.
Ordu gücünü tehdit vasıtasına çevirerek dünyâ ödemeler rejiminde, pratikte onca değer kaybına uğrayan Doları sun’i yollarla ayakta tutmanın gayreti içine girdi.

Enerji açısından Körfez bu sahnenin kalpgâhlarından birisiydi. Orada
Dolar-Petrol ve Silâh ticâreti üzerinden
sahte cennetler meydana getirdiler. ABD,uzun zamân boyunca İran’ın varlığını bu sahte cennetlerin üzerinde bir Damokles Kılıcı gibi sallandırdı. İtibârî bir durumdu bu. Ablukalar altında tık nefes bıraktığı ; ama bu meyânda sâha kazandırdığı , zamân zamân da yol verdiği İran sıkışmışlığını aşmak için
ABD’nin yerini alan Çin’e ve onun târihî rakibi olan Rusya’ya yakınlaşınca
işler tersine döndü. Muhtemelen, Çin’in arabuluculuğunda gelişen
Körfez-İran normalleşmesi
bardağı taşıran damla oldu.İsrâil’in kışkırtmasıyla, hesapsız ve gâyesinin ne olduğu belli olmayan bir taarruz gerçekleştirdiler. Savaşın onuncu günlerindeyiz. İran dişli çıktı ve aldığı ağır maddî tahribatlara rağmen inisiyatifi ele geçirdi. İsrâil ve ABD haber akışında karartma tatbik ediyor. Kaç İsrâillinin ve Amerikalının öldüğünü bilmiyoruz. Tel Aviv, Kudüs ve Hayfa’nın nasıl bir yıkım yaşadığını da..Karatma, bunun boyutlarının tahmin edilenin de üstünde olduğunu düşündürüyor. İran halkı kenetlenmiş bir varlık savaşı veriyor. Kaybedecek bir şeyleri olmadığını biliyorlar.
Yeryüzünde en tehlikeli güç, kaybedecek bir şeyi kalmayanların gücüdür.
Ağır bombardıman altında her geçen gün, İran’ın gücü pekişiyor; karşı tarafın azmi ise biraz daha kırılıyor. Bu savaşı kimin kazanacağını sormak çok mânâsızdır.
ABD ve İsrâil kaybetti bile. Körfez’de kurulan “itibârî” dünyâ artık onarılamaz.
Onlarca üssü kullanılamaz hâle gelen ABD artık Körfez’i kimden nasıl koruyacak? Bu vaadine kimi inandıracak? Para, teknoloji, zengin turistler sahte cennetlerden kaçıyor. İsrâilliler de İsrâil’den …Artık bambaşka bir Ortadoğu sahnede. Tek tehlike bu çılgınların son bir çılgınlık daha yapıp Ortadoğu’yu birbirine düşürecek, târihteki o meş’um 30 Yıl Savaşının benzerini başlatmak; en korkuncu ise ellerini nükleer silâhlara götürmeleri..Bunu düşünmek bile istemiyorum.

#ABD
#İran
#İsrail
#savaş