Evliya Çelebi"nin izinde: Edirne

00:0021/09/2009, Pazartesi
G: 3/09/2019, Salı
Taha Kıvanç

Bayramın birinci günü ne yaptınız? Boşuna merak ediyor değilim; çünkü biz dün bayağı âdet dışı bir iş yaptık: Günübirliğine Edirne''ye gittik... Çoluk-çocuk kendi aralarında karar vermişler, bana ceketimi alıp arkalarından seğirtmek düştü...Biri, “Evliya Çelebi''nin en çok övdüğü kent Edirne; İstanbul''un birkaç ok atımı uzağında da; bugüne kadar bizi götürmemen senin suçun” da dedi bana. Bir hesapladım, kendim de Edirne''ye en son, 1990''lı yılların başında, Türkiye''nin Yunanistan''dan gelecek

Bayramın birinci günü ne yaptınız? Boşuna merak ediyor değilim; çünkü biz dün bayağı âdet dışı bir iş yaptık: Günübirliğine Edirne''ye gittik... Çoluk-çocuk kendi aralarında karar vermişler, bana ceketimi alıp arkalarından seğirtmek düştü...

Biri, “Evliya Çelebi''nin en çok övdüğü kent Edirne; İstanbul''un birkaç ok atımı uzağında da; bugüne kadar bizi götürmemen senin suçun” da dedi bana. Bir hesapladım, kendim de Edirne''ye en son, 1990''lı yılların başında, Türkiye''nin Yunanistan''dan gelecek turistlere ''vize'' uygulamasını kaldırması vesilesiyle Turgut Özal''ın yaptığı ziyaret sırasında gitmişim...

Öğleye yakın bir saatte yollara düştük...

Evliya Çelebi''nin zamanında İstanbul''dan kalkan bir seyyah Edirne''ye ne kadar zamanda gidiyordu acaba? Herhalde aylar sürmüyordu, ama haftaları yolda tükettiğine eminim... Günümüzde ''seyyah'' olmak kolay; çoğunlukla üçer şeritli yoldan, bütün trafik kurallarına riayet edildiği halde, Selimiye Camii''nin kapısına 2,5 saatte erişmek mümkün...

Modern hayatın böyle bir özelliği de var: Mazeretleri ortadan kaldırıyor...

Bundan yüz yıl önce İstanbul''un Fatih semtinde doğup hayatını o semtte kuran bir kişi, ölene kadar Bebek veya Pera''yı (Beyoğlu) görmeyebiliyordu. Gitmesi gerekmiyordu, gitmeye kalkması bayağı zahmetliydi. Kendi sürdürdüğü hayat dışındaki hayatları merak etmeyen için dünya, yaşadığı muhitten ibaretti.

Amerikalı sosyolog Daniel Lerner Türkiye üzerine araştırmalarıyla tanınır. 1950 öncesinde ülkemize gelmiş, kendisine birkaç nirengi noktası seçmiş ve araştırmalarını o noktalar üzerinde derinleştirmişti. ''Passing of a Traditional Society'' (Geleneksel Bir Toplumun Sona Erişi) adını taşıyan kitabı “Bir zamanlar Türkiye neymiş?” merakını körükleyecek ayrıntılarla doludur.

Balgat bugün başkent Ankara''nın merkezi değil mi? Oysa 1950''nin hemen öncesinde Balgat bir köyüydü Ankara''nın. Lerner''in kitabından öğrendiğimize göre, öyle her isteyenin aklına estiği zaman şehre gitmesine imkân vermeyen bir hayat yaşanıyordu Balgat''ta. Köyün yarıya yakını hayatında bir kez bile Ankara''yı görmemişti. “Neden?” diye sorulduğunda “Neden gideyim?” cevabını veriyorlardı.

Herhalde başka unsurların da etkileri ihmal edilemez, ama ''geleneksel toplum'', taşıt araçlarının yaygınlaşmasına paralel inşa edilen otoyollar sayesinde biraz daha eriyor. Mesafeleri anlamsız kılan bir durum var ortada.

Edirne''ye vardığımızda bayramın ilk gününü turistik amaçla değerlendiren tek aile olmadığımızı fark etmemiz uzun sürmedi. Evliya Çelebi''nin mübalağasını bende de yadırgamazsanız, “Selimiye''de Cuma Namazı kalabalığını andıran bir insan yığılması vardı” diyebilirim. Bir çok ilden tanıyanla karşılaştım; Gaziantep''ten gelen geniş bir aile bile vardı...

Geçtiğimiz hafta Kahire''deyken, Fatih Çekirge''ye, geçmişin eserleriyle günün insanlarının yaptıkları arasında gördüğüm farklılığı ifade etmiştim de, üzerinde hayli tartışmıştık. Edirne''de Sinan''ın en görkemli eseri Selimiye''ye içeriden ve dışarıdan bakarken de aynı hisler içimden geçti.

Selimiye''yi Sinan 80 yaşında inşa etti; en olgun çağının ürünüdür Selimiye... Etrafında daha önce ve hemen sonra inşa edilmiş başka dini eserler de var. Hangisini ele alırsanız alın, günümüzde veya yakın asırlarda inşa edilmiş başka eserlerle mukayese edin, bakalım siz de aynı soruyu sormayacak mısınız: “Selimiye''yi inşa eden insanlarla günümüzün eserlerini üretenler gerçekten aynı milletten, aynı uygarlıktan mı?”

Arada dağlar kadar büyük fark var çünkü...

Evliya Çelebi “Külliyenin içinde Medreset-ül Etibba ve odalarında talebeler vardır ki, her biri daima Eflatun, Sokrat, Filibos, Aristotalis, Calinos, Pisagor gibi alimlerden bahseden hazik, olgun tabiplerdir” diye anlatmış Edirne Şifahanesi''nde gördüğü ilmi hayatı... Trakya Üniversitesi, II. Bayazıt döneminde faaliyete geçen Tıp Fakültesi''ni yeniden canlandırmış ve müzeye dönüştürmüş... Gerçekten hayranlık uyandıran bir uygarlık nümunesi ''Sağlık Müzesi''...

Dostlarımdan her yıl birkaç kez yolunu Edirne''ye düşüren, gidip gelirken etraftaki kasabalara uğrayanlar da var. Büyük bir zevk bu tür bir seyahat; özellikle günümüzün otoyol şartlarında... Ancak sadece tarihi eserleri temaşa eder ve onunla yetinirseniz Edirne''ye haksızlık etmiş olursunuz...

Biz günü önce Tunca üzerindeki sonra da Meriç''in iki yakasını birleştiren köprüleri geçerek tamamladık. Meriç''in karşı yakasının güzelliği kolayca anlatılabilecek türden değil. Bütün bir günü nehirde ve kenarında geçirmeye değer...

Yola çıkarken, ne yalan söyleyeyim, içim içimi yiyordu, yarı yoldan dönmeyi düşündüğüm bile oldu. Günün özeti ise bambaşka: Sizler de yolunuzu Edirne''ye uğratın...