"Gidirem"

00:0031/03/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Yalçın Çetinkaya

Bindokuzyüzseksendokuz senesinin Ağustos ayının onüçüncü günü. O yıl gazetecilik yaparken, Devlet Bakanlığı"nın gazeteciler için ayırdığı Hac kontenjanı fırsatını, askerliğimi henüz yapmamış olduğum için kaçırdığımdan, hiç değilse gelecek yıl da kaçırmayayım düşüncesiyle Ağustos ayının yakıcı sıcağında gazetedeki görevimi, yüksek lisans tez çalışmalarımı yarıda bırakıp atlamışım otobüse, İstanbul"dan Sivas"a doğru kısa dönem askerlik görevimi yapmak için Anadolu"nun daha o yaşıma kadar ayak basmadığım

Bindokuzyüzseksendokuz senesinin Ağustos ayının onüçüncü günü. O yıl gazetecilik yaparken, Devlet Bakanlığı"nın gazeteciler için ayırdığı Hac kontenjanı fırsatını, askerliğimi henüz yapmamış olduğum için kaçırdığımdan, hiç değilse gelecek yıl da kaçırmayayım düşüncesiyle Ağustos ayının yakıcı sıcağında gazetedeki görevimi, yüksek lisans tez çalışmalarımı yarıda bırakıp atlamışım otobüse, İstanbul"dan Sivas"a doğru kısa dönem askerlik görevimi yapmak için Anadolu"nun daha o yaşıma kadar ayak basmadığım şehirlerine doğru yola koyulmuşum. Beni askere uğurlayan, "en büyük asker bizim asker" diye bağıran, "asker gidecek, geri dönecek" diye teselli sloganları atan arkadaşlarım yok. Yirmidokuz yaşına gelmiş, her yıl yapılan askerlik celbine aldırış etmediği için sonunda "bakaya" durumunda askere giden kocaman adamım. Annem babam ve kardeşlerim bile sadece evin penceresinden el sallayıp uğurlamışlar. Gece Sivas otobüsüne binip yola koyuldum. Ankara"nın ötesine geçmemişim ve Sivas benim için çok ama çok uzak bir şehir. Yol aşağı yukarı ondört saat çekiyor. Bolu"dan sonra Ankara"ya kadar değişen coğrafyaya nisbeten alışmışım, ama Ankara"dan sonra bambaşka bir coğrafyaya gitmişim gibi, Ağustos bozkırının ortasında uzayan yollarda askere gidiyorum. Git git, yol bitmek bilmiyor. Otobüste uyuduk… uyandık. Sivas"a az bir mesafe kala otobüs yarım saat "çay ve ihtiyaç molası" vermek için durdu. Otobüsün kapısından aşağı adımımı ataratmaz duyduğum uzunhava, beni olduğum yere adeta mıhladı ve uzunhava bitene kadar yerimden kımıldayamadım. Ezgi, türkü, bozlak, uzunhava, melodi… türüne ne dersek diyelim, onu üreten tabii ortamında dinlemek daha etkili. Neşet Ertaş"ı Kırşehir"in Kırtıllar köyünde, Emrah"ı Erzurum"da dinlemek lâzım ki yüreğe daha fazla dokunsun. Neyse, o sapsarı, kurak, neredeyse ağaçsız, ucu bucağı belli olmayan toprakların ortasında bir mola istasyonunda dinlediğim uzunhava, benim yirmidokuz yaşına kadar neredeyse tamamen Batı müziği eğitimi, anlayışı ve melodileri ile dolmuş olan müzisyenlik formatımı darmadağın etti. Bir Rumeli göçmeni olmama rağmen bütün kalbimle Anadolu"ya ait olduğumu veya en azından Anadolu insanının hissiyâtıyla aynı hissiyâta sahip olduğumu bu mola istasyonunda, sabahın seher vakti bütün bozkırı inleten bir uzunhava ile anladım. Hâfızamdaki bütün Batı müziği melodileri bir anda anlamını ve değerini kaybetti. O sabah, hüzünlü yolculuğumun arasında kulağımdan giriveren müthiş uzunhava ve bağlama, o yaşıma kadar ondokuz yıl boyunca ve günde onsekiz saatlik çalışma ortalamasıyla çaldığım klasik gitar adlı enstrümanın iç dünyamı ifâde etmekte ne kadar yetersiz olduğunu hatırlattı, klasik gitar ve Batı müziği ile ilgili amellerimi boşa çıkardı. Bu uzunhava ve onu okuyan müthiş yanık ses, bana müzik konusunda bugünkü tâbirle "yeni ve yerli, Anadolu formatı" attı. Aklımın ve kalbimin doğru istikâmete seyretmesine vesîle oldu. O güne kadar elime almadığım bağlamayla, -hele bir de Erkan Oğur"dan dinledikten sonra- askerden döndükten epey bir süre sonra- o aşkla bir gece geçirdim. Yine bir yaz gecesi akşam saat sekizde elime aldığım bağlamayla sabah sekize kadar dertleştim. O kendini bana açtı, ben de onunla çaldım, söyledim.

Sivas"a giderken o sabah vakti dinlediğim uzunhavayı şimdi hatırlamıyorum. Ama uzunhavayı okuyan ses, o güne kadar duyduğum en güzel ve en etkileyici seslerden biriydi. Geçen akşam yine bir uzunhava dinledim. Bir televizyon kanalında, bugüne kadar hiç duymadığım Yıldırım Budak isimli bir okuyucu, zamâne ozanı Erzurumlu Âşık Reyhânî"nin "Gidirem" adlı bir uzunhavasını adeta yüreğinden gelen bir sesle okuyor. Yine Sivas yolunda, bozkırın ortasında çakılı kaldığım gibi çakıldım ve dinledim: "Öz canımdan çok sevdiğim Erzurum / Çaresiz dişimi sıktım gidirem hey / Ele gafillerden darbe yedi gururum / Kaderime boyun büktüm gidirem hey / Sırtıma verdiler sitem yükünü / Oğul yel devirsin sebeplerin kökünü / Ele elli yıldır beklediğim ekini / Harmana dökmeden yaktım gidirem hey / Reyhani"yim derdim gamım bitmedi / İftira darbesi canana sinmedi / Oğul Zeynel Horosan"a gitti dönmedi / Bu da benim kara bahtım gidirem hey".

Bu Anadolu işte böyle bir coğrafya. Yakaladı mıydı insanı yüreğinden yakalıyor. Şunu anladım ki asıl cevher adını sanını hiç duymadıklarımdaymış. Zaten duyulup bilinselerdi

cevher olabilirler miydi ?