
Küresel ekonomi uzun süredir alışık olduğumuz dengelerin hızla çözüldüğü, belirsizliklerin kalıcı hale geldiği ve klasik politika araçlarının etkisini yitirdiği bir dönemden geçiyor. Pandemi sonrası oluşan tablo, yalnızca geçici bir kriz değil; aynı zamanda eski düzenin sürdürülemez olduğunu gösteren yapısal bir kırılmadır.
Bugün dünyada bir düzensizlik hali hâkimdir. Tedarik zincirleri parçalanmakta, ticaret korumacı reflekslerle yeniden tanımlanmakta, finansal sistemler ise güven arayışı içerisinde yön değiştirmektedir. Enflasyon, bu düzensizliğin en somut sonucu olarak hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin ortak problemi haline gelmiştir.
Türkiye de bu küresel tablodan bağımsız değildir. Ancak Türkiye’nin en önemli avantajı; güçlü bir üretim altyapısına, dinamik bir girişimcilik kültürüne ve kriz dönemlerinde dahi ayakta kalabilen bir reel sektöre sahip olmasıdır.
Son dönemde uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadelede belirli bir eşik noktaya ulaşmıştır. Ancak gelinen aşamada açıkça görülmektedir ki, enflasyonla mücadele tek başına para politikasıyla çözülebilecek bir mesele değildir.
Bu noktadan sonra; yatırım iştahını tamamen baskılayan, üretim maliyetlerini artıran ve sanayiyi soğutan bir yaklaşımın sürdürülebilirliği sınırlıdır. Enflasyonda kalıcı ve sağlıklı bir düşüş sağlanacaksa; bu mutlaka sanayi politikası, ticaret politikası ve maliye politikasıyla entegre şekilde yürütülmelidir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; sanayi, ticaret ve maliye politikalarının birbiriyle uyum içinde çalıştığı, planlı ve yeni nesil bir reform silsilesidir. Aksi halde, tek başına uygulanan politikalar sorunu ötelemekten öteye geçemeyecektir.
Küresel ticaret bugün açıkça korumacılık ekseninde yeniden şekillenmektedir. ABD’nin uyguladığı gümrük vergileri, Avrupa pazarını doğrudan etkilemekte; bu durum Türkiye’nin ihracat dengelerini de yakından ilgilendirmektedir.
Böyle bir ortamda Türkiye’nin en temel önceliği, iç pazardaki üretimi güçlendirmek olmalıdır. Üretimi artırmak yalnızca büyüme meselesi değildir; aynı zamanda küresel rekabette ayakta kalabilmenin de ön şartıdır.
Özellikle Çin’in izlediği agresif üretim ve fiyatlama stratejileri, birçok ülkede sanayi altyapısını zayıflatmıştır. Çin ürünlerinin kontrolsüz biçimde iç pazarlara hâkim olması, yerli üretimi baskılamakta; uzun vadede ise ülkeleri dışa bağımlı hale getirmektedir. Üretim tesisleri kapandıktan sonra, bu ürünlere mahkûm kalan ülkelerin fiyat politikalarına karşı koyma şansı kalmamaktadır.
Türkiye’nin bu tabloyu doğru okuması ve bazı sektörlerde daha kararlı ve koruyucu tedbirler alması artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 2026 yılını yapısal reformların yılı olarak ilan etmesi, piyasa açısından son derece olumlu ve güçlü bir mesajdır. Ancak bu mesajın etkili olabilmesi için, reformların inandırıcı, sade ve uygulanabilir olması gerekir.
Özellikle vergi politikaları, bugünkü yapısıyla hem karmaşık hem de öngörülebilirlikten uzaktır. Daha sade, anlaşılabilir ve adil bir vergi sistemi; yalnızca iş dünyasının değil, toplumun tüm kesimlerinin beklentisidir. Evli, çocuklu ve kirada yaşayan çalışanlara yönelik gelir vergisi istisnaları gibi sosyal dengeyi gözeten düzenlemeler, hem adalet duygusunu güçlendirecek hem de iç talebi destekleyecektir.
Piyasa, açıklanan politikaların arkasında durulmasını ve bu politikaların ciddiyetle uygulanmasını ister. Güven, bugünün ekonomik düzeninde en az sermaye kadar kıymetlidir.
Yeni ekonomik düzenin en kritik başlıklarından biri de insan kaynağıdır. Türkiye’nin genç nüfus avantajını kaybetmemesi; mesleki eğitim, istihdam ve üretim arasındaki bağın güçlendirilmesiyle mümkündür.
Bu anlayışla MÜSİAD olarak; meslek lisesi mezunlarına yönelik 2 yıllık iş garantisi programını hayata geçirmeye hazırlanıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığımızla iş birliği içinde, Türkiye’nin 81 ilinde 5 bin gencimizi kapsayan bu program; yalnızca bir istihdam projesi değil, aynı zamanda üretim odaklı kalkınma vizyonunun somut bir adımıdır.
Tüm bu dönüşüm vizyonunun küresel ölçekte görünür hale geleceği en önemli platformlardan biri de MÜSİAD EXPO 2026 olacaktır.
23–26 Eylül 2026 tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde (İFM) düzenlenecek olan bu organizasyon; Türkiye’nin sanayi gücünü, üretim kapasitesini ve ihracat vizyonunu dünya ile buluşturacaktır.
MÜSİAD EXPO 2026’yı yalnızca bir fuar olarak değil; düzensizlikten yeni bir düzene geçişin sembolü olarak görüyoruz. Türk iş dünyasının rekabet gücünü artıracak, yeni iş birliklerine zemin hazırlayacak ve Türkiye’nin üretim iddiasını küresel ölçekte güçlendirecek bir vitrin olacaktır.
Dünya düzensiz bir dönemden geçiyor. Ancak her düzensizlik, doğru adımlar atıldığında yeni ve daha güçlü bir düzenin kapısını aralar. Türkiye’nin bu dönemi fırsata çevirebilmesi; üretimi önceleyen, reformdan kaçınmayan ve güven inşa eden bir ekonomi anlayışıyla mümkündür.
MÜSİAD olarak biz; bu yeni düzenin inşasında sorumluluk almaya, üretmeye, istihdam sağlamaya ve Türkiye’nin kalkınma hedeflerine
katkı sunmaya kararlılıkla devam edeceğiz.






