
İslam estetiği, güzelliği yalnızca göze hitap eden bir unsur olarak değil, insanı Allah'a yaklaştıran bir hakikat olarak görür. Bu anlayış, sanatı tevhit inancının ışığında şekillendirerek estetikle ahlakı aynı potada buluşturur. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ramazan Altıntaş yazdı.
İslam medeniyeti, varoluşu ve kâinatı kuru bir kurallar bütününden ibaret görmez, aksine her bir zerreyi ilahi güzelliğin, ihtişamın ve estetiğin her an yenilenen muazzam bir sergisi olarak kabul eder. Temelini “Allah güzeldir, güzelliği sever” nebevi düsturundan alan bu estetik arayış, maddeyi kutsayan ya da görünen formları körü körüne taklit eden yüzeysel bir yaklaşımla yürümez. İslam’da nihai, mutlak ve aşkın güzellik yalnızca Allah’a aittir. Yaratıcı'nın eşi, benzeri ve dengi olmadığı inancı, yani tevhit akidesi, Müslüman sanatçının ufkunu ve fırçasını şekillendiren en temel, sarsılmaz kuvvettir. Müslüman sanatçı, doğadaki hiçbir nesnenin, rengin veya formun mutlak olanı temsil edemeyeceğini çok iyi bildiği için, gözle görülen fani âlemin ötesine, eşyanın gizli özüne ve sonsuzluğun izine düşmüştür. Bu anlayışın tabii bir neticesi olarak İslam estetiği, insanı dünyevi formların hapishanesinden kurtarıp ruhu ilahi tecellilerin aynası kılma gayretidir.
MÜSLÜMAN SANATÇI GERÇEKÇİLİĞİ REDDEDER
Batı sanatı, Antik Yunan’dan bu yana Aristotelesçi bir çizgiyi takip ederek mimesis yani doğayı olduğu gibi, hatta kusurlarıyla birlikte taklit etme ilkesine dayanır. Batılı ressam veya heykeltıraş; perspektif kullanarak, ışık ve gölge oyunlarına başvurarak satıhtan derinliğe inmeye, maddeyi tuval üzerinde üç boyutlu olarak canlandırıp gerçeğe olabildiğince yaklaşmaya çalışır. İslam sanatı ise tam tersi bir istikamet tutarak derinlikten satha, yani maddesel gerçekten tecride (soyutlamaya) yükselir. Müslüman sanatçı, Yaratıcı'nın eşsiz yaratma sıfatına ortak olma iddiasından ve O’nu mahlûkata benzetme yanılgısından hassasiyetle kaçınarak figürsel gerçekçiliği bilinçli bir tercihle reddetmiştir. Bunun yerine doğayı “doğa olmayana” çeviren, yani formları asli ve kalıcı geometrik özlerine indirgeyen muazzam bir stilizasyon yöntemini seçmiştir.
EN GÜZEL ÖRNEĞİ MİNYATÜR SANATIDIR
Bu stilizasyon ve tecrit anlayışının en canlı, naif örneklerini minyatür sanatında görmek mümkündür. Minyatürlerde insan, ağaç, at veya saray figürleri tamamen gölgesiz, hacimsiz ve iki boyutlu olarak çizilir. Sanatçı tuvale fırça vururken ışık ve gölge kullanmaz, çünkü ışık-gölge zamanın ve mekanın değişebilirliğini, yani fani dünyayı temsil eder. Oysa minyatürdeki o boyutsuz tasvir, geçici dünyaya değil zamansız bir mana âlemine aittir. Bir insan figürü, bir çiçeğin yaprağı gibi stilize edilerek doğa dışı, adeta cennete ait bir nitelik kazanır. İslam kelamcılarının da asırlardır savunduğu gibi, kâinatta sırf kendiliğinden dâim olan, değişmeyen tek bir şekil ve sûret yoktur, her şey bir an var olup sonra yok olan arazlardan ibarettir. Müslüman sanatçı da bu kelami hakikatten ilhamla eşyayı katı, kaba formlarından soyutlayarak arkasındaki İlahi geometrik düzeni, yani gizli kozmik nizamı görünür kılmaya çalışır.
KUTSAL BİR BOŞLUK
İslam sanatının en ayırt edici, en büyüleyici özelliklerinden biri de şüphesiz soyuta ve kutsal bir boşluğa yönelmesidir. Bu durum mimari alanlarda Batı medeniyetiyle muazzam bir tezat oluşturacak şekilde kendini gösterir. Örneğin Gotik bir kiliseye girdiğinizde, yapının cephesi ve iç mekânı Hz. İsa’nın çarmıha geriliş sahneleriyle, Hz. Meryem ve azizlerin somut heykelleriyle, renkli vitraylardaki detaylı insan tasvirleriyle doludur. Buna karşın bir caminin kapısından içeri adım attığınızda, insanı muazzam bir iç boşluk, dinginlik, sadelik ve adeta ruhu yıkayan bir ferahlık karşılar. Özellikle ibadetin kalbi olan kıble duvarı, dikkati dağıtacak, zihni dünyaya bağlayacak her türlü canlı figüründen tamamen arındırılmıştır. Çünkü Allah, mutlak gayb âlemidir, O’nun zatı formlarla sınırlandırılamaz ve O’nu belirli bir kalıba dökmek el-Bâkî oluşuna bir noksanlık getireceğinden imkansızdır.
Müslüman sanatçı, “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır” (Rahmân, 26-27) ayetinin sırrınca, camilerdeki ve saraylardaki o büyük boşluğu bir “hiçlik” veya “eksiklik” olarak değil, ilahi sonsuzluğun yeryüzündeki bir simgesi olarak inşa etmiştir. Bu sebeple cami duvarlarında canlı figürleri yerine, somut harfleri soyut birer estetik dalgaya dönüştüren hüsn-i hat (güzel yazı) sanatı ile başı ve sonu görünmeyen, sonsuzluğa doğru akan nebati-geometrik süslemeler (arabesk desenler) yer alır.
MÜMİNİN SORUMLULUĞU
İslam'ın bu geniş ve kucaklayıcı estetik vizyonu sadece cami duvarları, el yazması mushaf sayfaları veya saray minyatürleriyle sınırlı kalmamış, güzel olanı ve zarafeti doğrudan hayatın tam merkezine, sokağa ve evlerin içine yerleştirmiştir. Hz. Peygamber (sav), “Allah her şeyde güzelliği (ihsanı) zorunlu kılmıştır” buyurarak, estetiğin sadece bir hobi değil, aynı zamanda ahlaki ve ameli bir mümin sorumluluğu olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. Bu ilahi ferman doğrultusunda Müslüman zihninde sanat ile zanaat, estetik ile ahlak birbirinden asla ayrılmayan muazzam bir bütün oluşturur. Bu estetik genişliğin içerisine sözün en güzeli, nezaketli bir davranış, sokaktaki bir canlıya merhamet göstermek, mümin kardeşine tebessüm etmek, sinema ve tiyatro gibi modern anlatılar girdiği gibi; toplum hayatının harcını karan marangozluk, demircilik, ayakkabıcılık, taş işçiliği ve dokumacılık gibi tüm zanaat alanları da dâhil olur.
ESTETİK BİLİNCİN İZLERİ HER YERDEDİR
İslam medeniyetinde bir ayakkabı ustası da, örsün başında ter döken bir demirci de, muazzam bir kubbe inşa eden Mimar Sinan da aslında aynı kutsal ve estetik kaygıyı taşır: “Yaptığı işi hilesiz, sağlam, helal-haram ölçülerine riayet ederek ve en mükemmel şekilde ortaya koymak.” Örneğin tarihi bir Osmanlı mahallesine gittiğinizde, sıradan bir evin ahşap penceresindeki zarif kafes işçiliğinde, bir kapının üzerindeki demir tokmakta, hatta yoldan geçenlerin su içmesi için yapılan bir çeşmenin mermer oymalarında bile bu estetik bilincin izlerini görürsünüz. İnsan, Yüce Allah’ın en mükemmel surette (ahsen-i takvîm) yarattığı bir halifedir ve bu mukaddes yaratılış emanetine ancak hayatın her alanında sergileyeceği mükemmel düzeydeki sanatsal, ameli ve ahlaki faaliyetlerle karşılık verebilir.






