Son Darbe: 28 Şubat Belgeseli çıktığı andan itibaren birçok tartışmaya konu oldu. Onlardan biri Mehmet Ali Birand ile Rıdvan Akar'ın arasındaki gerginlikti. Rıdvan Akar yıllardır birlikte çalıştığı Birand'la ilişkisini geçtiğimiz yıl noktaladı. Peki aralarında neler geçmişti ki ikili davalık olacak kadar gerilmişlerdi? Birand, Akar'ın iddialarına karşılık hem sosyal medyadan hem de ekranlardan yanıt verdi. Ancak Akar, yaptığı açıklamadan sonra sessizliği büründü. “7 yıllık emeğimi hiçe saydı” dediği Birand'a olan kırgınlığını konuştuk. Akar, 28 Şubat'la ilgili olarak; o dönemde brifing alan gazeteciler olduğunu ve bugün o kimselerin anılarını kaleme alması gerektiğini söylüyor.
(Gülüyor) 1995'de Mehmet Ali Birand ile 32. Gün'de çalışmaya başladım ve bu 2010 yılının Aralık ayının sonlarına kadar devam etti. 35 yaş ile 50 yaş arasındaki tüm olgunluk dönemimi onunla geçirdim. Hiç kuşkusuz bu noktaya gelmemde Birand'ın emeği var. 32. Gün'de bana sağladığı imkânlar sayesinde kendimi anlatma ve tanıtma imkanı buldum. Ancak diğer taraftan 25 yılın, 15 yılında ben varım. Dolayısıyla bende 32. Gün'e bir değer kattığımı ve yapımı bugüne taşıyan isimlerden biri olduğuma inanıyorum.
Maddi kazanç ve kariyer planlarımın dışında korumam gereken, duruşum ve onurum var. Bu noktada ayrılmam gerektiğine karar verdim. Birand'la bir tatsızlık yaşadım. Bu tatsızlık karşısında onun bana gösterdiği tepkilerden dolayı ekipten ayrıldım.
Söylemem…
Yedi yıl boyunca bu belgesel için çalışan ben ve arkadaşlarıma, bir haksızlık olduğunu gördüm. Belgesel emin olun benim kurduğum ekip tarafından gerçekleşti. O arkadaşlarıma belgeseldeki Birand'ın yaklaşımı konusunda tek soru sormadım. Belgeselin ilk yayınlandığı bölüme kadar da bu durumu kaleme almayı düşünmedim. Belgeseli seyrettikten sonra emeği geçen ben ve arkadaşlarımın isimleri geçmeyince yazmaya karar verdim. Gerçekten çok ciddi bir araştırma ve mesainin sonucunda ortaya çıkmış olan bir belgeselde gösterilmeyen vefaya duyulan bir tepkidir.
Evet. Bu statüko içerisinde gücü, yetkiyi, şöhreti elinde tutan isimlerin dokunulmazlıkları söz konusu. Ben bir takım iddialarda bulundum. Birand da kendi meşrebine göre bir yanıt verdi. "Ben parasını verdim, bunlar da benim çalışanlarım, mal da benim yaptıysam yaptım" dedi. Bizim bu sektörün çalışanları olarak böyle bir iddiayı ve böyle bir cevabı biraz daha sorgulamamız gerekmez miydi?
Hayır. O yazıda ben ve bizler var… Hiç kuşkusuz bu belgeseldeki konumum itibariyle kendimden kaynaklanan bir itirazı dile getirdim. Ancak belgesel de emeği olan bütün isimleri andım. Bunu kendi mağduriyetim için yapmadım. Aynı zamanda arkadaşlarımın emeklerini savunmak için yazdım.
“Ben gidenlerin değil kalanla rın ismini yazdım” diye bir açıklaması var. Peki bu öç almak değil mi?
Ben Birand'la 14 ay önce ayrıldım. 32. Gün'den ayrılışımla ilgili çok iddia ortaya atıldı, merak edildi. Ama ben bunlarla ilgili hiç konuşmadım. Şu anda açtığım davaların sonuçlarını bekliyorum. Eğer bunu kişiselleştirseydim o günden başlayarak başka bir duruş sergilemem gerekmez miydi?
Eğer hakkımızı teslim etseydi bugün sorgulamazdık. Dikkat edin ben şunu yapmıyorum; “Bu ürünün sahibi benim” diye ortaya çıkmıyorum. Aslında bunu da yapmaya hakkım var. Sadece bir itirazı dile getirdim. Emin olun bu itirazdan sonra çok şey yazabilirdim. Fakat ben tartışmayı belli bir noktada kestim. Benim açımdan maksat hasıl oldu. O itirazımı kamuoyunda dile getirmiş oldum.
Cüneyt Özdemir'in Soru Yorum programında Birand özür diledi. Ancak orada şöyle bir gariplik var. O programda böyle derken diğer programlarda bu program benim, malın sahibi benim tipinde açıklamalar yaptı. Hangi duruşunu şu anda savunuyor, hangisi gerçek bilmiyorum.
Mehmet Ali Birand'ın yanından ayrıldığım günden bu yana görüşmedim ve konuşmadım.
İyi bir sonuç çıkacağından umudum olmasaydı davayı açmazdım. Kimse kaybedeceğini bile bile dava açmaz.
Dördüncü bölümden sonra izlemedim.
(Gülümsüyor) Yorum yok.
Sonuçta gazeteciyim. Gazeteciler kollektif düşünce yapısına sahip değiller. Daha çok kendi kişisel başarıları, kişisel gelişimleri, kariyer planlarını yapan kimseler aynı zamanda. Mesleğimize özgü egosantirizm bir süre sonra meslektaşınızı rakip olarak değil, adeta hasım olarak görme şeklinde evrilebiliyor. Benim kastettiğim meslekteki takdir duygusunun az olması ve dayanışmanın neredeyse hiç olmaması. Gazeteciler, ortak mağduriyet ve çıkarlara sahip olan bir topluluktur. Patronaj karşısında çok savunmasız hisseden insanlardır.
Gazeteci, kişisel kariyer planıyla ilgilendiği için kendisine gazetecilik sektörünün bir parçası olmanın ötesinde bir önem vehmediyor. Oysa hiçbir gazeteci dokunulmaz değildir. En iyi, en çok seyredilen gazeteci bile kendini bir gün sektör dışında bulabilir. Özellikle son dönemde bunun çokça örneğini görüyoruz. Sektör olarak o insanlarla aramızdaki dayanışma, empati, ortak değerler üzerinde uzlaşmadığımız için bir süre sonra 'Her gazeteci kendi bacağından asılır' gibi bir anlayışla hareket ediyoruz. Bu anlamda demokrasinin doğru işlemesi lazım.
Burada iki paremetre var. Biri gazetecinin toplum içinde konumu. İkincisi gazetecinin kişisel konumu. 1990 yılında TÜSİAD'ın yaptığı Türk Toplumunun Değerleri araştırması var. O araştırmada Türkiye'de gazeteciler politikacılardan sonra en çok güvenilmeyen kişiler olduğu görülüyor. O dönemde oran %42 civarındaydı. Bugün %29'a kadar indi. Türkiye'de gazeteciliğin saygınlığı ve halkın gazeteciyi algılayışı olumsuz yönde seyrediyor. Güçlenmeden söz etmek mümkün değil. Gazeteci de kendisini güçlü hissetmiyor.
Biz kendi saygınlığımızı önemli ölçüde yitirdik. Gazeteci, hem gazetecinin hem de kendi değerlerinin kurdu. Bu toplumda her yüz kişiden 71 tanesi size herhangi bir saygı beslemiyor. Bu çok dramatik.
1952 yılında edindiğimiz 212 yasamız var. Bu yasa gerçekten iyi koruyor. Bir basın emekçisinin hak ve çıkarlarının gözetilmesi konusumda yasa son derece iyi hazırlanmış. Yine de sendikaya sahip olunmalı. Ben sendikanın faal olduğu bir medya kuruluşunda da çalıştım. İkisi arasındaki farkı gözleme ve kıyaslama imkanına sahibim. Emin olun, sendikalı bir iş yerinde çalışmak cennette yaşamaya benziyor. Hem patronaj hem de editöryel olarak bağımsız bir duruşunuz oluyor. Elimizden sendikamızı aldılar. Bu yüzden bu sorunları yaşıyoruz.
Sorun şu, belli bir yaptırım kabiliyeti olmayan meslek örgütlerine sahip olmamızdan kaynaklanıyor. Mesleğimizin evrensel değerleri ve etik normları var. O değerlere dayanarak kendi meslek örgütlerime "Ben bir mağduriyete uğradım siz benim için ne yapacaksınız?" diye sorabileceğimiz meslek örgütlümüz yok. Bizim meslek örgütlerimizin değerleri istişari. O değeri ister uygular, istemezseniz uygulamazsınız. Gazeteciler, “Cemiyetin hak ve sorumluluk bildirgesini neden uygulamadın?" deme hakkına sahip değil. “Ben kendi değerlerimi uyguluyorum dersiniz” ve kimse sizi sorgulayamaz. Sıkıntı burada başlıyor.
Herkes her şeyi keyfiyetle yapabileceğini düşünüyor. “Ben bu malın sahibiyim” diyor. “Etik normlarla sorgulanmasını istiyorum” diyemiyorsunuz. Çözümü adalette arıyorsunuz. Gazeteci iyi korunmuyor.
Siyasal iktidarlar ve patronaj karşısında... Gazeteci bütün rüzgarlara açık bir durumda ve sektör bundan büyük bir yara alıyor.
Deliller istiyor. Delil sundum ancak ne yazık ki işleyiş yavaş.
Mehmet Ali Bey hasta oldu. Onu üzmemek için davamı dokuz ay geciktirdim. İlk davamı Ağustos ayında açtım, ilk duruşmama Aralık'ta girdim, ikinci duruşmama Mayıs'ın sonunda gireceğim. Bu hızla dava ne zaman bitecek inanın kestiremiyorum. Ama her şey yavaş da gitse ben hakkımı alacağım. Çünkü hukuk kimsesizlerin kimsesi olmak zorunda.
28 Şubat askeri bir darbe. 27 Mayıs ve 12 Eylül'de asker doğrudan rejime müdehale etmiş ve rejimi bütünüyle değiştirmişti. 28 Şubat'ta da çeşitli partilerden oluşan konsensus ile kendisine yakın bir iktidar yapısının oluşmasını sağladı. 28 Şubat askeri ve sivil bürokrasinin askeri vesayet rejimi oluşturmaya dönük bir tasarrufudur. Demokrasiye vurulmuş son bir darbedir. İnsanlar 28 Şubat sürecinde çok büyük mağduriyetler yaşadılar.
28 Şubat ve benzeri askeri müdahaleler Türkiye'nin demokratik tahammüllerine ve demokrasinin işleyiş mekanizmalarına ne kadar radikal müdahaleler de olsa halkın tercihlerini manipüle etme konusunda hiç bir zaman başarılı olamıyorlar. 27 Mayıs, 12 Eylül, 12 Mart'ta ve 28 Şubat'ta o askeri vesayet rejimini kuranların tercih ettiği siyasi partilerin hiç biri iktidara gelemedi. Tam tersi ona muhalif olanları halk destekledi. 28 Şubat'ın mimarları bu sürecin bin yıl süreceğine inanıyorlardı. 15 yıl geçti ama 28 Şubat diye bir şey kalmadı. 28 Şubat sürecinin çökmesinin ötesinde askeri vesayet sürecinin de çok büyük darbe aldığını ve bir daha o eski gücünü elde edemeyeceğini düşünüyorum.
Hiç kuşkusuz demokrasi. Muhafazakar ve dindar kesime karşı bir tasarruftu. Düşünün ki 40 bin civarında insanın öldüğü bir Kürt sorunu bütün sıcaklığı ile devam ederken ikinci plana atılıp birinci tehlikenin irtica olduğu tespiti yapılmıştı. Kürt sorunu başlı başına bir asayiş sorunu değil. Milli Güvenlik kurullarında Kürt sorunu sadece bir asayiş ve güvenlik sorunu olarak algılandığı ve ellerinde çekiç olduğu için Kürt sorununa da çivi gözüyle baktılar. Benzer bir algı "İrtica" söyleminde de vardı. Askeri vesayet Türkiye'nin toplumsal gelişimi ve değişiminin aktörlerini algılamaktan çok onları bir düşman görüp, yok etmeye dönük bir algıyla hareket etti.
İnsanların değişimine inanmak lazım. 28 Şubat sürecinde Genel Kurmay'da basına brifingler verildi. Ve o dönem tüm medya hazırol vaziyetinde Genel Kurmay Başkanı geldiğinde ayağa kalkarak o birifingte Türkiye'de nasıl bir irtica tehlikesi olduğu konusunda bilgilendirildiler. Bugün o brifinglere giden meslektaşlarımızın bir bölümü 28 Şubat'ın aslında ne kadar olumsuz bir süreç olduğuna dair yazılar yazıp farklı bir görüş sergileyebiliyorlar.
Ben o insanları tamamen olumsuz bir tarafa koymak istemiyorum. Aradan geçen zaman dilimi içinde orada brifing alıp irtica tehlikesinin bilincine varan gazeteci ve yazar aradan geçen zaman içinde aslında aldatıldığını düşünmüş olabilir.
Bence inanmalıyız. Mesela Oktay Ekşi, Mehmet Ali Birand'ın andıçlandığı dönemde “İçimizdeki alçakları tanıyalım” mealinde bir köşe yazısı yazmış ve Mehmet Ali Birand'ın
PKK'dan para aldığı iddalarını veri kabul etmişti. Yıllar sonra kendisiyle yapılan bir röportajda aslında aldatıldığını, manipüle edildiğini ve böyle bir yazıyı yazdığını ifade etti. 15 yıllık bir periyottan söz ediyoruz. İnsanlar hata yapabilir, bunu yaptığını kabul edebilir, ya da bu 15 yıl içerisinde fetiş olarak dayatılan irtica tehlikesinin çok da gerçek olmadığını anlayabilir. Burada önemli olan nokta; entellektüel birikimine karşın irtica tehlikesi birifingini alıp Genel Kurmay Başkanı karşısında ayağa kalkan o gazetecilerin, o brifingle ilgili anılarını kaleme almak zorunda olmaları.
Evet. Birincisi, Demirel'in, bir gece Türk Silahlı Kuvvetleri'nden darbe için tankların yola çıktığını ve kendisinin Genel Kurmay Başkanı'yla yaptığı telefon konuşmasında belli taahhütler vererek tankların geri döşünü sağladığına dair bir açıklama yaptı. İkincisi, yıllar içinde Demirel'in, Erbakan'a karşı algısında bir değişiklik olduğunu gözlemledim. Erbakan'ın başbakan olmasına rağmen yaşadığı kabalıklar karşısında beyefendi duruşunu hiç terk etmemesi Demirel'i şaşırtıyordu.
Erbakan ile yaptığım röportaj inanılmazdı. Düşünün bir 28 Şubat süreci var ve bunun en önemli aktörü Necmettin Erbakan, o süreci destekleyen siyasi aktörler de içinde olmak üzere herkes 28 Şubat sürecinde olumsuz bir görüşe sahip. Erbakan istese o dönem ve aktörleri hakkında birçok olumsuz şey söyleyebilirdi. Ama o kimse hakkında tek kelime olumsuz bir laf etmedi.
Hayır.
Hayır. Hiç kuşkusuz orada en çok kırılabileceği kişi Süleyman Demirel'di. Ama o "Ben Süleyman Demirel'i çok severim, okuldan arkadaşımdır, çok değerli bir siyasetçidir" dedi. Bu duruş beni çok şaşırttı. Çünkü istese bu sürecin tadını çıkarabilirdi. O dönemin muarızları ve aktörleriyle ilgili istediği kelamı edebilirdi. Hiç kimse "Sen niye böyle konuşuyorsun?" diyemezdi. Ama yapmadı.
Hayır. Çünkü topluca konuşmama kararı aldılar. Çok ısrar etmemize rağmen fikirlerini değiştirmediler. Onlar içinde bir pişmanlık söz konusuysa bizim haberimiz olmadı. Fakat Fikret Bila'nın eski komutanlarla yaptığı söyleşilerde ben 28 Şubat ve tüm askeri darbelerin aslında Türk Silahlı Kuvvetleri'ne zarar verdiği konusundaki değerlendirmelerini okudum. Ama bu ekrana yansımadı.
Bu dönemde Süleyman Seba'nın hayatını anlatan bir belgesel hazırlıyorum. Beşiktaşlıyım ve Beşiktaş benim için çok önemli bir değer. İsmimin Süleyman Seba ile anılmasından çok büyük bir onur duyacağım. Sevgili onursal başkanımızı da ikna ettik. Çalışmalara başladık. 1 yıl içerisinde Süleyman Seba belgeseli hazır olacak.






