‘Ben şiirdeki adam değilim’

Yeni Şafak
13:2712/08/2015, Çarşamba
G: 22/09/2015, Salı
Yeni Şafak

Cevdet Karal “Cesedi Nereye Gömelim” adlı son kitabını anlatırken şiirle şair arasındaki ‘mesafeyi’ şöyle açıklıyor: “Ben elbette metinden bağımsız değilim ama orada olaylar ve kişiler var. Onlar hakkında konuşmak şair hakkında konuşmak değildir.”

AHMET EDİP BAŞARAN


Yeni şiir kitabınız Cesedi Nereye Gömelim, dokuz sene aradan sonra geldi. Hilkatin İlk Günleri de ilk kitabınız Horozlu Ayna ve Ölüm'den sekiz sene sonra yayımlanmıştı. Uzun aralarla kitap yayımlıyor olmanızın sebepleri nelerdir?


Şiir yazmaktan duyduğum heyecanı, kitap çıkarmak söz konusu olunca duyamadım. Kitaptan ziyade tek tek şiirleri, onların bağımsız duruşlarını önemsedim. Şairle şiirin karşılıklı konumunu ele alışta öteden beri şiiri önceleyişim gibi. Şu da var; ideal söyleyişi, anlatım gövdeleşmesini arayış, etki tartımına bakma ihtiyacı şiirin ilk yayımından sonra tekrar tekrar ortaya çıkabiliyor. Uzun aralıklarla kitap yayımlamamda bu da etkili oldu. Mizaç olarak hoşnutsuz ve yetinmez oluşum da açıklayıcı sanırım. Şiirimin muhatabı olan yüz de geç belirdi.



Edebiyat ortamına girdiğim tarih düşünülürse, ilk kitabım 1998 yerine çok daha önce çıkmış olabilirdi. Taslağı 1994-95'ten beri elimde olan, sonradan Horozlu Ayna ve Ölüm ismini alan kitap, 1998'e değin, şimdi aşırı bulduğum değişikliklerden geçti. O ilk tasarılarda bir çelişme buluyordum. İroni ile lirizm arasında bir çelişme. Bazı şiirleri o kitaba almadım. Kitabın yayımlanması ise Ömer'in bu ertelemenin yanlışlığına ilişkin ısrarlarıyla oldu.



TUTARLILIK SANATTA CESARET KIRIYOR


Hilkatin İlk Günleri'ne kadarki sekiz yıllık arada ağır basan umarsızlıktı. Yayın kararını verip hazırlığı yaptığım şartlar coşkun, esin dolu ama son tahlilde iyi değildi. Birkaç şiirde, değişiklikten öte sansüre gittim. Bir şeyi ısrarla düşüncemizin konusu yapmak ve tutarlılık endişesi sanatta cesaret kırıcı oluyor. Cesedi Nereye Gömelim, oluşum süreci bakımından Hilkatin İlk Günleri'nin yayımlanışından dört yıl öncesine dayanıyor. Bu serüven, bana sözün bazen yakamızı bırakmayacağını gösterdi. Şiirin dile gelişinde keyfiliğe yer yoktur. Sözün biçimlenişi de keyfiliği kabul etmez. Sanatçı bilerek ya da bilmeyerek aradığı her neyse onun emrinde çalışır.



Cesedi Nereye Gömelim, kendi içinde bölümlere ayrılmış müstakil bir şiir. Neredeyse bütün şiirler kitabın ismi olan sorunun izinden gidiyor. Ceset varsa bir ölü de var, kitap boyunca bu ölünün içindeki hayatı eşeliyorsunuz. Ölüm değil ölü, yani soyuta değil somut olana bir eğilim. Bu konuda neler söylemek istersiniz?


Kitapta pek çok yönüyle belirginleşen bir tema var. Başlarda kendi benimden hareket ederken, şiir geliştikçe kapsayıcı tablolar ortaya çıktı. Kişisel yaşantıdan geriye çekildiğimde, önümde çoğumuz için ortak bir deneyim alanının açıldığını gördüm. Soru, tekrarlandığında anlamı da tekrarlanan, bağlamı aynı kalan bir soru olmaktan çıktı. Başka yerlere uzandı. Buna bağlı olarak cevabın arandığı bağlamlar da değişti.



Ceset varsa bir ölü de var yargısından hareket, bize olası okuma biçimlerinden ilk akla geleni sunar. Bir ölünün içindeki hayatın eşelenmesi yorumunda ise, ölü sözcüğü anlam değişimine uğruyor. Sözcük bu şekliyle, şiire bakışımızı etkileyen bir çelişme içermekte. Bu yorumun, devamlılık kabiliyetini sevgiden alan ilişkilerdeki çürümeyi ele alan parçalarda yerinde olduğunu düşünebiliriz. Eşler ve sevgililer birbirinin içinde çürümeye yüz tutar. Belki bir şiir, belki Pierre Granier-Deferre'in Kedi filmi gibi bir film küçük bir uyanış sağlar. Ama çoğu kere yaşanan bir geç kalış ve tükeniş öyküsüdür.



Geçen zaman ve deneyimlerimiz, onlara şimdi ne olduğu, nerede bulundukları şiirin konuları arasında. Yeryüzünün ilk cinayetini de yazdım şiirin bir parçası olarak. Ne Habil ne Kabil adını anmış değilim. Benimsediğimiz kimlikler ve onlar uğruna vazgeçtiklerimiz, o vazgeçtiklerimizin içimizdeki mevcudiyetleri, önlenemez yaşam belirtileri de aynı bağlamda beni ilgilendiriyor. Bunların da şiirin anahtar kelimesiyle düşünülebileceği açık. “Ölüm değil, ölü; soyuta değil somuta eğilim” derken, katılamayacağım bir yorum öne sürüyorsunuz. Ben daha ziyade şiirle yapılabilecek, bugünkü hayata ilişkin bir metafiziğin alanına girmeyi denediğimi düşüyorum.



Cevdet Karal şiirinde arı duru bir Türkçe gerçeği var. Son kitabınız bu yalınlığın tescili hükmünde. Daha önce soruldu mu bilmiyorum, sizin Türkçeyle ve genel anlamda dille imtihanınız nedir?


Şiirlerim onları ortaya çıkmaya zorlayan katmanlarda karmaşayı, belirsizliği, kavraması güç öğeleri içeriyor. Onlara tatlı bir kolaylık, akıcılık hissi vermeye, onların üzerine bir parça ışık düşürmeye çalışıyorum. Dönüp baktığımda, eğer arı duru bir anlatıma ulaşmışsam, sebeplerden biri olarak bunu görüyorum. Bu, büyüsünü, apaçıkmış hissi verirken de koruyabileni aramakla da ilgilidir. Ayrıca genel bir prensip olarak, yeni bir anlamın, duyuşun olabildiğince açık bir dile gereksinim duyacağını da şair göz önünde bulundurmalı. Üzerinde titizlikle durduğum bir diğer konu, bir şiirin getireceği etkiye aykırı, onu zedeleyici duygu unsurlarından, düzenden kaçınmaktır. Burada etki anlam demek değildir. Anlam, etkinin unsurlarından biridir. İyi bir şiir başlı başına bir kişiliktir. Bu dediklerimi yazıda başaramadığımı biliyorum.



İYİ ŞİİR OKUYUCUDA TEPKİMEYE YOL AÇAR


Anlayış ve hissediş kabiliyetimizde estetik uyanış anı gibi bir reaksiyona yol açmıyorsa, ister şairane bir şekilde muğlak ister apaçık olsun şiir alelade cümleden ileri gidemez. İyi şiir okuyucuda bir tepkimeye yol açar. Ya yeni bir yaşantıyı veya tanıdık olanı bizi başka yollardan geçirerek tecrübe ettirir. Büyük şairler bunu kolaylaştırıcı hamlelerle yapar. İnsanın söylediği söz nakıs bir kaynaktan geldiği için zaten zordur. Belirsizlikten güç kotarma isteği şairde zafiyet sayılmalı, müphemiyetin mecburiyet olması ise ayrıdır. Bu ayrımı şiir bize gösterir.



Soru her ne kadar Türkçe vurgusu yapıyorsa da, ben asıl anlatım üzerinde durdum. Benim kişisel sınavımsa, dile gelmesi güç olana vücut verme çabamda. Türkçe? Elimden alınmış olsa kendimi iki gözümü kaybetmiş hissederim. İçimde bekleyen şiire onunla bakıyorum.



“Evim yok artık, bir ölüm var benim” diyorsunuz kitabın İlk Konuşma isimli parçasında. Öyle sanıyorum ki, insanın kendi ölümünü zarafetle sahiplenmesi söz konusu burada. Peki, bir insan bir cesedi niçin gömmek ister, hele bir de bu ceset kendi cesediyse?


Ölüm ve onun tezahürleri önünde doğam gereği, aksi vaki olsa da, zarif olmaya çalıştım. Her zaman oldum desem söze yalan karışır. Zarafeti elden bıraktığımızda, bize kendisini açmayı bekleyen varlık ve olgulardan, kavrayış anlarından ne hak sahibi olabiliriz ki. İnsan olmak bunu da tecrübe etmekten geçiyor.



Yönelttiğiniz soruda bazı ön kabuller de var. Şiire ve okura yol gösteren dize, bana kalırsa, kitap boyunca, ilk eldeki anlamının dışına çıkıyor. Ölüm ve yaşama arzusu hayattaki gibi birliktelik, koşutluk gösteriyor. Şiir bazı yüklerden kurtularak yaşama yönelme veya ölüme onlardan sıyrılmış olarak başvurma isteği şeklinde de okunabilir. İçimizde bulunan ve biz kendi varlığımızı kötülükle eskittikçe mumyalanan şeylere bir karşı çıkış veya onlardaki hayat emarelerini reel varlığımıza yapıcı unsurlar olarak kazandırma çabası... Bilemiyorum. Açıkçası ne desem bu soruya vereceğim cevap yüzeysel kalacak. Şair şiiri hakkında konuşurken duracağı sınırı kestirebilmeli.



Ayrıca “kendi cesedi” derken, kitap boyunca öne çıkan bir anlatıcıyı ve diğer kişilerin varlığını unutmamalı. Ben elbette metinden bağımsız değilim ama orada olaylar ve kişiler var. Onlar hakkında konuşmak şair hakkında konuşmak değildir. Bir genç eleştirmeci sanırım işine öyle geldiği için bu yanlış tutuma sarıldı. Nihayetinde konunun benimle ilgili tarafı, onu değil de neden bunu anlatmayı tercih ettiğimdir. O cinsten bir özdeşlik arayışı yazınsal açıdan yanıltıcıdır.



Kitap boyunca dikkatimi çekti. Çok fazla eşya adı var şiirinizde. Bir evin içinde olabilecek neredeyse bütün eşyaları anmışsınız. Bu, söz konusu şiirin çokluk bir ev ya da oda içinde kurulduğu izlenimi veriyor. Cesedi Nereye Gömelim sorusu “ev” imgesinin içinde bir anlam kazanıyor diyebilir miyiz?


Kitabın son provaları üstünde çalışırken bunun farkına varacak biri çıkar mı diye düşünmüştüm. Sorunuzla siz belirtmiş oldunuz. Bir içe kapanış şiiri olduğu için kapalı mekânların ağırlık taşıması kaçınılmazdı. Temayı kent içinde geliştirmek başka bir sonuç verirdi. Doğa ise şiiri bir tür hikmet arayışına yöneltebilirdi. Bunlar apayrı şeyler. Bir iç hesaplaşmayı, konunun gerektiği şekilde, ruhun liflerini birbirinden ayırmaya dek ileri götüreceksen, bunu, kişinin, kişilerin kendisi ve başkalarıyla ilişkisi, duygu ve deneyimleri, kimlik kurguları üzerinden yapacaksan geriye doğru çekilmelisin. O dünyayı, dar bir alanda yeniden kurmalısın. Diğer yandan ev, Biz Nerden Bilelim adlı parçadaki gibi bazen soyutlamaya dayalı. Orada sözü geçen kadınların da ölüleri var, annelikleri. Doğurmayıp yoksun kaldıkları çocukları. Bu parçadaki mekân ancak bir ev olabilirdi, ama soyuta yaklaşan bir mekân olarak.



Tek değil, değişen anlatıcıların evleri yer alıyor şiirde. Işıklar Yanınca, sinema salonundan bir sahneyle başlayıp yolda ve evde devam ediyor. Anlatıcının kadın, evin onun evi olduğu belli. Gizli Seremoni gibi, anlatının kapalı mekân dışında devam ettiği şiirler de kolaylıkla ayırt edilebilir. Kimi şiirlerdeyse mekân belirgin bir unsur olarak göze çarpmıyor, iyice arka planda. Okuyucunun onu bilinç düzeyinde algılaması gerekmiyor. Ama dikkat ilginç tespitlere yol açabilecektir.



Toparlayacak olursak, şiirin ev imgesi içinden geliştiğini söyleyebiliriz. Ama şiir bu imgenin içinde anlam kazanıyor dersek, daraltıcı olur. Şiirsel düzenin kuruluşunu başlatan ilk hareket orada, o imgedeydi. Mekân bir tasvir konusu olarak değil, şiirin özü yönüyle bizi ilgilendiriyor.



Bir aktüalite şiiri değil yazdığınız. Güncel gerçeklikle ilişki kurmak yerine şiire kendi gündeminizi getiriyorsunuz. Soruları siz soruyor, cevapları da siz arıyorsunuz. Söylediğime işaret etmesi bakımından bir örnek vereyim. Kitabın üçüncü bölümünde Cevap Aranıyor adlı bir şiir var. Hemen dördüncü bölümde ise bu şiire bir karşılık geliyor: Cevap Verdiğini Görmedim Kimsenin. Sizi şiire sürükleyen sorular mı, cevaplar mı?


Aktüalite şiiri yazmaktan, toplumsal gündemi şiirin konusu yapmayı anlıyorum. Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi'nde bulunan Ahmet Haşim'in savaşa dair bir şiiri yoktur. Kimi yorumcular ondaki renk unsurunda savaşı cephede yaşamış olmasının rolü olabileceğini söyler. Hepsi bu, yanlış bilmiyorsam… Benim düşüncem, birtakım büyük sosyal realitelerin insan bünyesine iyice yerleştikten, orada adeta eridikten sonra edebiyatın konusu olabildikleri yönünde. Resim? Mesela Guernica tablosu diyeceksiniz? Picasso'ya, daha hava saldırısı gerçekleşmeden önce, Paris'teki 1937 Dünya Fuarı sergisi için ülkesini temsil edecek bir çalışma sipariş edilmeseydi bugün Guernica isimli resimden söz edebilir miydik? O, tarihle, sanatta az rastlanan bir işbirliği yaptı.



Benim belirttiğiniz bağlama girecek yayımlanmış, yayımlanmamış şiirlerim oldu. Biri, haftalık Gerçek Hayat dergisinde çıkan İlahiyat Fakültesinin Bahçesindeki Ceset adlı şiirdir. Onu yazma sebebim, 28 Şubat havasının İlahiyat fakültelerinde buz kütlelerine dönüşmesiydi. Adında benzerlik olsa da son kitabımla ilgisi bulunmadığını belirtmeliyim. Günü gününe gelişmemişti şiir, bir birikimin sonucuydu.



Çalışmamı yöneten ister istemez kişisel duyuşum, kendi gündemim. Buluşan yaşantı parçacıkları, onların ruhsal karşılıkları, tam idrakine varamadığımız uyaranlar bir şiire başlangıç teşkil edeceklerdir. Beni şiire yöneltense ne sorular ne de cevaplar. Beni şiire yönelten etkeni, bizi kendimizi anlamaya yönelten şey neyse onun kapsamında görüyorum. Şair ancak kendi içinde mevcut olan şiiri yazar. Soru ya da cevaplar, bizi zihnin mantıksal işleyiş alanına çıkarır. Elimizdeki kitapta geçen de bu anlamda bir soru değil.



Siyah Valiz şiirinden iki dize: “Ve anlaşılmak istiyorum / Acı çekiyorum anlaşıldıkça” Bir şair, acı çekeceğini bile bile niçin anlaşılmak ister?


Bu ve bezer yorum biçimlerine karşı şu konuya biraz daha açıklık getirelim. Şiirde söyleneni, ifade edilen duygu veya durumu, anlatıcıyı şairin bizzat kendisi kabul ederek ona mal etmek yanlıştır. Tıpkı bir roman kahramanının duygusunu romancıya mal etmemek gerektiği gibi… Siyah Valiz, kitabın bütünlüğünü kurarken bilhassa önem verdiğim parçalardan biri olmuştu. Konuşan, şiirin kahramanlarından biri... Söz konusu şiir boyunca, buradaki kişi bize ölü değil yaşıyor olduğunu ısrarla söylüyorsa, bunun, kitap boyunca sorulan soruyla bir ilintisi olduğunu düşünmeliyiz. Buradaki anlatıcının aynı şekilde karşımıza çıktığı ikinci bir parça da yok. Söz konusu iki dize, korolar dışında, diğer bazı parçalarda konuşan kahramanların da az çok ortak bir duygusunu yansıtıyor sanırım. Şunu da eklemek istiyorum. Anlatıcı ve şair ayrımına dramatik yapıdaki veya dramatik unsurlar içeren şiirde özellikle dikkat etmeli. Lirik şiirse karşımıza şairi çıkarır. Ama o da her zaman değil, çoğu zaman.



Yeni bir kitap için aradan yine uzun zaman geçecek mi?


Eskisinden farklı bir eğilimdeyim. Fakat biliyorum ki yayın hazırlığına başlaması kolay, o hazırlığı bitirmesi zor.



Kitabın künyesi:


Cesedi Nereye Gömelim


Cevdet Karal


Everest Yayınları


Haziran 2015


140 sayfa



#Cesedi Nereye Gömelim
#Cevdet Karal
#Everest Yayınları