Hayat Çölde bir kum tanesi

Çölde bir kum tanesi..

Mevlâna: İnsan toplayan insan. Çocukların ‘çocuk’ dostu. Neyden yükselen içli ses. Çölünü bünyesinde taşıyan kum tanesi. “Kendisi olarak şair.” İnsan yani...

Abone Ol Google News
Hakkı Yanık Yeni Şafak
Çölde bir kum tanesi..
Karakalem: Hakkı Yanık

Mevlâna ile yolumuz İkindiyazıları’nda kesişmişti. Taşrada yayımlanmasına rağmen İkindiyazıları, Türkiye’nin dört-bir yanından birçok edebiyat âşığına dar ve fakat geniş sayfalarını açmış, onlara nadir görülecek muhabbet ortamı kurmuştu. Başta Nedim Ali Zengin olmak üzere dergiye emeği geçenleri minnetle anıyor, yaşayanlara âfiyet, Hakk’a kavuşanlara rahmet diliyorum.

Mevlâna ile yüzyüze tanışmak ancak İstanbul’da mümkün olmuştu. Son görüşmemiz kovid salgınından önce, Zeytinburnu’nda düzenlenen bir Nusret Özcan’ı anma programı vesilesiyleydi.

Haziran ayı sanki hazan ayı.. Üç Maraşlı ‘7 Haziran’da hayata gözlerini yummuş. Bunlar, Abdurrahman Cahit Zarifoğlu (1987), Abdurrahim Karakoç (2012) ve Mevlana İdris Zengin. “Uzaktan yakından edebiyata bulaşmışsan ‘haziran’a dikkat et” diyor gazeteci arkadaşım Numan İlhan. “Kader” diyorum ben de iç çekerek.

Benim için Mevlâna, insan toplayan bir insandı. Çocukların ‘çocuk’ dostuydu. Neyden yükselen ‘içli’ sesti. Kendisini kum tanesi olarak gören bir çöl âşığıydı. Derviş gülüşlü, suskun ve yalnızdı. Modernizme karşı kendi masalını yazmış bir yazardı. İnce bir mizah zekâsı vardı. İsmail Kılıçarslan’ın dediği gibi, “Anlamanın ve üzülmenin peşinde” biriydi. İnsandı yani.

O herşeyden önce bir şairdi. Bu yanını, Ömer Erdem ne güzel özetliyor: Mevlâna İdris, kendisi olarak şairdi.

Vefatının ardından birkaç kitabını yeniden okudum. Bunlardan ilki İyi Geceler Bayım’dı. Eser, özenle hazırlanmış içi ‘turkuaz’ bir tablo! (Başka Kafa Yayınları, 5. baskı.) 39 şiirin yeraldığı kitabın baskı yılı yok fakat 2007’de Farsça’ya çevrilip Tahran’da yayımlandığı ayrıntısı var. Mevlâna demek biraz da buydu işte!.

Şiir okumalarımda ‘bütün’e bakmayı önemli bulsam da, ‘Bir dize yeter!’ dediğim zamanlar çoktur. “Bir kum tanesiyim ama / Çölün derdini taşıyorum” (s. 11) dizesi bu görüşüme uyan çok çarpıcı bir misâl.

Kimi, mânâ olarak ‘grift’ yazıyor şair: Telefonlar hiç yoksulların çeşmesi olmadı (s. 18). Kimi de basit: Hiç şapkasız kalmadım / çünkü şapkam olmadı hiç (s. 19).

Gece (s. 22) şiirinde olduğu gibi hayata sıkı eleştriler getiriyor.

“Bir kuş duruyor bir gökyüzü uçuyor kadar” (s. 37) dizesindeki orantı ve felsefe dikkat çekici.

Mevlâna şiirinin en güzel yanlarından biri de imlâ anlayışı. Nokta, virgül, soru işareti vb yok. Bu, okuyana da kolaylıklar sağlıyor. İtinayla hazırlanmış kitabın, ‘İçindekiler’ kısmında hata olması üzücü.

Diğer şiir kitabı Kuş Renkli Çocukluğum’a gelince (1. baskı), minicik esere 70 şiir sığdırılmış. (4. sayfadaki Dikkat’i atlamayalım!) Dikkat’te uyarıyor şair: Gökyüzü geliyor gökyüzü / Bütün kuşlar hazırlansın / Yıldızlar yerini alsın / Şiir başlasın (s. 4).

Sayfaların önlü-arkalı kullanılması ve hurufatın iri tutulması isabetli olmuş.

“Güneş tutulacakmış / ... / Yarın ben tutuluyorum / Sünnetçi amca tarafından” (s.10), ‘Tutulma’ hâli ancak bu kadar çarpıcı anlatılır.

Çocuk muhayyilesini resmeden şiirler hoş: Dost, Sizin İçin, Ay’dan Merhaba, Söz, Panik, İlgi ve Ses gibi.

Ölümden hikmete, felsefeden merhamete kadar her konuyu şiirine katmış Mevlâna. Meselâ, “Çocuk nedir?” sualine, Yoruluyorum şiiri ile cevap vermiş (s. 76).

Bu minik kitapta birçok dizenin altını çizdim. Bunlardan bazıları şunlar: Şahidimdir ayakkabılar / Yalnızım (s. 30), Çok şükür Allahım / Annem de yanımda / Uykum da (s. 46) ve Elmanın bir anlamı vardı / Yedim / Kayboldu (s. 79). Okumayı bitirdiğimde, sanki bir çocuk, köşeden başını uzatıp, “ceee” diyecek diye çok bekledim.

Korkmadan(!) gözattığım son kitap Korku Dükkânı. Bir çocuğun korkuları üzerine kurulmuş olan eser, İstiklal Marşı’ndan bir dizeyle başlıyor: Korkma! Sönmez... ve bir sloganla bitiyor: Korkma! Korktukça sıra.. (Arka kapak). Korkunun her türünü (yaklaşık 140 korku) bize yaşatan ve hem de güldürüp düşündüren bu kitabın cocukların iç dünyasının gelişimi açısından her evde bulundurulması gerekir.

Bu dünyadan çocuklarımıza yazı, masal ve şiirlerini okutacağımız bir Mevlâna geçti. Kimbilir, belki bir gün hepimiz çocuk oluruz ve kurtulur dünya!..

İki şiir

Elma

Elmanın bir anlamı vardı / Yedim / Kayboldu

Neyse ki / Daha duruyor yüzlercesi / Komşumuzun bahçesinde

*

Harf-i Can

Bir kum tanesiyim ama / Çölün derdini taşıyorum

Rüzgâr / Her sabah ayrı bir şarkıyla geliyor / Atım vefadandır / Hiç kımıldamıyor / Ben varım rüzgârlar harab / Ben varım çöl yerinde kalıyor

Sevgilim / Gücümü ölçme benim

MEVLANA İDRİS ZENGİN

Aramakla bulunmaz!

Bu yazının hikâyesi şöyle başladı: Haziran sonuydu. İş yoğunluğunun az olduğu bir saatte yazıişleri müdürlerimizden Fatma Parlar geldi, “Ahsen İlhan” dedi, “Okudun mu hiç?” İsim tanıdık. İlhan.. İlhan. “Okudum” dedim, “Düşünce Günlüğü sayfasında.” Sonra araştırınca bir kitabı olduğunu öğrendim: Üç Nokta-Mânâya Vuslat. Eserin yazıişleri müdürlerimizden Mustafa Kahraman’ın kitaplığında olduğunu öğrenince okumak için izin istedim.

Gazetemizin emekçilerinden olan İlhan’ın bu eseri, Hayy Kitap etiketiyle yayımlanmış. Ahsen Hanım, Yeni Şafak’a çok emeği geçmiş rahmetli şair Selman Cahit Öztaş’ın kızı.

Kültürel birikimi satırlarına yansıyan İlhan’ın eserini ‘geri dönüş’ler yaparak okudum. ‘Güzel insanlar’a teşekkürle başlıyor yazar muhabbete. Listede Mehmet Şeker, Yaşar Süngü, Şaban Abak gibi isimlerle dostlar ve aile efradı yeralıyor. “Bu kitap bir muhabbettir” (s. 7), cümlesiyle söze giren yazar, bir ‘sen’ almış karşısına. Ona anlatıyor. Sorular soruyor, cevaplar veriyor, düşündürüyor! Konuşma dili ile hikâyeleştirilerek yazılan ve kısa tutulan bölümler daha vurucu.

Güzel cümleleri var: Acı insanı yalnızlaştırır. (s. 16), Bir ibadette saklıdır ömür. (s. 40), ..sevmek bir niyet,seviyorum demek bir vaat ve sevme şekli de bir ibadettir. (s. 85), Bir kuşa su verirsin, bir yetimi güldürürsün, bir sızılı kalbe üfler, bir gözyaşı dindirirsin.. (s. 118).

Mânâya Vuslat aslında tek kelimeye sığdırılmış: Aramak.

Bulanlar -ancak- arayanlardır!..

Ufarak hikâye: Beş çayı

Mehmet Şeker’le oturduk. “Benim kaplumbağa sorun çıkardı yine” diye şikayete başlayacakken, “Çay içelim” deyip kalktım. Çaylar enfes. Daha ikinci yudumda Nusret Özcan geldi. “Selâmünaleyküm, bana da çay lütfen.” Tekrar kalktım “Hemen” deyip. “Bir çay daha eklesene” diye sesleniyor arkamdan biri. Kim ola? Derbesiyeli Hamit Can bu. Elinde ceket ve kitaplar. Ocağa geçtiğimde, ‘gümüş’ sakallarını sıvazlayan Nusret abi davudî sesiyle mevzuyu açıyor: Şimdiii, efendim... O ara, “Hani bize yok mu?” diye ocağa sesleniyor Kadir Demirel. Oturmuş, gözlüğünü siliyor. Hangi ara geldi? Masadan yükselen ses şiirleşip tütün dumanına karışıyor. Uzaktan uzağa ikindi ezanı.

Aaa, Mustafa Cambaz! Koşar adım dalıyor içeri. Sırtında çanta, elinde makine. Aniden durup, “Yaklaşın hele” diyor, “Fotoğrafınızı çekeyim. Beş çayı koyarız adını.”

Deklanşöre basıyor...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.