Müzik yaşamının 20'nci yılını hit olmuş 13 slov şarkısından oluşan 'Şarkılar Aşkı Söyler' adlı albüm ile kutlayan Soner Arıca, artık Kadir İnanrı'ın yeğeni olarak anılmaktan rahatsız değil. Bugüne kadar dayımla anılmamak için hiçbir projede yan yana gelmedik. Ama 20 yıl sonra kendimi ispat ettim. Bundan sonra neden olmasın? Mesela birlikte bir sinema filmi harika olur" diyor
Ben bir sanatçının 10 yıllık dilimlerle çalışmalarını proje albümlerinde toplamasının çok doğru buluyorum. Çünkü jenerasyon sürekli değişiyor. 1994 yılında Deniz Gözlüm şarkısını yaptığım yıl doğan çocuklar bugün 18 yaşında. Bu şarkıları hem yeni jenerasyonla da tanıştırmak hem de ilk sahiplerine tekrar hatırlatmak lazım.
Öyle de diyebiliriz. Her gün yeni bir şeyler öğreniyoruz. Ve bu öğrendiklerimiz zamanın süzgecinden geçtiği zaman o delişmen, hırpani duygular köreliyor. Hüzün gibi daha ağırbaşlı duygular kalıyor. Tabi burada sözünü ettiğimiz hüzün duygusunu melankolik AÇEV AÇEV bir tavırla karıştırmamak lazım. Bu 20 yıl da beni bu anlamda hüzünlü bir noktaya taşıdığı için albüm böyle şekillenmiş olabilir.
Bir kere yaradılış diye bir şey var. Sonra onu besleyen başka çevresel faktörler. Binamızı oluşturan temel diyebileceğimiz çocukluk yılları önemli. Son derece gri bir atmosferde büyüdüm. Çok dalgalı, çok yağmurlu bir coğrafya. 6 yaşında babamı kaybettim. Ailemde benim çocukluğuma denk gelen hüzünlü bir dönem var. İşte hepsi birbirine eklenince böyle şekilleniyorsun. 'Şikayetçi misin?' dersen, değilim. Eğer hüzün insanı yerlerde süründürmüyorsa, yaşamla bağlarını koparmıyorsa iyi bir şey. Başkalarının hikayelerine daha anlayışlı oluyorsunuz.
Son 10 yıla baktığımızda herkes herkese istediğini söylüyor. Sanat hayatı güzelleştirmek için yapılan bir şey. Kendisine sanatçı diyen insanların böyle çirkin kavgaların içinde bulunması işin doğasına aykırı. O yüzden yaptığımı onaylıyorum ve bunu bilinçli olarak yapıyorum.
Kasabalı olmak özde insani değerleri çok besleyen bir şey. Ama o eşiği atlayamazsan kıstıran, büyükşehre karşı çekingen hissettiren bir şey haline gelebilir. Ben kendi hikayeme baktığımda doğduğum yerle bugün geldiğim yer arasında çok büyük farklar var ama çok da güzel geçişler olmuş.
TRT Gençlik Korosu'nda başladım. 17 yaşındaydım. Yapmak istediğim şeyi keşfettim ve bir yola girdim. Çok sesli bir koroydu. Sınavları zor geçilirdi. O sınavları geçmek bende bir özgüven oluşturdu.
Evet, aynen öyle yapıyorum. Er meydanı çünkü tiyatroda hata yapma şansınız yok. Bedeninizi, sesinizi en iyi şekilde kullanmak zorundasınız.
Bursa'da özel bir tiyatrodan teklif geldi. O oyun Bursa'da belli bir çerçeve içinde oldu bitti. Sonra Abdullah Şahin'den Çılgın Yenge için teklif gelince Abdullah Hoca'ya da sordum, 'Neden ben' diye. 'Televizyonda birkaç röportajını izledim. Ben de bu saçları değirmende ağartmadım. Bir insandan ne çıkacağını anlarım' dedi. Oyun çıkana kadar hala korkularım vardı. Ne zaman ki oyun çıktı, izleyiciden ve eleştirmenlerden de olumlu reaksiyonlar aldım, o zaman 'Evet ya tamamdır' dedim.
Teklif gelmedi. Sadece yıllar evvel Ferzan Özpetek'le bir konuşmamız olmuştu. Ama o da sonuçlanamadı. Ben de çok üstüne gitmedim işin. Ama açıkçası keşke o zaman Ferzan'ı biraz daha sıkıştırsaydım diyorum. Çünkü dünyanın en başarılı yönetmenlerinden biri. Sonra da yollarımız hiç kesişmedi.
Çok isterim. Tekliflere açığım. Kafamda yönetmenlerim de var. Ferzan Özpetek, Zeki Demirkubuz, Yavuz Turgul… Onlardan teklif gelse koşa koşa giderim. Rol ne olursa olsun.
Evet, mutlaka sorulur.
İlk başlarda zorladı tabi. Öyle bir önyargıyla mücadele ettim bir süre. Ama bunca yıl geçtikten sonra Kadir İnanır'ın yeğeni olmam önemsizdir artık.
Evet, hiçbir projede yan yana gelmedik. Sürekli dayıyla anılmak durumundan kaçmak zorundaydım. Ama artık 'Niye olmasın' diyorum. Niye bir sinema filminde dayımla birlikte oynamayalım? Çok da harika olur. Ben artık bu 20 yılda kendimi ispat ettim. Bundan inşallah olur ve çok da güzel olur. Birlikte bir tiyatro oyununda oynayabiliriz. Benim bir şarkıma belki düet yapabilir. Birlikte bir şarkı okuyabiliriz. Bu saatten sonra onunla anılmaktan çekinmem.
Hayat yolculuğum tamamen yazıya gidecek gibi bir his var içimde. Sanki son durak yazı gibi geliyor bana. Her şeyi bıraktıktan sonra yazıyla baş başa kalacağım sanki. Çünkü diğer işlerde ne olursa olsun kolektif bir şey yapmak zorundasınız ve ister istemez etkiye açık bir hale geliyorsunuz. Ama yazdığın zaman o kadar tek başınasın ki. Yazı son derece bağımsız ve bireysel bir eylem. Ben de tek başına düşünmek ve hareket etmekten hoşlanan biriyim.
7-8 yaşlarında bir çocuktum ve Taksim Meydanı'na inanamamıştım. Çok büyük, çok ışıklı ve çok renkli gelmişti. Oradan sonra şehir ışıklarıyla hep güzel bir ilişkim oldu. Geceyi çok severim mesela. O resim kalmış hafızamda. Ama düşünsenize Fatsa gibi küçük bir yerden sonra o ışıklı dünya çok hoşuma gitmişti.
Açıkçası ben kendimi İstanbul'a ait hissediyorum. Hani sonradan gelen insanlar da vardır ya ait hissedememe duygusu. Bende o yok. İstanbul'u çok yorucu, çok hırpalayıcı buluyorum. Trafik denen çok güçlü bir dert var. Ama yine de İstanbul'da olmayı seviyorum. Çok enteresan kültürler bir arada. Coğrafyası çok iyi. Bu karmaşa bana kendimi iyi hissettiriyor. Bu şehirde kalabalıklar içindeki yalnızlık duygusu benim hoşuma gidiyor. Ama ileriyi düşündüğümde bir gün başka bir yerde yaşayacağımı düşünüyorum. Bu yine bir sahil kasabası olabilir. Her şeyi bıraktıktan sonra küçük bir sahil kasabasında yazarken ve bir gitar eşliğinde şarkılar söylerken bulabilirsiniz beni muhtemelen…
Hayatını bir star gibi yaşadığını söyleyen Soner Arıca, "Starlık 15 korumayla dolaşıp, restoran ya da sinema kapattırmak değil. Hayatın size sunduğu nimetlere saygıyla yaklaşıp, en güzel şekilde tadını çıkarmak. Bu anlamıyla ben hayatımı star gibi yaşıyorum" diyor.






