Ergenekon davasının görüldüğü duruşma salonuna fotoğraf makineleri ve kameralar alınmayınca gazetecilerin imdadına ressamlar koştu. Duruşmayı izleyenlerden Ressam Hülya Çalık, “Yaptığım sanat değil gazetecilik” diyor.
Ergenekon duruşmasına fotoğraf makinesi ve kameralar alınmayınca; birçok yayın kuruluşu duruşma salonuna giren ressamların çalışmalarını izleyiciyle paylaştı. Amerika'da çok eski bir uygulama olan “duruşmada fotoğrafın yerini karakalemin alması” bizde çok yeni. Basında "ressam - muhabir" dönemi, 1 Nisan 2005'te yürürlüğe giren Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun (CMK) adliyelerde ses ve görüntü kaydı yasağı getirmesiyle başladı. Ancak şimdiye kadar pek ihtiyaç duyulmayan mahkeme ressamları, Ergenekon davasındaki çizimleriyle gündeme geldi. Kim bu ressamlar? Nerede yetişiyor, nasıl seçiliyorlar? Onca itiş kakış, bağrış çağrış, kavga kıyamet içinde ortamı resmederken acaba ne hissediyorlar? Yaptıklarını sanat olarak görüyorlar mı? Merak ettiğim bu soruları Ergenekon duruşmasına katılan ressam Hülya Çalık'a sordum. Ergenekon duruşmasını İhlas Haber Ajansı için resmeden Hülya Çalık, 1992'den bu yana profesyonel ressamlık yapıyor. Şimdiye kadar 10 kişisel sergi ve 50'nin üzerinde karma sergi açmış olan Çalık, kendisinin mahkeme ressamı olmadığının altını çiziyor.
En çok da 'tarihe tanıklık etmek için bu teklifi kabul ettiğini anlatan Hülya Çalık, aslında ilk anda teklifi kabul edip etmemek konusunda da tereddüt yaşamış. Çünkü ilk duruşmada yaşanan izdiham ve kargaşanın tekrar edeceği düşüncesi onu korkutmuş. Ancak tarihe tanıklık edeceği düşüncesi ağır basınca teklifi kabul etmeye karar vermiş. 'Bir ressamın başına çok sık gelen bir durum değil' diyen Çalık, hayatında ilk defa bu vesileyle de bir mahkemeye gitmiş.
Toplam 4 resim yapan Çalık, habere yetişmesi gerektiği için her birini 10 dakika gibi kısa bir zamanda ve silgi kullanmadan bitirdiğini söylüyor. “İyi ki gitmişim” diyen Hülya Çalık, “İlk duruşmada olduğu gibi bir düzensizlik ve karmaşa yoktu. Daha sakin ancak çok stresli bir ortam vardı. Korktuğum gibi olmadı” diyor.
Daha çok mahkeme ortamını resmettiğini söyleyen Çalık, “Ben de diğer çizerler de çok arkadaydık. Sanıkların arkası bize dönük olduğu için yüzlerini göremedik. Dolayısıyla çizimlerin sanıklara benzememesi çok normal. Durum böyle olunca ben sanıklardan çok mahkemenin kalabalıklığını, oturma düzeninin nasıl olduğunu çizebildim. Bizim yaptığımız tahmini bir resimdi. Eğer zaman kısıtlaması olmasaydı çok iyi resimler ortaya çıkardı. Bazı arkadaşlar da sanıkları görmemelerine rağmen benzetmek için fotoğraflarından bakıp çizmeye çalıştılar. Bu hiç etik değildi..”
Genel olarak resimlerin çok başarılı olmadığını ancak eleştirildiği kadar da kötü olmadığını söyleyen Hülya Çalık, çizimlerinin Amerika'daki ressamların çizimleriyle karşılaştırılmasının da büyük bir haksızlık olduğunu belirtiyor. “Türkiye'de mahkeme ressamlığı diye bir meslek yok. Bu durum ülkemiz için çok yeni bir uygulama. Amerika'da bunu profesyonel bir meslek olarak yapıyorlar. Mahkeme ortamını ve olanaklarını karşılaştırırlarsa bizim için ne kadar zor olduğunu anlayabilirler. Umarım bizim çizimlerimizden önce bu olanaklar düzelir.” diyor. Duruşmada yaşadığı en büyük problemin zaman kısıtlaması ve mekân darlığı, olduğunu söyleyen Hülya Çalık, “Her ajanstan mahkeme salonuna ancak bir kişi alınabilmesi şartı vardı. Muhabir arkadaşın girip davayı takip edebilmesi için benim hemen çıkmam gerekiyordu. Mahkeme salonunda ancak 10-15 dakika kalabildim. Resimleri mahkeme salonunda gözlem yaptıktan sonra minübüste çizdim.”
Yaptıkları şeyin aslında bir nevi gazetecilik olduğunu ifade eden Hülya Çalık, “ Kendimi o anda ressamdan çok bir gazeteci gibi hissettim. Yaptığımız daha çok foto muhabirliğiydi. Sanat yapmak gibi bir kaygı yoktu. Bir haberci mantığıyla 'resimleri en hızlı şekilde çizip bir an önce ajansa nasıl servis ederim'in telaşındaydık.” İlk defa bu kadar heyecanı yüksek bir iş yaptığını ifade eden Çalık, “Gazetecilik heyecanı çok yüksek bir meslek. Bu tecrübe bana gazeteci olmak isteyeceğimi fark ettirdi. Daha önce hiç bu kadar heyecanlı bir işte çalışmamıştım. Artık gazetecileri çok iyi anlıyorum.” diyor. Siyasetle hiç ilgilenmeyen biri olarak daha önce Ergenekon davasının hiç ilgisini çekmediğini ifade eden Hülya Çalık, bu olaydan sonra Ergenekon davasını hayatına girdiğini ve eğer haberleri kaçırsa bile gazeteci arkadaşları arayıp duruşmada nasıl gelişmeler olduğunu onlara sorduğunu anlatıyor.
Duruşmada yapılan resimlerin bir sanat olduğunu söyleyen Çalık, “Yaptığımız şey çok kolay bir şey değildi. Hatta portre çizmek böyle durum tesbiti resimlerinden daha kolaydır. Belki böyle ham haliyle çok fazla sanat değil ama bu eskizler baz alınıp üzerinde çalışılırsa sanatsal hale gelir. Ben de bu resimler üzerinde çalışıp sergi açtığımda sergilemeyi düşünüyorum” diyor.
Ergenekon soruşturması başlamadan önce Ergenekon oluşumunu inceleyen kitap sayısı ikiyi geçmezken operasyonla birlikte Ergenekon hakkında birçok kitap basıldı. Operasyonun, özellikle emekli paşaların da tutuklandığı son halkasından sonra, Ergenekon kitapları ençok satanlar listesinde yer aldı. Okuyucunun bu ilgisine kayıtsız kalmayan yayınevleri art arda Ergenekon kitapları piyasaya sürdü.
Kitaplardan bir kısmı yeni bilgi ve belgeleri verirken kitapların önemli bir kısmı ise bir nevi çıkmış haber ve bilgileri toplamaktan öteye geçemedi.
Son olarak Ergenekon terör örgütünü deşifre eden isim olarak dikkatleri üzerine toplayan ve örgütle ilgili olarak söylediği her söz gündeme bomba gibi düşen Tuncay Güney ile Kanada'da görüşen iki gazeteci Şaban Arslan ve Bedir Acar yaptıkları röportajları kitap haline getirdi.
Bedir Acar'ın Timaş'tan çıkan 'Tuncay Güney Anlatıyor' isimli kitabında Güney, 'CHP Milletvekili Ali Topuz, Kanada'da Ergenekon hakkında konuşmaması için tehdit etti mi?', 'Yunanistan'a kara para aklama karşılığında iktidarı ele geçirince Ege Adaları'nın tamamını vereceğine dair anlaşma imzalayan parti lideri kim?' gibi ilginç sorulara cevap veriyor.
Sahte şeyh Ali Kalkancı'nın örgütle bağlantılarının da anlatıldığı kitapta Tuncay Güney, Strateji Dergisi'nin Haber Müdürlüğü görevindeyken Ali Kalkancı'nın dergiye gidip geldiğini aktarıyor ve Ali Kalkancı tezgahı ile Necmettin Erbakan ve Refah-Yol Hükümeti'ne büyük haksızlıklar yapıldığını ifade ediyor.
Yeni Şafak Gazetesi İstihbarat Şefi Şaban Arslan'ın 'Rabay-Kurye Tuncay Güney Ergenekon'u anlatıyor' başlığını taşıyan kitabında ise babasının MİT mensubu olduğunu iddia eden Tuncay Güney, birçok cinayetin tetikçisi Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın kesinlikle ölmediği, ortadan kaybolduktan sonra, bir süre İstanbul'da bir feribotta yaşadığını iddia ediyor.
Kitap standlarında 'Ergenekon' operasyonu hakkında daha bir çok kitap bulunuyor.
1) Ergenekon'- Can Dündar - Celal Kazdağlı,
2) Ergenekon / Çelik Çekirdek'ten Susurluk'a Sauna Çetesi'nden Türk İntikam Tugayı'na' - Aytekin Gezici,
3) Ergenekon'un Çöküşü 1-2' - Zihni Çakır,
4) Kayıp Kitap - 'Barnabas'ın Sırrı' - Aydoğan Vatandaş.
5) Operasyon Ergenekon-Gizli Belgelerle Karanlık İlişkiler - Şamil Tayyar
6 ) İhanet Çemberi-Bülent Orakoğlu
7) Erdoğan Operasyonu-Mahir Kaynak-Ömer Lütfi Mete
8) Ergenekon Davası- Hakan Türk
9) Ergenekon Nasıl Çöker- Felice Casson
10) Ergenekon- Aytekin Gezici
11) Belgelerle Ergenekon-Saygı Öztürk
12) Ergenekon Nedir-Hakan Türk






